II. Mahmut ve daha öncesinde Lale döneminden itibaren Birinci Kanun-i Esasi’ye kadar Osmanlı’daki egemen anlayış “geri kalmışlıktan kurtulmaktı”. Yani devlet, devlet kademesi ve hatta (özellikle) ulema geri kalmışlığı kabul ediyordu. Örneğin, XVIII. Yüzyıl başlarında ulemadan Tatarcık Abdullah Molla’nın askeri konuları içine alan projesi içerdiği bilgiler açısından şaşılacak boyuttadır.
Osmanlı’da ulemanın din ve akıl arasında gayet sentezli bir anlayışa sahip oluşu maalesef henüz öğrenilmemiştir. Osmanlı ulemasının toplumun dinsel varlığından sorumlu, onu küfre karşı koruyan bir kurum olarak görülmesi anlayışı artık eskimiştir. Osmanlı ulemasından diğer İslam devletlerinden Abbasî ve Selçuklu ulemasıyla kıyaslandığında oldukça dar görüşlü olduğu bir gerçektir. Bunu Osmanlı döneminde yazılan dini, ilmi risalelerden de anlıyoruz. Denilebilir ki Osmanlı uleması özgün bir ilmi ve dini düşünce üretememiştir. Ancak bu Osmanlı ulemasının “yobaz” olduğu, körlük derecesinde “dini ve dinselleşmiş” yapıya sarıldığı söylenemez. Her kurumda olacağı gibi Şeyhülislamlar arasında da makamını kendini çıkarları için kullananları olmuş ve çeşitli yolsuzluklara karışanları bulunmuştur. Hatta şeyhülislamlığı bir verasete dönüştürmek isteyeni ve beşikteki çocuğa şeyhülislamlık payesi vereni de olmuştur. Ancak bunlar küçük çaplı örnekler olup, bardağın boş kısmına bakıldığı zaman soruna dönüşebilirler. Ulema, yaşadığı dünyada yaşanan sorunları tam olarak algılamasa da durumun her zaman farkında olmuştur. Osmanlı tarihinin en kasvetli olayı Şeyh Bedreddin ayaklanmasında dahi ulema ilmi tartışmanın yolunu seçmiş ve şeyhin öldürülmesine fetva vermekten kaçınmıştır. Ulemanın bazı konularda devletten ve bürokrasiden dahi olaylara ciddi yaklaşmaktaydı. Bunun için bir örnek vermek yerinde olacaktır. Osmanlı’nın en şaşalı dönemi olan XVI. Yüzyılda çöküşü fark eden ve alınması gereken önlemler üzerine kafa yoran aydınlanmacı kimlik ulemadan çıkması manidardır. Bu amaçla Bosna kadısı Akhisarlı Hasan el-Kâfi “Usulü’l-hikem fi nizami’l-âlem” adlı eserini 1596’da kaleme alınmıştır. Kadı, Avrupa’nın üstünlüğünü sezmekle kalmamış, gelişmeleri bir söylem konusu yapmanın ötesinde adeta “episteme” çözümlemelerde dahi bulunmuştur. Bizzat eserinde “hikmetin yöntemi ve âlemin nizamı” gibi Avrupa’da yaşananların din ve usulen tartışmasını yapmıştır. Maalesef bu risalede dile getirilen bakış açı pek dikkatlice öğrenilmiştir. Risale hakkında olumlu görüşlere sahip Niyazi Berkes dahi kadının Avrupa hakkında söylediği teknik yenilikleri öne çıkartmaya çalışmıştır. Ancak Hasan el-Kâfi’nin derdi bu değildi. Kadı el-Kâfi belki de ilk İslam bilginidir ki Avrupa’nın gücünü fark etmiştir. Ayrıca ender ulema âlimlerinden biri olarak toplumun çıkarlarında söz etmiştir. Risalesinde askere karşı sert açıklamalar yer bulmaktadır. Bu aynı zamanda yönetimin ve devletin de eleştirisidir. Osmanlı’nın “adalet” dönemi dediğimiz XVI. Yüzyılda kadı, ordunun yaptığı zulümlerden söz ederek (daha kötüsü, geniş çaplı firarlara dikkat çekmesi) Avrupa’daki askeri anlamdaki gelişmelere ışık tutmaktadır. Her ne kadar risalede Avrupa’nın yenileşmesi askeri anlamda tartışılıyorsa da el-Kâfi’nin bunu bir yöntem ve dünya sorunu olarak görmesi Avrupa’daki toplumsal gelişmelerden de haberdar olduğunun kanıtıdır. Zira kendisi Batı’yı yakından gözlemlemek gibi bir konuma sahiptir; yani Bosna kadısıydı. Kısaca ulemanın bu ve benzeri biçimde devleti Osmanlı toplumunun yöneticilerinden daha fazla düşünmesi ve sorunları oldukça erken fark edip çözümde bulunması bir gerçektir.
Peki, Osmanlı’da din-devlet çatışması nasıl doğdu? Madem Osmanlı uleması devletin çöküşünü, toplumsal sorunları devletten fazla devletçi mantıkla sahiplenip ve bu konuda kaygılarını paylaşmakta ve bunu da sanıldığının aksine bağnaz bir din yorumu olarak değil, gayet akli ilkelerle (tabi dini söylemi asla göz ardı etmeden) yapmaktaysa din neden Osmanlı’nın son döneminde bir sorun haline geldi?
Osmanlı’da din sorununu gündeme taşıyan başlıca iki etken dikkat çekmektedir. Her şeyden önce bu ulemanın konumundan ileri geliyordu. Ulema yüksek bir konuma sahipti. İslami kimliğin birinci dereceden temsilcisiydi. Zira İslam din olarak Ortaçağ boyunca en büyük ve egemen konumundayken, ulema bu yapının bekçisiydi. Yani ulema itibarlı bir konumdaydı. Gücün, dünyadaki adaletin, büyüklüğün ve maneviyatın temsiliydi. Osmanlı bir siyasal güç olarak gerilerken bu itibar da ayaklar altına alınmaktaydı. Dinle devletin ilk karşılaşması burada başladı. El-Kâfi’nin risalesinden de anlaşılacağı gibi ulema daha başından beri dünyadaki nizamın İslam’ın elinden çıkmaya başladığını kavrıyordu. Zira bunu İslam ve Müslümanlar adına değil diğer dinler ve topluluklar adına da yapmaktaydı. Nitekim el-Kâfi, asker tarafından zarar gören Müslümanlarla birlikte hakları yenilen Hıristiyanlardan da söz etmektedir. İlk sorun 1740’larda belirdi ve burada da ulemanın yenileşme anlayışındaki farklar belirleyici oldu. Devletin dış baskı karşısında pasifliğini ulema kabul etmiyordu. Örneğin o sırada göze batan en önemli güç Fransa karşısında devletin taviz vermesi ve Fransa’nın bariz biçimde kendi çıkarları gereği Osmanlı’ya karşı dayatmada bulunması ulemanın tepkisine neden olmuştur. Ayrıca ulema devletin farkında olmadığı bir şeyin de farkındaydı: yenileşme ve gelişme olgusunun dini, siyasi ve toplumsal bir içerik taşıdığının farkındaydı. Osmanlı aydını bunu ancak 150 yıl sonra kavrayacaktı. Ancak ulema buna alternatif sunamıyordu. Devlet ise taviz vermekle alternatifler oluşturduğunu sanıyordu. Buna karşı ulema olumlu gelişmeleri dışlamadı. Örneğin, matbaaya hayır demedi. Ulemanın en büyük derdi Batı’dan gelenleri usulen mümkünlüğünü öğrenmek ve yenileşme adı altında Avrupa devletlerinin Osmanlı’yı parçalamak eylemlerini açığa vurmaktı. Ancak öncelikle Tanzimat dönemi bürokrasisi salt bir “terakki” söylemi tutturarak kendi toplumsal sorunlarını Batı’dan ithal eden yasalarla çözmeye çalıştı. Tanzimat dönemi devletle-din arasındaki ipleri gerdi. Ulema bu dönemde büyük ölçüde sessizleşti, sadece rutin işlerle ön plana geldi. Bu “küsme” ulemayı durgunluğa itti. Sadece şeriat adına çıkışlarla gündeme geldi. Bu yüzden daha önce sorunlarla boğuşan ulema bu dönemde kayda değer doğru dürüst hiçbir ilmi eser vermemiştir. Ancak bu din açısından fırtınadan önceki sessizlikten öte bir anlam taşımıyordu. Dini devletin karşısında, aydınların anlayışında ve bazı kesimlerin gözünde gerici bir unsura dönüştüren bizzat Abdülhamit oldu. Abdülhamit etkisi günümüze kadar gelen, bugün dahi Türkiye’de ilahiyat dışı dini anlayışları besleyen “yamalı bir din anlayışı” geliştirdi.
Abdülhamit iki boşluğu çok çıkarcı biçimde kendi idari varlığı için kullandı. İlk boşluğu kendisine bizzat ulema sağlamıştır. Ulemanın Batı karşısındaki devletin teslimiyetçi tutumuna karşı oluşunu topyekûn bir “Batı düşmanlığına” dönüştürerek Osmanlı toplumunun, yani Müslümanların ezilmişliklerini gidermesi için kullandı. Dini düşünceyi sofulaştırdı. Dinin araştırmacı yanını dondurdu. Din, öteden beri nefreti kabaran Müslümanların sömürgeci Batı’ya karşı düşmanlığının psikolojik gücüne dönüştürüldü. Eğitimli, araştırmacı din adamı gitti, yerine sofular, şeyhler, meczuplar, üfürükçüler geldi. Bunların durumunu bir önceki yazıda anlatmıştık. Abdülhamit, Müslümanların Avrupa’ya karşı 150–200 yıldan beri duydukları nefreti rahatlıkla dile getirmek olanağı tanımakla kalmayıp, Müslüman kimliğini de yüceltti. Bu toplumsal psikolojiyi kendi kontrolünde tutmak adına yapmış olması çok ilginçtir. Abdülhamit iktidarı toplumsal olguların içine çeken ilk Osmanlı hükümdarıdır. O zamana kadar siyasal değerler sarayın duvarları dışına çıkmazdı. Osmanlı göçebelere karşı yürüttüğü acımasız uygulamalarıyla toplumu da “iktidarsızlaştırmıştı”. Ama şimdi bu bakir alan topluma açılıyordu. Hem de ucuz değerler ve kuru söylemler eşliğinde. Türk siyasetinde toplumun iktidar oyunlarının merkezine taşınması böyle başladı. Bu kötü mü oldu? Belki Müslümanların ucuzlamış siyasi değerler arenasında sürüklenmesi açısından evet; ancak Abdülhamit’in bu politikası Milli Mücadelede toplumsal psikolojinin belirlenmesinde etken olduğu inkar edilmemelidir. Öte yandan Abdülhamit’in, Müslümanlığı gerçekten övülecek bir kimliğe dönüştürmek isteyip istemediğini de sormamız gerekmektedir. Psikolojik anlamada evet; ama kimlik anlamında böyle bir şeyden söz edemeyiz. Topuma kuru bir üstünlük aşılarken, dini şeyhlerin, sofuların ve masonların tekeline sokarak ve avamı bu şekilde kontrolünde tutarken, ekonomik anlamda Avrupa’ya en fazla tavizde bulunan padişah da kendisiydi. Avrupa sermayesine yatırım ve işletme imtiyazları onun döneminde başladı. Her ne kadar bunu bir denge politikası çerçevesinde yürütüyor gözükse de, kaybeden yine Osmanlıydı. Taviz vermeden denge de kurulamazdı. Sürekli bir denge için sürekli tavizler gerekliydi. Sadece imtiyaz sahipleri değişiyordu. Abdülhamit “Hatırat”ında Osmanlı’nın dünya savaşına girmemesi gerektiğini söylerken, aslında geride hiçbir seçenek bırakmamıştı. Bunun gibi, Çağdaş İslamî literatürde, Abdülhamit’in Filistin konusunda Yahudilere taviz vermediğinden söz edilmektedir. Ama “Filistin sorununu” Abdülhamit’in önüne getiren Şeyhülislamlık gibi Osmanlının en önemli kurumunun başında bulunan mason bir şeyhülislamdır. Abdülhamit bunu bildiği halde, bunu durumu şeyhülislama karşı bir güç gösterisi olarak kullanıyordu. Bu şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Abdülhamit döneminin en İslamcı aydını hesap edildiğine göre, varın İslamcıların durumunu siz düşünün. Musa Kazım Efendi’nin bir özelliği daha vardı. O, İslam’la Batı arasında ilk formül bulma girişimini başlatan biriydi. Bunu yaparken, fesi de şeri uygulamalardan biri olarak göstermekten kaçınmayacaktı. Kısaca kişilerin konumuna göre usul biçmekte Abdülhamit mükemmel bir “beyin doktoruydu”. Ne kendisinden önce, ne de sonra onun gibi toplumsal psikolojiyi şekillendirmiş ikinci bir yöneticiye rastlamak çok zordur. Bunları söylerken Abdülhamit’in kendi siyasi erkinin üstünlüğüne inanmışlığını da ifade ediyoruz.
Şaha kaldırılan Müslümanlığın hiçbir ilmi tabanı yoktu. Abdülhamit döneminde bir tek ciddi ilmi eser yazılmamıştır. Buna karşılık polisiye ve macera romanları kol geziyordu. Dönemin gazetelerini kabataslak tararsak koltuğu kabartılmış Osmanlı Müslümanlarının Ay’da yaşadığına karar verebiliriz. Bu başlıkları görünce günümüz gazeteciliğinin köklerini keşfetmek pek zor değildir. Dünya büyük olayların içinde sürüklenirken Osmanlı gazetelerinin attıkları manşetlere ve yazdıkları yazılara bakınız: “Bir Beygir Ne Kadar Ağırlık Taşıyabilir”, “Kedilerde Zeka”, “Alman Öğrencilerde Miyopluk”, “Ayakları Nasıl Sıcak Tutmalı”. Dönemin Anadolu ve Balkanlarda Ermeni çeteleri, Yunanlılar, Sırplar oluk oluk Müslüman kanı akıtırken bu konuda dönemin gazetelerinde tek bir kelimeye rastlamazken buna karşılık “Lâponyalıların, Eskimoların hayatı”, “Çinlilerin Acayip Yemekleri”, “Seyyah Livingstone’un Keşifleri”ne sayfalar dolusu yer ayrılmaktaydı.
Abdülhamit döneminde Bab-ı Ali basın bölgesi olarak gelişti. Tercüme edebiyatı zirveye çıktı. İlim ve bilimsel eserlerin tercümesi yasaklanırken, Jules Verne’nin romanları peynir ekmek gibi satıyordu. Dönemin her 3 okuryazarından 2’si “Üç Silahşörleri”, “Monte Kristo Kontu”nu kesinlikle okumuştur. Bizzat Abdülhamit’in kendisi cinayet ve polisiye romanlarının hastası olduğundan bu eserleri modaya dönüştürmüştü. Bab-ı Ali kitapçılarında kahve içip nargile çeken Ermeni, Yunanlı tel gözlüklü, kırmızı yanaklı tercümanları Abdülhamit’in bu romanlara olan düşkünlüğü besliyordu. Ahmet Hamdi, Yahya Kemal’le ilgili hatıralarında dönemin bu aydınlarının saatlerce yemeklerden, tatlılardan konuştuğunu anlatmaktadır. Evet, belki de en fazla o dönemde “can boğazdan geçiyordu”. Bir kuşak sonrasında bu romanlarla kendisini geliştirenler gazeteci-aydın konumuna yükseleceklerdi. Büyük bir kısmı ise sosyalist, materyalist ve pozitivist olacaktı. Ancak hiçbiri sosyalizmi, materyalizmi, pozitivizmi gerçek ilmi kaynaklarından okuyacak ve tartışacak zekâya sahip değildir. Ahmet Mithat Efendi’nin “dekadan”lar (Fransızca “décadent” – karşılığı “çağdaş”, ama “dehri” anlamında kullanılmıştır. Burada ilginç olan Batıcıları suçlamak için bile Batılı bir kelimeye başvurulmasıdır) olarak tanıttığı bu kesimin bilimsel ve edebi ilham kaynakları Haeckel, Schopenhauer, Büchner, Darwin, Draper, Renan, Taine, Spencer, Le Ban, Poincare, Ribat, Richet, Flammarion, J. C. Mill, Balzac, Zola olacaktır. Adı geçenlerden birkaçı dışında büyük bir kısmı Avrupa’da üçüncü sınıf düşünür ve yazar. Türkiye’nin ilk materyalist düşünürü Baha Tevfik savunduğu düşünceler açısından Marks’ı bilmiyor olması cehaletten öte bir durum olsa gerek. C. Meriç “Jurnal”inde daha 70’lerin Türkiye’sinde Kapital’i okuyan 2 aydından biri olduğunu söylerken, bu ülkede ortalığı kasıp kavuran solcuların durumunu düşünmeyi size bırakıyorum.
Peki, Abdülhamit neden sorumluydu? Basitlikten, bilimsel eşkıyalıktan, basitlikten, dalkavukluktan. Nasıl? Polisiye ve cinayet romanlarıyla yetişen kesim o zamana kadar “sırlar dünyasında” yaşayıp “Tanrısal adalete” sığınırken bu romanlarla olayların zincirleme kaza gibi rasyonel biçimde ve Tanrı’ya gerek kalmadan nasıl çözüldüğünü öğreniyordu. Bunlar belki özlüğünde yanlış değildi. Belki de Abdülhamit “hatırat”larında belirttiği gibi topluma “ebeveynlik” yapmaya çalışıyordu. Ancak Osmanlı okur-yazarı bunları çözümleyecek zekaya ve alt yapıya sahip değildi. İyi ve kötü arasında tercihini yapıyor ve herkes kendi tercihinin iyi olduğuna inanıyordu. 1904 yılında rüştiye ve idadilerde okuyan öğrenci sayısı 36.050, medrese öğrencilerinin sayısı ise 85.168’di. Üstelik bu öğrencilerin durumu akıl almaz boyutlara eriyordu. Buna karşılık 1904 yılında memur sayısı 242.436’e varıyordu.
İslami kesimde ise durum daha vahimdi. Ulemanın dini yaşamdaki konumu İslam dışı anlayıştan gelen dindarlarca ele geçirilmişti. Çok geçmeden ulemanın yukarıda anlattığımız boşluktan yararlanıp İslamcı aydınlarla bu rüzgâra kapıldılar. Günümüzde dahi Müslümanları uyutmanın iyi bir yöntemi olarak kullanılan her keşfi İslamlaştırmak, bilimsel bir buluşu ayet ve hadis eşliğinde sunarak zaten Kur’an’da mevcut olduğunu ispat etmek gibi ucuz yöntemlerin temeli o dönemde atıldı. İlahiyat bilgisi ve araştırmalarının yerini “Bismarc’ın Müslüman oluşu”, “Japonya’nın İslam’a sahip çıkışı”, hatta “İmparator Meiji’nin Müslümanlığı kabul ettiği” gibi zırvalıklar, aslı nesebi olmayan iddialar aldı. Mehdicilik tavan yaptı. Abdülhamit’le Afganî arasındaki çatışma da bu “Mehdi” olayına dayanmaktadır. Hatta hiçbir olguyu tartışmaya açmadan bütün bir Batı ilmi İslam ilmi ilan edildi. Arapçılık ve Arap düşmanlığı bu dönemde başladı. Avrupa’nın sahip olduğu her şey Araplaştırıldı, ahlak dışında. Arapçılık bir süre sonra öyle bir hal aldı ki bir süre sonra Araplara nefrete dönüştü. Hatta bu durum Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin bile tepkisine neden olacaktı. Müstafa Sabri, bir taraftan dekedanları “kafalarını kaybedecekler” diye uyarırken, “Bizim, Arapların yanında ne yerimiz var?” diye sormaktan da geri kalmıyordu.
Yine bunun gibi “Japonya mitini” Türkiye insanlarının kafasına sokan İslamcı aydınlar oldu. Batının tekniğini alarak kendi geleneğinden ve dininden taviz vermeyerek gelişen Japonya Müslümanların hayalindeki ülkeydi. Hatta birçokları Japonların kitabî bir millet olduğunu, İslam ve Hıristiyanlık gibi bunların da dinlerinin vahiy kaynaklı olduğunu savunuyorlardı. Şintoluk Japonların şeriatı ilan edildi. Osmanlı Müslümanları arasında bilmemenin rahatlığı ile Japonya günümüze kadar bir model olmaya devam edecektir. Oysa kimse, günümüzde bile Meiji Restorasyonunun kadar, özellikle Tokugawa döneminde Japonya’nın derebeyleri ülkesinden ekonomik ve sosyal yaşama kavuşmak için verdiği kanlı bıçaklı olayı hatırlamak bile istemiyordu. Kimse Japonya’da “kuramoto”, “Tonya”, “kaburnahama”, “keisen” gibi yapılanmaların anlamını ciddiye almıyordu. Bu kavramlar hepsi Japonya’yı temelden sarsan birer Batılı kurumlaşmanın adıydı. Dönemin Müslümanlarını İmparator Meiji’nin Müslümanlığı ilgilendiriyordu ve “imparator ile Müslüman” adının bir arada sunulması dahi onların koltuğunu kabartıyordu. Dönemin en önde İslami aydını Mahmut Esat Efendi bile 1896’da kaleme aldığı yazısında bütün olup bitenleri “gurur” yapıyordu. Oysa Esat Efendi İslamcılar arasında en açık fikirli, bilgili birisi sayılıyordu. Buna karşılık en ufak “ilmi” tartışmada karşısındakileri “dehrilik”le suçlamaktan geri kalmazdı.
Müslümanlar şundan hep rahatsızlar: İslam kadar hiçbir din hükümetlerin ve uluslararası siyasetin gündemini işgal etmemiştir. Ama şunu asla itiraf etmemekteler: bu durumun böyle bir hal alması en fazla onların sorumsuzluklarından kaynaklanmaktadır.
------------------
Editör Notu: Yazının ilk bölümüne şuradan ulaşabilirsiniz.
Yorumlar
Kendini Var Etmek
Paz, 24/09/2006 - 11:33 — cemalcalikYapılan tanımlamalar tanımlananın tanımlayanda ne olduğunun bir açıklaması olduğu gibi tanımlayanın tanımlananda kendini var etmesidir de. Yapılan tanımın “efradını cam’i ağyarını mani” olmasının ya da olmamasının bu bağlamda pek de bir işlevselliği yoktur. Biz yapılan tanımın eksikliği ya da tamlığını değil tanımlama eylemini yapan kişinin durduğu yerin neliğini sorgulamayı gütmekteyiz.
Tanım bir bilinmezin gün yüzüne çıkarılması olduğu gibi, bilinenin öyle olup-olmadığı konusunda bir yargıda bulunmaktır da. Kimi çözümlemelerle bilinenin öyle olduğu ya da olmadığı yargısı bizim durduğumuz yeri belirler. Tanımımızın berraklığı ya da muğlâklığı durduğumuz yerin de berraklığı ya da muğlâklığını belgiler. Bu anlamda tanımlamalar bizim evrende kendimizi konumlandırdığımız yeri imler. Evreni algılayışımızın, kendimizin, kendimiz olmayanın nasıl algılandığını, bilincimizde nasıl yer ettiğinin göstergesidir. Durum böyle olunca tanımlama eylemlerimizin niçini de ortaya çıkmış oluyor. Biz aslında “şey”leri tanımlarken kendimizi temellendirme gayreti gütmekteyiz. Yani kendimizi var etme gayreti. Burada, bu dünyada olmak “var olmak” için yeterli olmadığından –çoğunlukla- dışından başlayarak “şey”leri tanımlama çabası içinde olmuştur insan. Dışındaki nesneleri tanımladıkça kendini gerçekleştirdiğini ayrımsamıştır ve bu ayrımsayış onun sürekli tanımlama eyleminde olmasına neden olmuştur. Özellikle de niteliğe ait tanımlamalarda bu böyle olmuştur.
Nitelikten amacımız “şey”in “nasıl”lığı değil “niçin”liğine ilişkin tanımlamalarımızdır. Örneğin “bu evren niçin var?” “ben bu evrende ne arıyorum?” gibi. İnsan kendini büsbütün niteliğe ait alanda var eder. Yaşamını kolaylaştıran araç-gerece yönelik sorgular, tanımlamalar dahi bu bağlamda kendine yer bulmaktadır. Öyle ki mevcut araç gereçlerin amaç olmadığı vurgusu hep göz önünde bulundurulmaktadır. Bir “anlam” katma dürtüsüyle tanımlamalar yapılmaktadır. Tanımlamalar sunulmaktadır. Nesnelere ilişkin yüklediğimiz anlamların nesneleriyle örtüşmesi ya da örtüşmemesi “görmek istediğimiz” “bulmak istediğimiz” “var olmasını arzuladığımız” “mutlak anlam”la bağıntılıdır. Ve bu mutlak anlam da kendimizi içinde var bulduğumuz evrende konumlandırdığımız alanla ilişkilidir. Ya evreni ve kendimizi bir rastlantının sonucu, dolayısıyla “saçma” olarak alır sırtımızdan atmaya çalışırız ya da evreni ve kendimizi bir yaratıcının yapıtı olarak görür, kendimizi ve evreni mutlak anlam içinde var ederek varoluşumuzu gerçekleştirme yoluna gideriz. Bu iki durum bireyin kendisini berrak bir biçimde ortaya koymasını sağlar.
Kendini, konumunu berrak bir biçimde ortaya koyan tanımlamalarında berrak olmayı becermiş, tavır alışlarında da tanımlamalarıyla örtüşen bir seyir izlemeyi başarmıştır. Bunun yanında iki algılayışın arasında ayrımında olmadan kalan muğlâklığa düşmüştür. Hem tanımları, tanımlamaları muğlâktır hem evren içinde kendi konumu muğlâktır. Bir var edenin varlığını kabul eden ya da etmeyen tanımlarını, tanımlamalarını da bu kabul ediş üzerine inşa etmiştir. Bu var edişte yaratıcıyı sorgulama söz konusu değildir. Sorgulamanın saçmalığı kendiliğinden açıktır. Yaratıcıyı sorgulama yaratanın varlığında mutlak inan değil kuşku vardır.
İlk bakışta burada sorgulamadan uzak bir inancın gereğine vurgu yapıldığı gibi bir yanılsama göze çarpmaktadır. Yani yaratanın varlığını sorgulamadan mı onaylayacağız? Gibi bir soru. Kuşkusuz bir yaratan inancına sorgusuz varan kişi veraseten vardığı için inandığının ne olduğu konusunda bir bilgiye sahip olmadığı için sorgusu da anlamsızdır. Hem inandığını savlayıp hem de yaratanı sorgulamak sözünü ettiğimiz muğlâklık içre olunduğuna kanıttır. Bu bir yaratanı inkâr eden için de geçerlidir. Sorgulamadan veraseten inkârı seçenin de sorgusunun bir anlamı yoktur. Görünüşte bir sorgudur. Bulanık bir dünyada soluk almanın ötesinde var değildir ne sorgusu ne kendisi.
Var edenin bilgisine sorgulayarak ulaşan, sorgusuyla vahyin dünyasına adım atan varoluşunu da bu dünyanın kavramlarıyla gerçekleştirmiş demektir. Kendisini ve içinde yaşadığı dünyayı vahyin kavramlarıyla tanımış ve tanıtmayı seçmiş demektir. Karşıt dünyanın kavram ve tanıtmalarıyla kendine ve dünyasına bakmayı zul kabul etmiştir. Karşıt dünyanın onu ve dünyasını adlandırma savaşımı karşısında o dünyanın kavramlarıyla kendini savunma gibi bir muğlâklığa düşmekten kurtulmuştur sorgulayarak var edenin varlığına inanmış kişi. Karşıt dünyanın adlandırmalarıyla yüksünecek de değildir.
Sorgulayarak var edenin varlığına ulaşmış, vahiyle beslenmiş bir bilinç için karşıt dünyanın kendisini tanımlama çabalarının bir anlamı yoktur. O tanımlar dünyaya ne denli egemen olursa olsun karşısında özür diler bir tavır sergilemeyecektir.
Egemen düzen, kendi dünyasının kavramlarını eğip bükmesi alay etmesi de veraseten değil de sorgulayarak inanan için bir utanma nedeni değildir. Olmayacaktır.
Sözün özü, karşıt dünyanın tanımlamalarını referans alarak savunuya geçen ya da kendini anlatmaya çalışan henüz veraseten inanmışlıktan çıkmamış demektir.
Böyle dünyevi tekamül dinden midir?
Paz, 24/09/2006 - 14:14 — Hacı PaşaYazar makalesinin sonuna devam edecek demediği için yazısını tamamlandığını düşünüyorum.
Cama bakarak okunan uzun yazılar kağıda bakarak okunanların tadını vermediğinden PC yüzeyinden uzun yazı pek okumam. Ama emek verilmiş, telif bir yazı bir de "İslamcılık" gibi beni celbeden bir kelime içerince okudum. İlkine yapılan eleştirilerin çoğuna katıldığımdan onların tekrar etmeyeceğim.
Yazarın sadece şunu görmesini isterim. Batı yakalamış olduğu dünyevi tekamülü Müslümanlarla birlikte İslam itikadını da yok etmek için alabildiğince kullanmıştır.
Tembellikten ve dünyevi eblehlikten kaynaklanan maddi geri kalmışlık "İslam itikadına" fatura edilmiş ve bu durumun Müslümanlar arasında yaygınlaştırılması için halen niyetleri ne olduğu bilinmeyen bazı alim müsveddeleri Batı tarafından desteklenerek kullanılmıştır.
Tarih Metinleri ve Tarih Metinlerine Yaklaşımımız Üzerine
Salı, 26/09/2006 - 16:18 — Ali DüzTürkiye'de tarih en çok tepetaklak edilip yağmalanan şey. En çok tepetaklak edilip yağmalanan şey bizim tarihimiz olduğu için en az belirlilikle konuşan da bizleriz. Müslümanlar olarak bizim, tarihi daha net-duru bir şekilde kavrayamayışımız birilerinin güçlerini artırdı elbette. Ve Nietzsche'nin, "İnsan ne kadar güçlüyse geçmişi de o kadar kendine mal eder" deyişi gibi o birileri güçleri arttığı oranda da tarihi kendilerine mal ettiler..
Türkiye olarak, mevcut durumumuzun kötü belirtileri, en çok tarihi yanlış anladığımızdan kaynaklanmakta.
İnsan olarak, "şimdi"ye ilikin bir şey yaparken en çok geçmişi hesaba katarız. Çünkü bilgi "önce"den/geçmişten gelir, ve karar bilginin hissedildiği anda verilen şeydir. İnsan psikolojisi bir şeye meylederken o şeye ilişkin bir "bütünlük" ve "önce" arayışına girer. İnsan, sırtını bir yere yaslamak, kalbini bir yere vermek arzusundadır. Geçmişin bilgisine nasıl yaslanıyor, ve bilgiyi hissettiğimiz anda nasıl karar veriyorsak, geleceği de öyle kuruyoruz demektir. Geleceğe karar veririz, çünkü "şimdi" dediğimiz andan itibaren "şimdi" tarih olmuştur. Yani, Gadamer'in de dediği gibi "Tarih, olmuş ve olmakta olduğumuz şeydir; o kaderimizin bağlayıcısıdır."
"Şimdiyi"; ya da başka çekilde söylersem "hemen geleceği" ve daha ötesini anlamak için ne yapıyorsak; bunu geçmişten alıyoruz, dedik. Bugünü anlamadan geleceği düşünemeyeceğimiz gibi, bugünü anlamamız için tarihi doğru okumamız gerekiyor.
Gözümüzün arkasındaki yer (yani bakışımızın bilgisi) tarih; kalbimizin önündeki yer (yani oluşumuzun devamı) gelecektir. Yukarıda, insanın hep "bütünlük" ve "önce" arayışı vardır dedim, yani kişiliğimizi tarihten inşa ederiz demek istedim. Kişilik de bir yön sahibi olmak demek..
Kişiliğimizi oluşturan, şimdiyi ve geleceği belirleyen, yani "kaderimizin bağayıcısı" olan şeyin tarih olduğunu söylüyorsak, bize tarihi anlatan, tarihin bilgisini sunan yazıları okuma biçimimizin de hayati bir önem arzettiğini söylüyoruz demektir.
Geçmişin bize sunulan bilgisine son derece hassas,dikkatli, titiz, mantıklı yaklaşmamız lâzım.. zaten hassasiyet, dikkatlilik, titizlik, mantıklılık ahlaktan ahlak da imandan gelen bir şey değil mi?
Bize sunulan metin neyi, nasıl, niçin anlatıyor? İşte bunlar felsefenin, aklın-mantığın, ahlakın soruları.. bu soruların cevapları, birbirleriyle bağlantılı olarak ayrı ayrı yerlere gidiyorlar. Niçin, ahlakın-imanın sorusu mesela.. ve ahlakı bir bütün olarak sezebiliriz belki; ama mantık olaya ilişkin iç ve dış mantık şeklinde bağlı olarak ayrışır.. Burayı burada bırakarak, tarih okumalarımızdaki mantık hassasiyeti durumuna değinelim biraz..
Tarih, insanlık serüveni boyunca olmuş şeylerin toplamı mı? Hayır, "gemiş"in içinden "tarih" olarak seçilen şeylerin toplamından daha fazla bir şey tarih. "Geçmiş"in özeti de değil tarih, özetinden daha az... Önümüzdeki şeyler "geçmiş"in tümünü kapsamadığı için bize "geçmiş"i 'tam' doğru anlatamıyor, ama elinden gelenin en iyisini yaparak bize gerçekliği duyurmaya çalışıyor. "Geçmiş"i salt tarihle okumakla, edebiyatla birlikte okumanın farkına getirmek için yazıyorum aslında bu paragarafı. "Geçmiş"in toplamından fazla özetinden az oluşu, tarihi, edebiyata yönelmeye mecbur kılıyor. Fazlalık (buradaki fazlalığı oluşturan tarih edebiyatla birlikte oluşan tarih) bugüne edebiyatla gelir, işte en doğruya böyle yaklaşırız, edebiyatla birlikte.. İsmet Özel'in Cumartesi günü "Şiir, tarihin herkesin bildiği için bize aktarmadığı şeyleri yazar" sözü bu konudaki düşüncelerime ilaç gibi geldi. Edebiyat, tarihin yazmadığını da yazıyor işte mesele burada, ve yalanlanması mümkün olmayan bir öznel duyuşla anlatıyor.. şiir yalan söylemez mesela... Yakın edebiyatta 80 kuşağı mesela, ileride 80'li yılları anlamak isteyen araştırmacılar için ne kadar büyük bir veridir. O dönemde edebiyatın içe dönmesi, bireyin kendi hâline dönmesi, o dönem ve sonrası için toplumun pasifize olmasına dair önemli bir örnek.. süper bilgi.
Önümüze konulan metnin mantıksallığına dönersek, metni iyi anlayacağız diye ona önyargıyla, aşırı şüpheyle yaklaşmamız gerekmiyor tabi! Ama titiz, dikkatli, mantıklı bir bakış..
Bir örnekle şöyle açalım:
Diyelim metinde bize sunulan bir bilgi var: Bir şeyin olma oranı A tarihinde %15 iken, A+50 tarihinde %25'e çıkmış.. şimdi bu bilgi bize çok şey de anlatabilir, hiçbir şey de anlatmayabilir, olan bu şeyin toplumdaki sosyal-psikolojik karşılığı, ağırlığı nedir acaba? Sigara içme oranı arttı diye toplam yabancı sermaye ülkeye daha fazla girmiştir, sözü kadar riskli bu bilgi.. bu artışın sosyal hayatı belirleyiş
indeki ağırlığı ne? Bunun yanında bir başka bilgi daha veriliyorsa verilen bilgini ağırlığı ne, bunların ilişkisi ne? Aklı doyuran bir izah gerekir, önümüzdeki tonlarca bilgi seçilişindeki zeka ve oyun yüzünden bize gerçekte söyleneni anlatmayan bir bilgi olabilir.. aklı ve kalbi doyuran şeyler istiyoruz, kalbi doyurmada edebiyatın etkisi büyük.
Sosyal olayların değişim mantığını iyi kavrayan, bilgileri bağlantılandırıp doğru anlamlandırabilmek için sosyoloji-psikoloji-edebiyat okumaları da olan birisi olması gerekiyor tarihçinin. Ve sıkı tarih okumaları yapanların da..
Şu da şu an aklıma gelen şeylerden; kısa zaman aralıklarını anlatan tarih metinlerinden daha sıkı kaynak ve sosyal karşılık beklemek hakkımız var. Çünkü şöyle bir mantık doğuyor; bize sunulan bilgiler bunlar değil de başka şeyler olsaydı biz nasıl itiraz edebilecektik, hele mevcut konuya dair hiç okuması olmayan biri için yazılan ne ifade eder? Bize söylenenlerin tersi de söylenebilirdi (ki bir sürü tarih anlatımı var), veya biraz değişik, zihni başka taraf çeviren bir şeyler de.. kaynak ve sosyal-psikolojik karşılık lâzım bize... Şimdi bu endişelere karşı metnin yazarı çıkar da, istesem bir sürü kaynak önünüze yığardım derse bu da kaba ve meselenin çözümüne katkısız bir şey olur. Özellikle kısa bir dönemi anlatan tarih metinlerinden kaynak, sosyal-psikolojik karşılık beklememiz gerekir mantıken.
Tarih, üzerinde çokça oyun oynanmaya müsait bir şey çünkü.. baksanıza dünyadaki hakim tarih tezlerine.. medeniyetler çatışması mesela...
Karar, hissedilen anda verilen şey demekle, hem hislere de dikkat çekmiş hem de yazarın tam anlamında objektif olamayacağını da söylemiş oluyoruz. Ama tarihçinin objektif olması, hak ve adalet için bir ölçü olduğu için, bizim de en objektif yaklaşımı aramak hakkımızı kollamamız gerekiyor.
Tarih metinlerinde okurun zihni ile yazarın zihni arasında yakın temas olması gerektiğini savunuyorum ben. Aksi takdirde, yazara "Bu yazdıkların kaçınılmaz olarak yazdıkların mı?" sorusu, "Bu yazdıklarının tersini ya da anlam çizgisini bozacak şekilde değişiğini yazsaydın biz size metin dolayısıyla nasıl itiraz edebilirdik?" sorusu ve bu soruların ve yukarıdaki endişelerin türevi pek çok soru peşimizi bırakmaz!
Endişelerimi, önce ve şimdi sorduğum soruların bir kısmını, yukarıdaki "Çağdaş islamcı Söylemlerin Doğuşu" yazısı için de düşünebiliyoruz pekala...
İslamcılık Düşüncesi/Hangi İslamcılık ?
Cts, 30/09/2006 - 01:09 — Hamit AkçayKonu hakkında derli toplu bir çalışma olarak yıllar önce yayınlanmış olan İsmail Kara'nın Türkiyede İslamcılık düşüncesi kitabını referans kabul edersek, İslamcılık düşüncesinin kilometretaşı olan aydın/yazar-çizer kadrosu şunlar; Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, Şeyhulislam Musa Kazım Said Halim Paşa, Seyyid Bey, İskilipli Mehmed Atıf, Babanzade Ahmed Naim, Mehmet Akif Ersoy, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, İsmail Hakkı İzmirli, Şemsettin Günaltay, Mustafa Sabri Efendi.
Konuyu derinleştirmek gayesi ile cemaate sormak istediğim soru şu. Günümüz müslümanları/islamcıları olarak bu kişilerin hangisine sahip çıkıyor, kimi reddiyoruz? Hangisinin fikri çizgisini benimsiyor, yahut kimlerin siyasi çizgisini reddiyoruz?
Yukarıdaki isimleri sıralayınca ciddi bir farklılık ve ayrılıklar hemen tebarüz etmekte. Örneğin Hilmi Ziya Ülken fikir önderlerini dört guruba ayırarak değerlendirmekte:
1-Gelenekçi Muhafazakarlar: örn; Babanzade Ahmed
2-Modernistler: örn; Şemsettn Günaltay
3-İkisi Arası Orta Yol tutanlar: örn; Musa Kazım
4-Modernizme Karşı Olanlar: örn; Mustafa Sabri Efendi
Bu kişilerin siyasal fikri yapılarına bakınca da liberalden merkeziyetçi anlayışa farklı tonları görmek mümkün. Daha da önemlisi iktidar karşısındaki tavırları örn; Şemsettin Günaltay yeni kurulan cumhuriyetin başbakanı, Seyyid Bey fikri silahşörü olabilirken, İskilipli Atıf zindanlarda, Mehmet Akif gurbetlerde çile çekebiliyor. Bilmeyenler için Şemsettin Günaltay döneminde laiklik maddesinin kabul edildiğini, Seyyid Bey'in hilafetin ilgası hususunda önemli bir fikri çaba serdettiğini (Kuran ve Sünnet'ten deliller getirerek) Şeyhülislam Musa Kazım'ın Mason olduğunu ifade temek şaşırtıcı olabilir.
Mustafa Sabri Efendi'ye ise yakın dönemlere kadar islamcı cephede pek teveccüh edilmediği ancak son dönemlerde yeniden keşfedilmeye başlandığını söylemekle iktifa edip niçinini nasılını konuşmayı cemaate bırakıyorum.
Abdülhamid Han
Cts, 30/09/2006 - 01:45 — abdulkerim acarAbdülhamid Han büyük meseleler karşısında bunalan Osmanlı Devleti'ni bundan sonra dahiyane bir siyaset, adalet ve fevkalade bir kudretle yönetti. Düyun-u Umumiye idaresini kurarak iki yüz elli iki milyon tutan devlet borçlarını yüz altı milyona indirdi. Memlekette büyük bir imar faaliyeti ile eğitim ve öğretim seferberliği başlattı. Çoğu şahsî parasından olmak üzere cami, mescit, mektep, medrese, hastane, çeşme, köprü vs. gibi toplam 1552 eser yaptırdı. Ülkenin dört bir yanını demiryolu ile döşedi. Yunanlıların Girit'te isyan çıkarıp, Türkler arasında toplu katliamlar yaptırmaya başlamaları üzerine, Yunanistan'a harp ilan etti. Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte aşan Osmanlı ordusu, Atina önüne vardı. Yunanistan'ın tamamen Osmanlı eline geçeceğini anlayan Avrupalı devletler, sulha zorladılar ve bunda muvaffak oldular.
Yahudilerin Filistin'de bir cumhuriyet kurma teşebbüslerinin karşısına çıktı. Onların Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim tekliflerini reddetti. Bu toprakların kanla alındığını, asla terk edilemeyeceğini sert bir dille bildirdi. Filistin topraklarının yahudilere satılmaması için gerekli tedbirleri aldı. Doğu Anadolu'da Ermeni hareketlerine karşılık Hamidiye alaylarını kurdu ve bölgede asayişi temin ile Osmanlı hakimiyetini pekiştirdi.
Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti'ni parçalamanın ve İslam'ı yok etmenin mümkün olmadığını gören bütün iç ve dış düşmanlar bu Türk hakanına karşı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan'ı gözden düşürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diğer taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal'ın "Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan" şeklinde ortaya attığı iftiraları aynen alan bazı gafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar.
II. Abdülhamit Han'ın güzel ahlakı, dine olan bağlılığı, edep ve hayasının derecesi, akıl ilim ve adaletinin çokluğu, milleti için gece-gündüz çalışması, düşmanlarına bile iyilik yapması, ciltler dolusu eserlerle anlatılmaktadır. Onun tahttan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden imparatorluğun dörtte üçünün elden çıkması, memleketi 33 yıl nasıl idare ettiğine en açık delildir. Yine Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesiyle beraber kan gölü haline çevrilen Ortadoğu'da hala huzur tesis edilememiş olup, Arap alemi siyonizmin oyuncağı haline gelmiştir.
Vaktiyle İttihat ve Terakki fırkasının içinde Abdülhamid Han'a düşmanlık eden Filozof Rıza Tevfik ve Süleyman Nazif pişmanlıklarını aşağıdaki şiirler ile dile getirmişlerdir.
Tarihler adını andığı zaman,
Sana hak verecek hey Koca Sultan,
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyasî Padişahına.
(Rıza Tevfik)
-------------------------------------------------------
Padişahım gelmemişken ya da biz,
İşte geldik senden istimdada biz,
Öldürürler başlasak feryada biz,
Hasret olduk eski istibdada biz.
(Süleyman Nazif)
Yazıyı okumak çok sıkıntı verse de okudum. Genel olarak yazı hakkında yorum yapmayacağım fakat Ulu Hakan Abdülhamid Han hakkındaki iftiralar çok çirkin. Gece hayatı falan varmış gibi sözler ancak çamur at izi kalsın tavırları gibi geliyor bana. Hem uyarmayı vazife bilirim büyük veliler hakkında konuşurken dikkatli olmak lazım. Ahlarının tutması bu dunyada insana epey bir sıkıntı verir. Osmanoğulları'nın ahı daha üstümüzdeyken yeni ahlar için uğraş vermeyelim.
Abdulhamid Han hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için Üstad'ın Ulu Hakan kitabını öneririm.
Saygılar....