Şimdiki zaman
Uykum geliyor. Ölmüş bir mürekkep balığı gibiyim. Alnımda çeşitlemeli, çoğaltmalı bir ağrı yumağı. Yumruklarımda uykuya batırılmış bir mahmurluk. Koşulmuş atlarım var da sanki onlarla dört nala kaçıyorum. Nereye ... Nereye... Sevimsiz bir yüzü ellerimle ovalamakla korkunun uğursuz canavarlarından kaçıp kurtulmak arasında çizilen devasa haritalar içinde koparılmıştır benim bileğimin çıraklığı nihayet. Nihayet elbiselerinin sonundayım, tabaklarının, dilimlenmiş ekmeklerinin,bağlanmış saçlarının sonundayım nihayet.. Öyle daldırmak istiyorum başımı kamburuna izin ver. Öyle gebermek ve solungaçlı bir şeyler gizlemek geliyor avurtlarına.. Korkunç bir lokma gibi ısırılmak ve sonuna kadar boğazında birikmiş kir gibi bulaşıcı, sonuna kadar haritanda baş edilmez bir iz gibi uzamak istiyorum işte hepsi bu..
Caddenin tam orta yerinde insanlar
Tramvayda insanlar
Öksürükler,
Kan kusmalar,
Tükürükler.
..Elindeki şemsiyesini cebinde taşıyan bir ihtiyar penceresi naber.. Sümüğü dudağından aşağı sarkan dilenci çirkinliği. Caddenin tam orta yerinde bıçaklar, bağrışmalar, savruşmalar arasından sıyrılıp sırça saray ilk öpüşü sevgilinin... Yani sevgilinin dedim, yani her şeyin buğulanıp buğulanıp görüntülenemediği haber.. Ağzında çiğnenmiş lokmasını yarı bırakıp koşan adam heyecanı. Vitrinde çıplak bir manken suretiyle çiftleşmeye kalkan kasiyer... Takside ekmeğini unutmuş bir bacı kalfa.. Köşe başında piçliğini kundaklayan pezevenk... Gazete sayfalarında cinayet resimleri, şiddetli buluşları halkımızın... Komşuda pişen aşa zehir ekmeye koşan yan komşu ezikliği... Ben nasıl dönüyorum bu ortalıkta Allahım, ben nasıl buluyorum yönlerimi bu kadar kolay..
Çıktım,
Üst katlarda bir yerdeydim.
Etimi ve kıllarımı çeke çeke bir masaya oturdum. Ne heybet ne heybet bir görseniz utanırdım. Herkesi kolayca sevebilirim dedim kendi kendime.. Herkesi.. Herkesin o hızlı manik hallerinden nefret ettiğim kadar depresif hallerinden de hoşlanabilirdim. Sigaramı masa üzerinde bir süre beklettikten sonra garsona içten içe bakarak yaktım kibritimin ucunda şişmanlamış kavları.
- ne alırdınız..?
- ne almazdım ki..
"Her şey" den bir numune lütfen. Her şeyden koparılmış bir eksiğim, ekipsizim... Her şeyden acilen alınmış bir numune lütfen. Çay geldi, dişimin sızlamaları... Köşede karnını öğütleyen bir saygıdeğer kişioğlu. Beride şapkasında balık desenleri, şimendifer gövdeli bay ucubeden bir çelimsiz platform...
Üst katlarda bir yerdeydim.
Galibaydım. Cam fanus önünden eve giden yaşlılar, teyzeler, en kalabalık yanlarıyla elbiseler... Bir şeylerin üst üste binip, bir şeylerin yan yana dizildiği bir yerlerden geliyordu herkes. Herkesin ağrıyan bir başı, üşüyen çocukları, ölmüş yakınları, yakınlıkları vardı.
Durup durup yan masada oturan adamla şakalaşasım geliyor. Bardağımdaki çay kaşığıyla tam ensesinin ortasına su sıçratmak gibi ısrarlı bir dürtü dolaşıyor şuramda. Kendimi alamıyorum. Kaşığımla oynuyorum. Saçlarımı topluyorum. Yanağımdaki bir kaşıntıyı gideriyorum. Bir anda ne çok işi yapıyorum Allahım bir anda ne çok iş...
Çıktım,
Üst katlarda bir yerdeydim.
Denizden yeni çıkmış bir balık sarsaklığıyla çıktım.
Dudağımdaki sigaranın dumanıydı gözlerimi yakan
Yalandı, ağlamak gelmemişti içimden
Yalandı, konuşmak ertelemiyordu acıkmanın kamçısını
Bir bozuk tebessüm gibiydim, bir boşalmış bardak neyse
İşte öyle.
Ellerimi uzatmalıydım pencereden yağmura. Kazağımda bir balyoz lekesi gibi duran şu izleri yıkamalıydım. Bakire bacağında pro sarmış gibi içten içe bir sevinç, içten içe bir duman kaplamalıydı içimi. Ne yaptımsa bu soğuk ve kalabalık okşayışını geciktiremedim hayatın.
Flashback
Senin entarisi kirli annelerin vardı. Bozulmuş bir bavul gibi dağınık saçlarıyla hazırlarlardı sofralarını. Senin kırışık benizli annelerin vardı. Körpe kediler beslerlerdi, oyuncaktan bebekler büyütürlerdi. Hep sevip sevip ayrılan evcilikler oynarlardı. Soğuktu, ayazın bütün görünen yüzüyle çarpışıyor gibiydin. Kar üstünde, evden kaçmış bir oğlan çocuğu gibi, uyuyup kalmıştın.
Baş ağrılarında komşuya kaçan, sızlanmalarını boyun atkılarında ısıtan annelerin. Sen ağrıyan başını sıkıp böğürdükçe, başını tutup taşlara çarpan annelerin. Hiçbir şey yapamamanın bıraktığı izlerin peşini sürerek giden , “ne gelir elden” çaresizliğiyle kendini gidip bıçaklamak isteyen annelerin vardı. Bodrum katlarında öyle güneşsiz, öyle hastalıklı milyonlarca yıl yatmış da etleri soğuktan morarmış bir ejderha yavrusuydun sanki.
Baban koynunda kavunlarla çıkıp geldiğinde sen ablanın söyleyeceği " atayım tutayım ben seni, şekere katayım ben seni, akşama baban gelince, önüne atayım ben seni" tekerlemesinin içinden geçirerek bütün bildiklerini, çivilerdin gözlerini gövdene. Kar ve ayaz kokan paltosuna yapışarak , acayip gülümsemelerle bakardın babanın gözlerine. Annen bir misafir gezintisi gibi eğreti ve yalın; ne küçük bir yalanı olmuş, ne yalandan bir tebessümü.
Senin koşup yazmasına yüz basarak ağlayan annelerin vardı. Tereyağsız bir sofrada soğuk çaylar eşliğinde, kupkuru tandır ekmeğinin içine sıkıştırdığın bir lifli peynirden başka neydi sabah denilen o sıkıntının kıvrılarak yüzüne doğru gelişip serpilişi. Bütün bir yaz domates yemeden geçen yılların vardı. Baban bir eski eşkıya gibi vakur bir tüfenk, yakasında üşümüş adamların olmadık çelenkleri. Nasılsa hep Raskalnikov’u sevdin. O’nun o ateşli hallerini tutup duvarına pano yaptın. O’nun bakışlarını çıkarıp çekmecene yapıştırdın. O’nun o kötücül düşüncesinin mantıksal bir çerçeve içerisinde örülüşüydü seni büyüleyen. Kötü olanı, nefreti ve günahı mubahlaştırmak için bütün bir tarihsel süreci kendi mantığıyla oyuncağa çeviren, ama bu haliyle hep sevilen, hep ilgi çeken Raskalnikov olarak kalmak istedin. Ama “O” bile sana eksik yaptı. Tutarak bir yakasından o uzun uzun düşünü kurup mubahlaştırdığı günahı, nerdeyse durup kabul edecekken birden vazgeçtiğimiz o nâmakul mantığı, aklın sızdıran bir köşesinden çekerek dışarı, eylemlere, sokaklara, fahişelerin yatağına döktü. Böyle yapmamalıydı, kötüyü düşünmeli ama onu var etmemeliydi.
Geniş ve sıralı zaman
Şimdi her şey genişleyebilir, gök genişleyebilir, göğsün ki genişleyebilir kansız, kanamasız, kımıltısız aniden. Camlar kırılabilir, bir çocuk düşerek balkonlardan ansızın ölebilir. Sen kalkıp goncaları suvarabilirsin, saksıyı kırabilirsin mesela, bir taş yuvarlayabilirsin kuyularıma.
Yüzyıldır aynı pencerenin önünde oturmuş kendi şarkısını dinleyen kadınlar gibi saçını başını yolmaktan vazgeç. Köpeklerin adamı, yoklukla çarpışarak ölmüş atalarının kemiklerini yağmalayan barınağım benim. Çıngıraklı bir yılanla boğaz boğaza. Boğazın o berrak derin sularında muhayyilen parçalanmış, ağulanmış, yırtık ve yamalı ne kadar resim varsa toplayıp koynunda kanınla, etinle semirtiyorsun. Şimdi yarım yamalak evlerin erimiş eşyalarına dönüp bakarken yüzyılın yalanını biraz daha büyütüyorsun.
Ruhunda bin yıllık kırılmalar, derin mevzulu konular, yıpranmış bir yığın yüzünle, gecenle,
piçliğin ve kırbaçlanmış ergenliğinle dosdoğru bokluğa çuvallanışın ne hüzün verici ey buzul
kayalara çarparak sevişen kaygulu adamım. Yükselt müziğin sesini. Beyninde heyulası, tam
ortasında debdebesiyle hayatın, bağdaş kur ve otur yamakların, yalakların sofrasına. Tam
gözünün ortasında bir damla yaş. Alyuvarlarında uyuklayan nikotin, gece ve bütün itliğiyle
savruluşun ne alâ… Hey gidinin didişmesi. Didişmenin savrulup gidişmesi. Gişe rekorları
kıramayacak kadar müptezel, gülemeyecek kadar pörsümüş bu çelimsiz zayıf yanaklarınla,
dökülmüş bir yığın saçın ve kılınla boynunu biraz uzat içerlere, yazım kılavuzlarına bak,
sözlüklere ve bir yığın olmadık olmayacak bilmem neyin nesilere her şeye, boğulup başını
bacaklarına kadar sokup gizleyen ne varsa onlara bak.
Yüzyıldır aynı pencerenin önündesin. Tanrıları kıskandıracak kadar bulutlardasın. Parmakların akıyor, zaman akıyor, ışıklar akıyor. Boynunda bir boşluk milyonluk telaşların kementi. Yağlı urganlarda boynun. Klarnet çalan adamın yarımlık rakısıyla uğraşıyorsun, çimento ve ziftler içerisinde hafif müzikler dinleyerek büyüyen bir böcek yavrusu. Körün gözünde kör olasıca açmazlık. Dillerin tutulsun biraz olsun sus. Biraz olsun hıçkırma. Biraz olsun ayna ve daha ne varsa artık onca şey anla. Tam şurada betonlarda, demir çubuklar altında, kendi cenazesini gömen bir adamın aralıksız yağan sağnağı kaldırılıyor.
Yorumlar
"orjinal fikir - farklı kalıp"
Cum, 06/07/2007 - 13:58 — Murat SÖZERorjinal fikir farklı kalıp diye ben buna derim.. ironik, paradoxal filan ne varsa kullanılmış:) eyvallah, keyifle okudum...
"ruh halinize" sağlık yavuz bey :)
teşekkür
Cum, 06/07/2007 - 18:36 — yavuz altınışıkyorum için teşekkür ederim murat. bu yazıyı gönderdiğimde ifade tarzı olarak "anı - şiir " ibaresini metnin başına koymuştum. seçenekler arasında anı şiir olmadığından böyle bir yolu seçtim. fakat site kurulu bunu makul görmediğinden olsa gerek bu göndermiş olduğum metne bir tür ifadesi olarak "ruh hali" ibaresini uygun görmüş. onlar böylesini uygun görmüşse diyecek bir şey yok. ben bu açıklamayı neden yaptım onu da tam bimiş değilim. ne bileyim belkide yorumuna bir karşılık vermek içindir. neyse vesselam..
Caddenin tam orta yeri...
Cts, 07/07/2007 - 23:20 — elif idgüyazıyı okurken yaşadığım ruh halini kelimeler dökmeyi ne kadar çok isterdim.
"Koşulmuş atlarım var da sanki onlarla dört nala kaçıyorum. "demişsiniz benimde kelime atlarım dört nala kaçıyor bugünlerde benden.
severek kaç kere okudum bilmiyorum...teşekkürler...
Adalet istiyorum!
Çiğ----Dem----
Salı, 10/07/2007 - 00:41 — duru mertbenimde olmuştur..
çimlerinde üzerinde çılgınca zıplamak, ya da camları kırmak ya da en azından tuvalet massasının üzerinde, dirseğimden itibaren kolumu şşööyyle sağdan sola doğru götürmek ve dökülenlere gülümsemek ihtiyaçlarım.. ama hiç birini sizin kadar anlaşılır yazabileceğimi zannetmiyorum..
cadde ortaları, milyon kez dönülen köşe başları, yürürken adımların hızlandığı sokak araları, ya da her nerede karşılaşsam benzeri bir manzarayla akılma gelecek ve belki tekrar tekrar okuyacağım.. ne de güzel olmuş gerçekten..