Alaim-i Sema gibi bir şiiri var Cafer Turaç’ın…Her bir dizesinden bir renk alıyor ve ne alacalaşıyor nede katışıyor…
Kimi zaman tarçın, kimi zaman tütün kokulu, kimi zaman deniz mavili, kimi zaman leylek sarısı, kimi zamanda kıyı yeşili bir alaim-i sema bu…
Ana rengin adı yok yada öyle kolayından seçip işaret edemiyorsunuz…Olsa olsa sülüngillerden, soyu tükenmeye yüz tutmuş bir ‘turaç’ beyazı…
Bir de şu: bu turaç beyazı alaim-i sema öyle altından geçilemeyecek kadar uzak değil, yanın(ız)da, yanıbaşın(ız)da… Öyleki altından geçtiğiniz her seferinde meşrebinize göre ya değişerek yada değişmeden kendiniz oluveriyor, kendinizi buluyorsunuz…
Cafer Turaç şiirinin en yalın hali durumundaki bu kendi oluş yada kendini buluş vurgusu bir başka anlamda da onun şiirinin kendiliğini açık ediyor.
Bu yönüyle de hem iddialı hem de ispatlı şahitli bir şiir olarak yer ediyor hafızamızda.
‘’…bu fotoğrafta alnım kırışık olmayacak, ceketimin astarı çekmeyecekmiş kolumu
kişiliğimden, geçmişimden bir şeyler yansıyacak,
tıpkı kanımla suladığım bir somun ekmeği gibi olgunlaşacakmış bu fotoğraf;
bileğimde ödünç aldığım saat yaban durmayacak
ve elim bir kuğu boynu gibi zarifçe inecekmiş aşağıya doğru.’’
Bir yandan olması gerekenle olanı öte yandan her iki biçimde de olup biteni bir kolu çeken ceket astarının kaçınılmaz nedenselliğiyle açık edecek kadar apaçık bir şiirden bahsediyoruz…
Evet doğrudur ; ödünç alınan bütün saatler takıldıkları her bilekte biraz yaban dururlar muhakkak ve bu bileklerin ucundaki bütün ellerde çoğu zaman bir kuğu boynu gibi zarifçe aşağıya in(e)mezler…
Geriye kalan her ne kadar bir ceketin astarınca çekilen bir kol ve ödünç alınmış bir saatle süslü bilek ile bir kuğu boynu gibi zarifçe aşağıya in(e) meyen bir el ise de sonuçta gerçekten de hem ceketi, hem astarı, hem de saati öteleyen ve her nasıl durması gerekiyorsa öylece duran bir kol, bir bilek ve bir el olacaktır…
Cafer Turaç şiirindeki bu ispatlı şahitli gerçeklik ve kendiliğindenlik onun şiirinde tıpkı bir Turgut Uyar, bir Edip Cansever, bir Ece Ayhan şiirinde olduğu gibi sanki de onlar olmazsa olmayacak, bir başkası tarafından ve başka türlü yazılamayacak nevinden kendine özgü bir ‘eşsiz’ şiiri çıkarır ortaya…
Öyleki, eşsizliğin bir başka boyutunda Cafer Turaç şiirinin kendine has yanlarını da ele verecek kadar ‘benzersiz’ bir şiirdir bu…
‘’ …Ben aşkım
şair körfezime tabiat imge taşır ben ceylan adım
şiirim yılan kabuğunca soyunur suya nakşeder kuytulardan
usandıkça girerim kemik köprülerimin kıbleli evine
düşe-kalka tozuturum gövdemi sana karşı
okurum yastığıma yazılmış gül cengini kâlübelâdan beri
çavdar ekmeğine varınca bir sarı anka
çaprazlanmış bir aşkı yürürlüğe sokarım.’’
Bir körfez şair hele hele tabiat diye adlandırmayı yeğlediği hayat’tan, kır’dan, bayır’dan, su’dan yada bütün halleriyle dünya’dan, insan’dan imge devşirmek bir yana bütün bunlardan taşıp, taşınıp gelen imgelerden örülmüş bir şiire yazılmışsa ve hele birde bütün bu taşıp taşınıp gelen imgeler toplamına kayıtsız, duyarsız kalamamış, kabuğunca soyunan bir yılan gibi kendinden ötesini hayat suyuna nakşetmeyi göze almışsa elbette kâlübelâdan beri yastığına işlenmiş bir gül cenginin çaprazladığı aşkını kaleminin ucuna sürecektir…
Başlarken söylediğimiz kendine özgülük boyutuna sırasıyla eklene eklene şekillenen ispatlı şahitli duruş ile; dünyadan ve insandan taşıp taşınıp gelen imgeler toplamını da katacak olursak bu kâlübelâdan beri yastığına yazılmış gül cengini okuyan ve bir adı da ‘Aşk’ olan şairin ‘benzersizliği derken de bırakın daha net biçimde cepheden bakarak anlamayı; İşte!...diyerek nişanlayıp gösterdiği ve göstermeden evvelde elleri(nin) tersiyle ıslatarak mühürlediği, Şu!... ensesinden bile görüp anlayabileceğimiz bir ‘Sahihlik’ ve ‘Serahat’in altını çizmek gerekir…
Bu noktada ise Cafer turaç şiirindeki bütün bu kendi olma ve ayan beyan ortada durma sürecinin bizi götürdüğü ve sıfatı dile gelmiş/ söylenmiş olan bir ‘Sahihlik’ çeker dikkatimizi…
Bu sıfatı dile gelmiş/söylenmiş olan ‘Sahihlik o kadar açıktır ki, bir bakarsınız;
‘’…küf tutmaktan sürüngenleşmiş gecelerde bir usta çıkagelir
denge kurar mushafından halim sözler okur ovar çocukların
dizkapaklarını…’
derken ister başladığı yerde isterse bittiği yerde olsun işte böylesine ayan beyan ortaya çıkan bir sahihlikle örülmüş koskoca bir anlam bulgusunu seslendirir…
Sahih olmayanın söylenemeyeceği, şairin dünyasına ulaşamayacağı bu yer ise salt görünen bir eylem olarak şiiri işaret etmek bir yana şairinin de bir nişan-ı zişan gibi boynuna asmayı yeğlediği kendi yazgısı gibidir ki,
zaten ;
‘’…Ben aşkım
fi tarihinde muhtelif cömertlikler doğurdu beni
hayatın kıpırtısıdır yüreğimi kancalayan atılgan düşlerime
hiçbir kalemin çizemediği bir yeryüzüm var-saklıdır-
iyi hal üzre yoğunlaştıkça kalbim
ayın rahminde rahmana açılan eller benim elimse
aşkımı söylemeye bu can az gelir…’’
diyebilmek te ancak böyle bir yazgı ile ve böylesi bir kabul ile mümkün olabilir…
…………..//…………..
Son yorumlar
22 dk. 38 sn. önce
55 dk. 2 sn. önce
6 sa. 48 dk. önce
7 sa. 14 dk. önce
11 sa. 11 dk. önce
11 sa. 28 dk. önce
12 sa. 47 dk. önce
20 sa. 10 dk. önce
22 sa. 34 dk. önce
22 sa. 52 dk. önce