"Siz ve çocuklarınız İngilizcenin kutsallaştırılmış terimlerini merak etmediğiniz gibi, kurgunun ve amacın ne oluğunu da fark etmiyorsunuz."
Çocuklarımız egemen güçler(Vatikan, Siyonizm) tarafından hazırlanmış korkunç bir saldırı sağanağı altındalar(bu bir komplo teorisi değildir; yapılan araştırmalar bazı vakıfların ve Vatikan'ın fon temininde aktif olduklarını kanıtlıyor). Buna karşılık biz, onları ruhsal ve bedensel tehditlerden korumak ve kendi geleceğimizi kendi özgün kültürümüzle inşâ etmek için neler yapmak zorunda olduğumuzu biliyor muyuz? Hepimiz masûmiyet simgesi olan çocukların dünyanın her yerinde birbirinden farklı ve büyük travmalar yaşayarak büyüdüklerini öğrenmek, kendi çocuklarımızın yaşamak zorunda bırakıldığı travmaları anlamak ve tedbir almakla mükellefiz. Pedagojik yönlendirmelerin tamamı, anne-babaların 20.yy'da olduğu gibi sorumluluklarını devlet kurumlarının sırtına yıkarak gelecek adına sorumlu olmaktan kurtulamayacaklarını söylüyorlar. Ebeveynlerin, kendilerine gösterdikleri özenden daha fazlasını çocuklarına göstermekten başka çâreleri yoktur.
...
Doğdukları andan itibaren çzigi filmler, animasyonlar ve bilgisayar oyunları ile illüzyonist bir hedefe doğru yönlendirilen çocuklar, anne-babalarının hedeflerinden daha farklı hedeflerle pastorize ediliyorlar. Sonraki dönemlerde bu pastorizasyon dünyanın her yerinde yeni düzenlemelerle 'kullanılabilir, yönetilebilir insanlar' yetiştirilmesinde temel olarak kullanılıyor. AB, kendi kültürünü bile tehdit altında görerek kendi kurumsal düzeneklerinde uygulanacak olan yasaları tesbit etmiş durumda. Ve egemen güçlere karşıt olarak lokal üretim bileşenleri ve yerel figürlerle kendi özgün niteliklerini korumaya çalışıyor. Ancak dünyanın geri kalanı ve bizler her zamanki gibi, 'bu tür önemli işleri' önemsemekten uzağız.
...
Dünya, Hollywood kökenli tüm multimedya fraksiyonlarının koşulsuz egemenliğini henüz kırabilmiş değildir. Meselâ; Dream Works ve Walt Disney'in çocuklara yönelik çalışmalarının çoğunda -gerçekte nesnel kriterlerce donanmış her algıya göre iğrenç olan ve Hıristiyanlarca vegateryen olmanın ilk sebebi sayılan-domuz figürünün çok sempatik görsel ayrıntılarla ve kahramanlık figürleriyle donatılması, domuz etinin yenmesini yasaklayan ve domuzu 'itici bir hayvan' olarak tanımlayan dinlerin yaygın olduğu topraklarda bu algının değişmesini ve geleceğin yetişkinleri olacak olan çocukların zihinlerinin duyarlılık noktalarını uyuşturmak ve domuzla ilgili alışılagelmiş olumsuz yargıları bertaraf edip, onun yerine egemen kültürün temel sacayaklarından birini yerleştirmek amacından başka bir şeye hizmet etmez.(*)(Shrek serisi çizgi filmler domuzu ana figür olarak kullanıyorlar).
...
Çizgi filmlerde yaygın olarak kullanılan Hıristiyan dinine ve ibadet mekânlarına ait ayrıntılar ve bilhassa haç gibi simgeler, çocuklardaki 'özümseme' kültünü ele geçirmeye devam ediyor. Şiddet unsurlarının baskın olduğu, bireyi öne çıkaran ve onun egosunu tatmin etmeye yönelik kurguları işleyen çizgi filmlerin taşındıkları en saygısız noktalardan biri de 'cinsellik dozu az aşk duygusu' oldu(Cedric, çocuklar arasında yeni bir bağımlık oluşturuyor ve kurguların tümü aşk üzerine). Çocukların ahlâk temelleri de 'rekâbetçi' bir kimlik üzerinde işleniyor. Din ve kültür unsurlarının çocuklara aktarılmasındaki özgünlüğü korumak adına birçok ülke arayışlar içinde. Ne yazık ki; egemen güçlerin illüzyonist hakimiyetlerine karşı durabilecek güçte projeler üretilemiyor. Son teknolojilerin ve profesyonellerin kullanıldığı bu alanda, yerel aktörler bulmak ve yetiştirmek kolay olmuyor.
...
Çizgi film ve animasyon sendromundan sonra ikinci bir kültürel deformasyon silahı ve egemen kültürün yerleşme aracı olan bilgisayar oyunlarına bakmak zorundayız. 0-3 yaş arası bebeklerin(Baby Tv, Yahudi senaristlerin, animatörlerin, redaktörlerin, rejisörlerin ve direktörlerin tamamladığı projelerin yansıtıldığı tv kanalıdır,tamamen şiddet içeren çizgi filmlerin ve animasyonların yayınlandığı jetix de küresel çaptadır) çizgi film ve animasyon kreasyonlarına kurban verilmesinden sonra, 3-5 yaş arasında dokunan algoritmik algı kontrol örgüsü, sonraki 5-15 arası dönemi de planlayarak bilgisayar oyunlarıyla eksik halkayı tamamlamakta; çocukları ailelerin ve kültürlerin elinden almakta hiç zorlanmamaktadır. Bilgisayar oyunları insan psikolojisinin tüm ayrıntıları kullanılarak dizayn edilmekte ve çocuklarda bağımlılık oluşturarak asosyal birey oluşmasına katkıda bulunmakta ve çocuklar şiddete karşı duyarsızlaştırılmaktadır(**). Bu işin küresel yönü ve küresel tedbirler alınmak zorunda(Küresel olarak el cezire, el etfâl adlı çocuk kanalı kurdu, ülke çapında ise yumurcak adlı bir çocuk kanalımız var). Biz işin kültürel deformasyon aracı olarak kullanılan kısmında ısrarla durmak zorundayız.
...
Amerika kökenli PC Oyunlarının İngilizce olmasını yadırgamak rasyonel olmaz. Ancak; üretilen oyunların tamamına yakını orijinal dilinde yaygınlaşmaktadır. İngilizcenin kullanıldığı ve Hıristiyan kültürün yaygın olduğu ülkelerde herhangi bir sakınca oluşturmayan, bununla beraber istendik davranışlar kazandırmak açısından oldukça etkili olan bilgisayar oyunları, diğer ülkelerin /dinlerin/kültürlerin çocukları için bir tehdit halinde kullanılabiliyor. Yerel dillerin tam öğrenilmediği çağlarda çocukların dil kurguları tam olarak oluşamıyor;çocukların oyunlardaki İngilizce sözcüklerden çıkarım yöntemiyle elde ettikleri birikimle anlayabildikleri şeyler, 'yarım-eksik' algılamaya yol açabiliyor. Bu durum, İngilizce deki 'kutsal dokunulmazlık'la birleşince sözcüklerin ve terimlerin kelime anlamları önemsizleşiyor. Çocuk, kendi kültürüne ait olmayan değerlerin bir savaşçısı olarak oyunda kahraman olmaya çalışıyor.
...
İngilizcenin küresel egemenliğinde/saltanatında korkunç bir illüzyon var. Lokal algılamaların tümünde bu illüzyonun etkileri görülebilir. Nedir bu illüzyon? Bilimsel, teknolojik ve diplomatik kavramların, İngilizcenin dil saltanatında dünyanın her yerinde "İngilizce" oluşup gelişmesi, çok fazla yadırganmayabilir. Hatta bazı yerel dil kalıplarının da İngilizce dil kalıplarına kurban verilen yönleri de olabilir. Tabelalar ve markalardaki İngilizce furyası ile embedded aydınların İngilizce kompleksi de normal karşılanabilir. İllüzyon buralarda değil zaten. İllüzyon, İngilizceye yüklenen "kutsal" anlaşılmazlık algısında. İngilizce terimlerin, kavramların ve sloganların "anlaşılmadan" özel bir değer halinde kitlelerin algılarının yönetilmesinde kullanılıyor olması, uzun süredir küresel bir çözülmeye aracılık ediyor.
...
İşte bu çözülme geleceğin 'kafası karışık, özgün kimlik değerlerinden yoksun ve bu değerlere duyarsız' çocuklarının, zihinlerinde başka duyarlılıkların oluşmasına zemin hazırlıyor. İngilizce terimlerin çevresinde oluşturulmuş "kutsal anlaşılmazlık" albenisi, İngilizce'yi iletişim aracı olarak kullanan egemenlerin, duyarlılıklarının tümünün yeni nesil insanlara 'enjekte' edilmesine aracılık ediyor. Analizimize başlık olan Call of Duty, 'görev çağrısı' demek ve oyun kurgusu Müslüman bir ülkede Müslüman teröristlerle savaşmak üzerine konumlanmış bir savaş oyunu ve bu oyun her yeni versiyonunda daha gelişmiş özelliklerle seriler hâlinde üretiliyor. Call Of Duty 2'de oyuncu -sizin 5-15 yaş arası çocuğunuz-, kubbeli ve minareli camilere saklanmış teröristleri yok etmek üzere kubbelere ve minarelere saldırıyor. Sürekli değiştirebildiği silahlarla camilere ateş ediyor; 'görev çağrısı'nın kimler tarafından yapıldığını bilmiyor ve kimlere karşı savaştığının da farkında değil. O sadece Call Of Duty, oyununu oynuyor ve daha çok terörist öldürmek istiyor(benzeri oyun counter strike). (Irak'ta camilere, minarelere makineli tüfekler, füzeler ve bombalarla saldıran İşgâlci askerlerin savaş suçu olarak nitelendirilen 'kutsal mekanların tahribi'gibi bir sınırlamadan habersiz bir şekilde, sevinç çığlıkları atarak yaptıkları saygısızlığın görüntülerini kaydetmesi bu tür oyunlarla beslenen bir zihnin ürünüdür. O görüntüler de kahramanlıklarının kanıtları olarak ülkelerindeki 'oyun arkadaşlarına' gösterilmek üzere çekilmişlerdir. Sonrasında yaptıklarının yanlış olduğunu anlayabilen o askerler utanç içinde özür dilerken onurlarının kullanılmış olduğunu söyleyeceklerdi)
...
Haçlı zihniyetine sarınmış fanatik Amerikalı veya Avrupalı bir aile, bu oyunun şiddet içeren yönlerini kendisi için tehlikeli bulmayabilir ve hatta o aile ideolojik olarak bunu bizzat istiyor olabilir. Call Of Duty 2'nin görev çağırısı o aile için kutsal olabilir. Peki; Müslüman bir aile için bu hangi anlama gelmektedir? Çocuklarının masum oyun taleplerini yerine getirerek, incelemeden, araştırmadan sormadan satın alıp kendi çocuklarına hediye ettikleri bu oyunların çocukların ruhlarında yaptıklarını/yapacaklarını nasıl hesaplayacaklarını biliyorlar mı?
...
Bu oyunları oynayan çocuklarımızın karşılaştığı iki gizli tehdit bizim sağladığımız imkânlarla ve bizden habersiz gerçekleşiyor olabilir. Birinci tehdit, Çocuklarımızın 'kutsal mekan' algılarının yok edilmesi; ikinci tehdit ise çocuklarımızın kendi kutsal mekanlarımıza ateş edebiliyor olması. Ama ne siz ne de çocuklarımız Call Of Duty 'nin 'görev çağrısı' demek olduğunu biliyorsunuz; çocuklarınız bir Hıristiyan savaşçısının(haçlı askeri) zihnine sahip olarak yetişiyor ve gelecekte size ait hiç bir değere karşı duyarlı olmayacaklar. Siz ve çocuklarınız İngilizce'nin kutsallaştırılmış terimlerini merak etmediğiniz gibi, kurgunun ve amacın ne oluğunu da fark etmiyorsunuz.
...
Kuşku yok ki; aileler tek başlarına sadece çocuklarının-aralarının açılması pahâsına da olsa- isteklerini engelleyebilirler. Bunun dışında ellerinde sunabilecekleri alternatif yoksa bu saldırılara karşı yapabilecekleri fazla bir şey de yoktur ve çocuk, istediğine -gizli saklı da olsa- ulaşmanın yollarını bulacaktır(Bunun yollarını da çizgi filmlerden öğrenmişlerdir).Sorun küresel ölçekte olduğu kadar yerel ölçekte her ülke için büyük bir sorundur. Özellikle eğitim sistemini anasınıfı, anaokulu, kreş gibi mikro hücrelerine kadar önemseyen tüm ülkeler için bu her şeyden önce çözümlenmesi gereken bir sorundur. Anne-babalar tedbirler sürecini -başlamamışsa-başlatabilmenin yollarını bulmalıdırlar.
28.06.2008
(*)Çizgi Filmciler Derneği Yönetim Kurulu,23 Haziran 2006 tarihinde yaptığı duyuruda;"Türkiye'de yıllardır bütün televizyon kanallarında Türk çizgi filmlerine belirli bir oranda yer ayırılması için çalışmalarımız ve çabalarımız sürmektedir. Türkiye'de, televizyonlarda Türk kültürüne ağırlık verilmesinin en önemli göstergesi, özellikle yayınlanan Türk çizgi filmlerinin oranıdır. Zira, kültürümüz, çocuklarımız ve gençlerimiz aracılığıyla taşınır, gelecek kuşaklara aktarılır. Yabancı çizgi filmler seyrederek büyüyen çocuklarımızın özgün kültürümüz açısından ne kadar ciddi kayıp olduğu, yıllardır uzmanlarca yapılan araştırmalarda, kültür ve sanat ile ilgili yazarlarımızın makalelerinde defalarca vurgulanmıştır...(.)...Yabancı çizgi film şirketleri ile yapılan anlaşmalara gösterilen tepki yerine, bu konuda 18 yıldır neden bir türlü yasal düzenleme yapılmadığına tepki göstermek gereklidir...(.)...RTÜK Yasası, televizyon kanallarının Türk kültürüne belirli oranda yer vermesini gerektirmektedir. Televizyon kanallarında belirli bir yüzde oranında Türk çizgi filmi kotası uygulanması için ilgili yasada yeniden düzenleme yapılmalıdır. Ülkemizin medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, kültür ile ilgili bütün organizasyonlar ve dernekler, bu yasa değişikliği talebimize, samimi olarak destek vermelidir. Bu düzenleme yapılmadan, yabancı çizgi filmlerin kültürümüz üzerindeki etkisine karşı çıkma hakkımız yoktur. Ayrıca, Avrupa Birliği'ne uyum çabaları çerçevesinde, bu değişikliğin yapılması kaçınılmazdır. Zira, AB üyesi ülkeler, bu konuda, çoktan özgün kültürlerini koruyacak yasal düzenlemeleri yapmışlardır...RTÜK Yasası'na Türk çizgi filmi kotası için herkesi göreve çağırıyoruz!" konu hakkındaki duyarlılığını deklare etmiştir.
Çizgi film şirketlerinin başlıca şikayet konusu, kendileriyle ilgili bir yasanın bulunmaması. AB ülkelerinde, televizyonlar, yayınlarının belli bir yüzdesini yerli yapım filmlere ayırmak zorunda. Yunanistan'da TV'lerin yayımladığı çizgi filmlerin en az yüzde 25'i yerli yapım. Bir dönem Yunan TV kanalı ERT için film üreten Çizgi Filmciler Derneği Başkanı Derviş Pasin, şu ilginç değerlendirmeyi yaptı: 'Bizde yayınlanan çizgi filmlerin tamamına yakını ABD ve Japon yapımı. Bunların içinde 1950, 1960 tarihli olanları var. Verdikleri mesajlar da çocuklarımıza zarar veriyor. Ben bu işe iki çocuğumun televizyon karşısında geçirdiği vakti görünce girdim. Çizgi filmi sadece ticari açıdan görmemek lazım, bunun daha önemli kültürel bir boyutu var. Türkiye'de bunun önemi henüz kavranmadı.'
(**)Hacettepe Üniversitesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ferhunde Öktem, bilgisayar oyunu ve internet bağımlılığının giderek büyüyen bir tehlike olduğuna dikkati çekerek, ''İnternet ve bilgisayar bağımlılığı, tıbbi bağımlılık arasına alındı. Hastaneye çok ağır, hastane koşullarında tedavi edilmesi gereken çocuklar gelmeye başladı'' dedi. Küçük yaşlardan itibaren çok fazla bilgisayar oyunları oynayan çocukların yaşama karşı duyarsızlaştıklarını da belirten Öktem, bu çocukların yapaylıklar arasında büyüdüklerini ve gerçek dünyadaki duygulardan yoksun olduklarını söyledi.
Babasını kaybetmiş küçük bir çocuğun hayretler içinde kendisine ''Babamın sadece bir canı varmış'' dediğini anlatan Öktem, ''Çocuklar, bilgisayar oyunlarındaki gibi bir tuşla tekrar yaşatılan kahramanların hayatlarıyla gerçek hayat arasındaki farkları algılamakta zorlanabiliyor'' dedi.Bu çocukların arkadaşlık, dostluk, paylaşım gibi duygulardan uzak yaşadıklarını anlatan Öktem, ''Çocuklarımıza en çok onlarla paylaşımda bulunduğumuz zaman bir şeyler öğretebiliriz. Bu çocuklar ise odaya kapanıyorlar ve bilgisayarla vakit geçiriyorlar. Böylelikle ailenin deneyimi, ortak yaşantıları, olanakları da çocuklara sunulamamış oluyor'' diye konuştu.
Çocukların bilgisayar karşısında sadece parmakları ve gözlerini kullandıklarını kaydeden Öktem, ''Bu oyunlarda bedensel hiçbir güç kullanılmadığı için çocukların vücutlarının gelişimleri de aksıyor. Kasları, göğüs kafesleri gelişmiyor. Kemik yapılarında da bozulmalar, eğrilikler ya da çarpıklıklar görülebiliyor'' dedi.
Bilgisayar oyunlarının içerdiği en büyük tehlikenin, şiddet olduğunu vurgulayan Öktem, zaman zaman internet kafelerde çocukların konuşmalarını dinlediğini anlattı. Çocukların birbirlerine ''sen kaç kişiyi öldürdün?'', ''O iyice ölmedi, bir daha ez iyice'' dediklerini belirten Öktem, gerçek yaşamın yaşatma, düzeltme, iyileştirme üzerine kurulu olduğunu, ancak oyunların çocuklara gerçek yaşamın tam tersi değerleri öğrettiğini ifade etti. Öktem, bilgisayar oyunlarında sunulan şiddetin, çocuğun yaşam içerisindeki şiddete karşı duyarsızlaşmasına neden olduğunu bildirdi.
Yorumlar
ahmed yasin süper bir men değil miydi?
Çar, 09/07/2008 - 12:38 — Fatih TEZCAN2 sene kadar evveldi...
bir gün odadan içeri girdiğimde 3 yaşındaki oğlumu televizyon karşısında otururken gördüm.çizgi film seyrediyordu. kanal d'de bir çizgi film.
süper mini etekli kızlar bir koşuşturmaca içinde full makyaj falan filan...
annesini çağırdım. sadece durdum ve baktım. bu ne dediğimi anımsıyorum sadece...
şükür ki annesi de bu konularda bana yakın bir bilinç seviyesindeydi...Muhammed Furkan'a hemen her eylemin olduğu gibi bu çizgi filmi kapatma eylemimizin de sebebini açıklayan kısa bir brifing verdi/ikna etti ve kanalı değiştirdi. ben yetinmeyip uydudan hemen bir arap kanalı taradım, buldum ve furkan o günden itibaren hiç türkçe bir şey seyretmedi.hep arapça seyretti.
gönderdiğimiz anaokulundan da sıpaydır men fenomenini kapmış olarak geldi.Allahtan annesi hemen fatih sultan muhammed'in sıpaydır menden çok daha güçlü olduğunu ve onu yendiğini öğretti...
not:oğlumu 6 aylık bir arayıştan sonra ismini vermek istemediğim bir tarikata bağlı olan bu anaokuluna vermiştim.Kur'an öğretmeleri üzere anlaşarak verdiğimiz okulda mezkur emperyal kahramanların cirit attığını farkettiğimde sükutu hayale uğramıştım.ama esas darbeyi sene sonu müsameresindeki minik defilede herkes herşeyi ve tabiki sıpaydır menleri süpermenleri giyerken bizim Muhammed Furkan'ın boynunda puşisi üstünde BEKLE BİZİ KUDÜS yazılı ve ŞEYH AHMED YASİN resmiyle podyuma alınmayışı ile yedik...annesinin gözündeki yaşları hatırlıyorum...acıydı...ahmed yasinin suçu süper uçamaması veya ağ atamaması mıydı ki?ya da neydi?
olmuyor mu seçkin bey ?
biz bize yetemiyor muyuz acaba...
Seçkin Deniz;
hemen hemen her yazın gibi bu da fazlasıyla takdire ve dikkate şayan...
"iyi ki bu sitede yazıyor" dediklerimdensiniz...
Teşekkür ve Allah'a emanet ederim.
Bazı yorumlar ve yorumcular
Çar, 09/07/2008 - 18:05 — seckin denizFatih Bey, notunuz için teşekkür ederim,ayrıca bu not bir şeyler söylemek istediğim bir konu için fırsat oldu. Sitedeki bazı yorumları ve yorumcuları umarım izliyorsunuzdur. Bazen kuşkulanıyorum,burası orijinal fikir - farklı kalıp
için gelenlerin geldiği yer değilmiş gibi geliyor bana. Saldırganların sesi kadar gür çıkmıyor sahici 'orijinal fikir meraklıları'nın sesi. Çıkmaya niyetlense de hemen 'yalakalıkla' suçlanıyorlar.Demek saldırganlık revâçta olan birşey.Nezakete davet edersiniz,nezaketle küfretmeyi sürerler önünüze. Düşüncelerinizi yazarsınız,tutar altına akla hayale gelmedik şekillerde küfür ve hakaretler sıralarlar. Aynı yöntemi nezaketle kullanmayı denediğinizde zorlarına gider. Sana yapılmaısnı istemediğin birşeyi sen neden yapıyorsun? diye tokmaklamak gerek bu kafaları.
Şahsınız da duyarlı olan her insanı tebrik ediyor ve sizin gibi cesurca düşüncelerini ifade etmeye çağırıyorum. Yeter ki;insanlar hatalarını farkettikleri zaman bunu hazmedebilecek erdemi göstersinler.
Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz
"fitnecilik"
Çar, 09/07/2008 - 22:39 — Ümit Demirsüper, yani ne denebilir ki başka!
bu orijinal dediğiniz konuları başka insanlar başka mekanlarda, bu sitede de cemaat üyeleri sizin katılmadığınız oturumlarda konuşmuşlar, tartışmışlardı. arayıp bulabilir, takıldığınız soruların cevablarını okuyabilirsiniz. herkesin sırtını dönüp başka şeylerle meşgul olduğu bir vakitte ortaya çıkıp bangır bangır bağırıyorsanız yani meydanı boş buluyorsanız ya da size kimse ses çıkarmıyorsa.. ondandır işte! ya da vallahi benim özel sebebimdir, sizi bir bayanla aşık atarken, çene yarıştırırken gördüm de "aman dedim buna fazla bulaşmaya gelmez; hiç yoktan cıngar çıkartacak birine benziyor; en iyisi uzaktan seyir edelim" demiştim. lakin, gafın bini bin para kuzum! herkesin bir sabrı vardır malum-u âliniz!
fitnenin farkında mısınız, yazınızda dediğiniz gibi birileri bunca yıldır islamın doğru anlaşılması için çalışan, çabalayan alimleri çöpe(!) atmaya gayret ediyor. görüyorum ki siz dahi bunun içindesiniz!
bir tarikat mensubu olarak benim dahi okumaya tenezzül etmediğim kitablardan ayrıntıya girip tuhaf örnekler vermekle "aha, gordunuz mu, nası da ümüğünü sıktım adamın" deme zevkini mi yaşıyorsunuz!
müphem ya da hatalı ne varsa bu ortak akılla düzeltilir. ama bu hatadan dolayı yorgan yakılmaz! o akıl işi değildir!
yani hangi ithamınıza cevab vereceğim bilemiyorum. bir defa said nursî'nin tasavvufla ne alakası var gözümün içi! daha sağlığındayken "bu zaman tarikat zamanı değil" diyen birisini ele almanız bile gaftır, gaflettir! ya cehalettir ya da su-i kasttır! said nursî'nin hayatını okumadan da lütfen ona dil uzatmayın.
sureti surat olarak anlama kapasitesine sahib biri olarak en azından mezkur başsavcının zeka seviyesine çıkıp da gogıl amcayı kullansaydınız insanın Allah suretinde yaratıldığı hadisinin orijinalini ve ne anlatmak istediğini rahatlıkla bulabilirdiniz. tabi önyargısız ve iyi bir niyetle!
alakasız bir yazının altına bu yorumu girdim ama sizin için bu pek önemli değil onu biliyorum! hoşgörmüşsünüzdür mutlaka!
devamını inşaAllah uygun bir zamanda yazarım! kısa kesmek zorunda kaldım çünkü acelem var.
ha o başlık mı! keller yağırlar birbirini ağırlar, sözünü sahneye koyduğunuz oyunun öteki kahramanının yakıştırması! vallahi bana ait değil! aha işte burda
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Ümit Demir :)
Per, 10/07/2008 - 20:31 — seckin denizUzun ve boş lafınızı kısa sanıyorsunuz. Ama sözün ne anlattığını anlamaktan âcizsiniz.Kusura bakmazsanız,size biraz edebi sanatlarla ilgili çalışma yapmanızı önereceğim. Aşık atmak,çene yarıştırmak. Size ne söyleyebilirim ki? Ben yazılarımda kimseye dil uzatmış değilim. İsterseniz iyice bakın,gündeme gelen kişiler,kendi sözleri dışında konum olmuş değiller. Tarikatler arası sürtüşmeleri ve düzeyini gösterdiğim alıntıları da anlama kapasiteniz ortada.
"aman dedim buna fazla bulaşmaya gelmez; hiç yoktan cıngar çıkartacak birine benziyor; en iyisi uzaktan seyir edelim" demiştim. lakin, gafın bini bin para kuzum! herkesin bir sabrı vardır malum-u âliniz!"
'bu'....'cıngar'...mahalleli ağzına mahalleli keyfi yakışır,deyip geçelim.Biraz da aynaya bakınız,rica ederim. Sizler el yordamıyla ilerlemeyi seversiniz; sizlere söylenecek akıl yolunu elinizle ararsınız. Buna alışkınsınız. Seviyenize tartı koydurunuz.
Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz
buyrun, benim! siz kimi aramıştınız?
Cum, 11/07/2008 - 09:19 — Ümit Demirismimi söylerken tebessüm eylemeniz ne kadar da hoş olmuş! mevla cümlemizi -siz de dahil- ismi anılınca gönüllerde sürura sebeb olanlardan eylesin! amin...
lakin anlayamadım, elinizde söz mezrosu mu var da laf uzun mu ya da kısa mı ve dahi hassas bir söz tartınız mı var da kelâmın boş mu dolu mu olduğunu fark edebiliyorsunuz! menfi tevil yapmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz! size göre öyle olması tüm dünya için öyle olması anlamına gelmiyor işte! dünyanın merkezi siz değilsiniz, bu ene niye!
Kabe'yi tavaf ederken şahid olmuştum; oradaki görevli, makam-ı ibrahim'i öpmek isteyen bir mümine annemize ukala bir bakışla şöyle demişti; "ente müslim!"
vallahi o kadının yüreğindeki aşkı, ona "sen müslüman mısın" diyendeki kibri görmek için manevi gözü açmaya ya da evliya olmaya gerek yoktu! kadın gözyaşları ile, muhabbetle nerelerden nereye kim için gelmiş, kendisine denilen söze bak; "sen müslüman mısın!"
ravzadayım... peygamberimizin kabrinin başında. elimde dua kitabı ile gayri ihtiyarî kabre yüzüm dönük halde dua edeceğim. görevliden ikaz geldi; "yüzünü Kabe tarafına dön!" sübhanAllah! ne bu nasıl mantıktır, nasıl bir düşüncedir! hani doğu da batı da âlemlerin rabbinindi! hani Allah mekandan münezzehti! ya Hû, ben dua ediyorum, peygambere secde etmiyorum ki! ayağının basacağı yere başımı koyayım ama ben O'na (sav) secde/perestiş etmiyorum ki!
bu sığ mantık, bu gönlü ezip şekli kutsayan mantık, bu en iyiyi ben bilirim gayrısı yalan bilir'ci mantık sizde de var maalesef!
islam âlimlerine iftira ediyorsunuz. bakın, bu sitede bunu çokça yapıyorlar! Allah'tan korkun be ya! ne makamı, ne ihtirası, ne parası! said nursi rahmetullahi aleyh'in ne makam iddiası vardı! ne menfaati vardı! ya hiç mi vicdan yok sizde! hem daha cemaat ile tarikatın mahiyetini kavrayamamışsınız. önce ikisinin anlamını bir soruverin gogıl amcaya!
zulmün en şedid olduğu bir vakitte nerdeyse ortaya tek başına çıkıp zamanın en zalim insanlarına karşı kelle koltukta islamı savunan/imanı anlatan ve yarı ömrü hapishanelerde geçen birine bu iftiralar neden! çoluğuna çocuğuna mal mülk mü bırakmış! yandaşlarına bakanlık koltuğu mu sağlamış! kendisi zevk-ü sefa içinde mi yaşamış!
hatanızı farkedip özür dilemeniz gerekirken iyi bir şey yapmış gibi hâla neyi savunuyorsunuz! yazık...
lakin ne tezattır ki link verdiğiniz sayfada da said nursi hakkında bir sürü asılsız iftira ve menfi tevil var. sizin mantıkla bakarsak, "hayırdır ortadaki pastadan sizde mi pay almak istiyorsunuz! bu sağa sola saldırı neden! nemalanmak mı niyetiniz! eğer öyleyse çıkarın hesabı biz aramızda toplar size veririz, yeter ki susun!" mu demeliyiz yani! hayret!
tüm bu iftiraları, zulmü, adaletsizliği yaptıktan sonra da size birisi ufacık dokunsa "ama sizde de hiç nezaket yok" deme yüzsüzlüğünde bulunuyorsunuz! hiç kusura bakmayın; bu sığ mantıkta kaldığınız müddetçe sizden özür dilenmez, dileyen de hata eder!
çene yarıştırmayı sizin kadar sevmiyorum. dilin kemiği yok fakat haklı da olsanız münakaşadan uzaklaşın tavsiyesi var! duruma göre bakarız artık...
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Ente müslim ha?
Cum, 11/07/2008 - 10:07 — Sakine AkçaÜmit bey yorumunuzu okuyunca bizzat maruz kaldığım bir olayı hatırladım.
Peygamberimin doğduğu evin önündeyim. Haliyle ilgimi çekiyor ve bakıyorum, elbette biraz da duygulanıyorum.
İki tane adam geliyor Kabeyi işaret ediyor.
Ukelalığın alası bu olsa gerek. Sanki ben orada ibadet ediyorum. Bunlar nasıl bir müslümanlık hayal ediyorlar anlamak mümkün değil.
Bu ne biliyormusunuz Ümit bey. Peygamberimize ,"Ben Uhud'u seviyorum " dediği vakit "hayır sevemezsin" küstahlığı ile aynı şey.
Yahu benim neyi nasıl seveceğime sen mi karar vereceksin. Benim neyi nasıl tahayyül ettiğimin bekçisi sen misin?
Ben Peygamberimin Uhudu sevdiğindeki özü arıyorsam sana ne?
Cumanız hayr olsun. Allah yar ve yardımcımız olsun.
Ne tuhaf!
Cum, 11/07/2008 - 11:21 — Hacer Nazan T. (doğrulanmadı)Ne tuhaf, ne tuhaf
Hassas ve hüzünlü yüreklerden anlamayan insanlar ne tuhaf.
Onlar hiç şiir sevmez mi, onlar kaybettiklerine göz yaşı dökmez mi ?
Onlar değersiz de olsa sevdiklerinden yadigar bir şeyi koruyup gözetmezler mi?
Çocuğunu eşini kaybettiklerinde, Allah’a teslimiyeti elden bırakmadan hiç hüzünlenmez mi?
Peygamber Efendimiz, (SAV ) bize her yaratılmıştan daha sevimli olduğuna göre, O’nun hatırasına hüzünlenmeyi, onu sevmeyi nasıl O’na tapmak, haşa O’nu Allah’a eş koşmakla bizi itham ederler.
Onlar o en sadık insanın, Hz Ebubekir ( r.a)’nın “ Anam babam sana feda olsun ya Rasulullah”, hitabını acaba nereye koyarlar.
Bir ah koptu içimden son iki yorumu okuyunca.
Ah Efendim…
“Nasıl oldu da huzurdayım sevineyim mi bu kırık boynun omuzlarına
Efendim nasıl da severim efendim deyip durmayı efendim de efendim”
Celâl Fedai
Lanet, siyonistler ve yandaşlarının üzerine olsun!
farz-ı muhal diyalogları
Cum, 11/07/2008 - 13:36 — Ümit Demirşunu düşünüyorum Sakine abla; hani peygamberimiz çölde namaz kılardı ya! önünde hiç bir şey yok... ya da en fazla hurma dallarından, kerpiçten bir duvar... e, şimdi biz camilerde, evlerde türlü türlü hem de kıymetli eşyaları önümüze alıp namaz kılıyoruz.
hani olmaz ya, farzedelim oldu; önlerinde 5 binlik bir koltuk takımı ve kabuğu delememişlerin farz-ı muhal bir diyalogu;
-görmüyor musun, çekyat önünde...
-eee...
-yok, yani bu maddeye secde etmek olur... olur mu bu namaz ya!
-hadi ya!
-e tabi! baksana peygamberimiz öyle mi yapmış!
-doğru diyorsun, önümüze koyduk put gibi bu eşyaları!
-ya bi de benim kafama şu takıldı...
-nedir o!
-hani peygamberimiz namazda secdedeyken torunları gelmiş ya!
-evet...
-peygamberimiz onlar inesiye secdeden kalkmamış..
-doğru diyorsun...
-peki, secde sadece Allah rızası için yapılmalı değil mi!
-elbette...
-ama peygamberimiz çocuklar için uzatmış gibi oluyor sanki...
-haaa, bak ben bunu düşünmemiştim... doğru diyor gibisin sanki...
-yani, nasıl oluyo bu iş! haşa secdesine riya mı bulaşmış oluyo!
-hımmm... bunu bi bilene danışalım! bu bizim gibi aklını kullanan aydın müslümanları da aşar!
-di mi ya! danışalım...
kraldan kralcılar olduğu müddetçe ben hemen hemen hiç bir şeye şaşmam artık!
Mevla son nefesimizi rahat rahat vermeyi nasib eylesin! amin...
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Birbirimize değer vermeliyiz
Cum, 11/07/2008 - 15:36 — rüştü hacıoğluBirbirimizi, aşağılayıp küçük düşürerek bir yere varamayız. Düşüncelerimizi paylaşıyoruz, savaşmıyoruz. Düşmalar da değiliz. En geniş anlamıyla cemaat com, farklı fikirlerin adabınca tartışılabildiği bir ortam değilmi?
Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir. Rahim sahipleri (akrabalar) de, Allah'ın Kitabında birbirlerine öteki mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza maruf üzere yapacaklarınız başka; bunlar Kitapta yazılmış bulunmaktadır. (33/6)
Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakablarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir. (49/11)
Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline;
Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisine sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (5/54)
Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: "Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge." (17/24)
Biz her ümmet için bir "Mensek" kıldık, O'nun kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah'ın adını ansınlar diye. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır, artık yalnızca O'na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver. (22/34)
O Rahman'ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman "Selam" derler. (25/63)
Örnekler çoğaltılabilir bildiğiniz gibi ama amaç örnekleri çoğaltmaktan ziyade, yaşadığımız ortamlara ''örnekleri'' taşımak olmalı. Mesele, sencillik, bencillik meselesi değil; doğru tanımlanmış usulü belirlenmiş bir senlik benlik ve bizlik örnekliği olmalı. Hepimiz insanız, hem öfkelenmeye müsaidiz, hem de alçakgönüllü olmaya; tercihlerimizi yaparken örnek olanı seçmekten yana yapmalıyız; ki bunun hem bize hem karşımızdakine faydası olsun.
Doğru sözün, nasıl ifade edilirse edilsin doğruluğu değişmez ama ifade edilip edilmemesinin önemi değişir. Yaralayıcı ve aşağılayıcı, küçük düşürücü bir üslupla ifade edilen ''doğru'' nun hitabedilende hiçbir olumlu etkisi olmaz; çünkü muhatap, sözün doğruluğunu inceleme fırsatı bulamadan, doğrunun taşındığı zarfa(üsluba) takılıp kalacağı için, tren raydan çıkar. Hani hep denir ya: ''parmağıma değil, gösterdiğim yere bak!'' iyi de abi: ''parmağını öyle bir soktunki gözüme, kör olmadıysa bile yazıkki bir kaç gün değil gösterdiğin yeri, hiçbir yeri göremez hale getirdin; üstüne üstlük, bunu bana yapmış olmakla gözümü döndürdün, parmağımı senin gözüne sokmak istemekten başkasını da göremez oldu gözüm...'' der gider bu tartışma ki, polemiklerin temel çıkış noktası uç fikirler değil; fikirlerin ifade ediliş biçimleri-üsluplarımızdır.
Bu konuda bir örnek olması bakımından Ümit Demir benim açımdan çok önemlidir. Siteye geldiğin de, fikirlerinin nasıl olduğundan ziyade, onları ifade etme biçimiyle bir örneklik oluştururken '' ironi '' yorumumla kendisini tahrik ederek kötü bir örnekliğe de öncülük ettim ve teşekkür ederim ki, bana haddimi bildirmiş olmasıyla, o gün önemli bir ders aldım ''üslup'' üzerine. Ama yazıkki, etkileşimlerin karşılıklılığının kaçınılmazlığı olmalı ki, ''ironi-mironi'' yorumundan beri Ümit kardeşim de, örnek üslubunu zaman zaman terk etti, inşallah hep beraber örnek davranışın başlangıcı olan ''usül'' konusunda daha dikkatli olacağız.
Seçkin Deniz kardeşimizden de benzeri bir dersi almış olmakla, bugün anlıyorum ki, bu iki insan beni uyarmamış ve kendi halime bırakmış olsalardı; ''kendimi aşırı yetkin ve haklı görme'' hastalığımdan kurtulma çabasına girmemiş olacaktım.
Bizler insanız kardeşlerim! Allahımızın rızasını arama yolculuğu yapıyorsak eğer, bilmeliyiz ki, düşe kalka öğrenilecek bir yolculuktur bu ve bu yüzden sürekli bir muhasebe, tevbe hali içinde değilmiyiz?
Aynı zamanda edebiyatla ilgili yazıların şiirlerin yayınlandığı bir site olan cemaat com da, ''gözyaşı'' incelik ve duyarlılıkla değil de, kalınlık ve yarayla akıtılacaksa hem kendimize hemde başkalarına yazık etmiş olmazmıyız? Ve bizler, müslümanlar olma çabasındaki insanlar, ''bana ne başkasından!'' diyemeyecek kadar başkalarıyla imtihan edildiğimizin bilincinde değilmiyiz?
Tavuklarımıza kışt diyemeyecek uzaklıklarda yaşayıp bir ekranla paylaşırken fikirlerimizi, birbirimizi belki hiç görmeyecekken değer mi? Ki görecekken değer mi?
Dışarıdan nasıl alıgılandığımızın önemi var, çünkü bizler egzistansiyalistler topluluğu değiliz. Bilenler bilir, sözün bittiği yerde sövgü başlar yani, fikri tartışmalarda üslup kaymaları, aynı zamanda söylenecek sözün tükenmişliğinin de resmidir.
Selamünaleyküm
Değerler başka yerlerde,cemaate uğramaz!
Cum, 11/07/2008 - 16:26 — Sevde AteşyürekYazdığınız ayetleri ve kıymetli sözlerinizi bu tartışmaları yapan kişiler gayet iyi biliyorlardır.Buna rağmen bazen yorumları okurken uslup tarzlarının sertliği ekranı kıracak zannediyorum.Yorum yerine yazılan konu dışı fikirler bence buraya taşınmamalı.Görüyoruz ki uzun zamandır süre gelen bu tartışmalar kalp kırmaktan ve sinir bozmaktan başka bir işe yaramıyor.Tartışmada bir sonuca varılmıyorsa ve kişiler fikirlerinden dönmüyorlarsa ortamı terketmek gerekirken,ateşi körükler oldu cemaat ehli.
Bu konuyla ilgili kaç aydır yazmak istediklerimi yazmıyor,sabrediyordum.Belki bir rüzgardır gelip geçer diye ;ama kişisel tartışma ve çekişmelerin biri bitip biri başlıyor.Bunun sonu ne zaman gelir bilmiyorum; ama faydalı tartışmaları özler oldum diyebilirim.
Haklılık mahşere kalsın.Saygın fikirlerinize gölge düşmemesi için edebin dilimizi muhafaza etmesi temennisiyle.
Hürmetler..
Batı dünyası, yanlışlar üzerinde yaşadı.
Doğu dünyası, doğrular üzerinde uyudu.
herkes için anlayış...
Cts, 12/07/2008 - 09:36 — Ümit Demirevet, bizler harb etmiyoruz. mübalağa yaptım, umarım yanlış anlaşılmamıştır. fakat pek de hakkaniyet ile tartıştığımız söylenemez. "evreka, evreka" nidalarıyla en ufak bir fırsatta birbirimizi tekfir ve tahkir ediyoruz. hani temel, yoldan geçen yunanlıya tokat atmış ya! yunanlı sorar; "ben sana naptım ki!" temel, "senin ataların bizim topraklarımızı işgal etmiş zamanında" der. yunanlı, "iyi ama o yıllar önceydi!" cevabını verir. temel'in karşılığı ise şu olur; "olsun, ben daha yeni duydum!"
yani tam bir yerde anlaştık derken, kardeş kardeş omuz omuza verdik derken, ortak düşmanımıza karşı beraber hareket edelim derken hop, yine bir alay/iğneleme/tahkir ve tekfir...!
sayın rüştü hacıoğlu, üslubumu zaman zaman bozduğumun farkındayım. ama insanız, topraktanız! bazen çamurlaşabiliyoruz maalesef. ama emin olun o kadar suyu kim yese yapacak bir şeyi kalmıyor. takdirlerinize bırakıyorum.
sevde ateşyürek... haklılık mahşere kalsın, öyle mi! müslüman olmanın hikmeti nerede peki! nerede emr-i maruf nehy-i münker farzı! ya da haksızlık karşısında susulunca düşülmesi muhtemel derekenin korkusu nerede! özel hayatınızda da öyle mi yapıyorsunuz yani. size bir haksızlık yapılınca mahşere mi kalsın diyorsunuz. hazret-i Ali'nin müthiş sözü; "hakkınızı koruyun; yoksa hakkınızla beraber şerefinize de kaybedersiniz!"
söylenen sözler şahsıma söylense güler geçerdim belki ama islamın bayraktarlığını yapan şahıslara karşı bu haksızlığı benim imanım kaldırmaz! üslubumu eleştirin, beni eleştirin ama yaptığım bu çıkışları şahsi bir konu gibi algılayıp lütfen küçük görmeyin.
cemaat'te yazdığım yazılar ve yorumlar ortada. neyin derdinde olduğum da ortada... lütfen...
biraz anlayış... herkes için...
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Hz.Ali ve tükürük
Cts, 12/07/2008 - 12:45 — Sevde AteşyürekSöylemlerimi sizin tartışmalarınız akabinde yapmış olsam da ben cemaatteki genel uslup tutumunu eleştirdim.Yapmış olduğunuz tartışmalarda tabiki haklılık payınız vardır ve inandığınız konuyu savunabilirsiniz.Bu hakkınızı irdelemiyorum;fakat insanlar gerçeklerini savunurken şahsi hakaretleri de meşrulaştırıp çekinmeden ortaya koyuyorlar.Bundan dolayı rahatsızlığımı dile getirdim.Sonuçta İslam adına yaptığınız tartışmalarda -ki bunda haklısınız - şahsa indirgenen durumlar oluyor.Kimse karşı tarafa evet hata yaptım kötü bir uslubum vardı ,demiyor.Savunduğu gerçeği karşı tarafa anlatabilme isteği öfkeyi beraberinde getiriyor.Bunun sonucunda da bir kısır döngü ve hizipleşme meydana geliyor.
Haklılık mahşere kalsın sözümü sonuç alınamayan şahsi haksızlıklar için söyledim.Tabiki hakkımızı savunacağız ;ama üsve-i hasene olarak tabir edilen bir peygamberin ümmeti olduğumuzu unutmadan.
Türkiye gibi bir ülkede müslüman bir hanım olarak yaşadığım haksızlıklarda mahşer payını düşünerek rahatlayıp susmadım.Hz. Ali'nin "hakkınızı koruyun; yoksa hakkınızla beraber şerefinize de kaybedersiniz"sözüyle birlikte ;
"Allah"ın aslanı Hz. Ali bir savaş esnasında düşmanı olan yiğitle epeyce vuruşarak sonunda onu yere yıkıp öldürmek üzereyken, o düşman askeri Hz. Ali"nin mübârek yüzüne tükürdü. bunun üzerine Hz. Ali düşmanını bırakarak ayağa kalktı:
-Yürü git, seni öldürmekten vazgeçtim, serbestsin, dedi.
Savaşçı bu duruma şaştı:
-Beni altedip öldürmek üzereyken neden vazgeçtin. Seni ne alıkoydu? diye sordu.
Hz. Ali cevap verip şöyle dedi:
-Ben seninle Allah yolunda ve sırf Allah"ın hoşnutluğunu kazanmak için savaşıyordum ve onun için seni öldürecektim. Sen yüzüme tükürünce öfkelendim, sana kızdım. Eğer o an öldürseydim, sana olan kızgınlığımdan dolayı bunu yapmış olacaktım. Yani seni Allah rızası için değil de kendi nefsim için öldürmüş olacaktım. İşte bu düşünceyle seni serbest bıraktım "yaşadığı bu olay da haklılık konusundaki fikrini tam olarak anlamamızı sağlıyor.Ne yaparsak yapalım Allah'ın rızasını unutmamamız gerektiğini bizlere hatırlatıyor.
Fikirlerimiz birbirimizi daha iyi anlamak adına olsun inşAllah.
Hepinize hürmetler..
Batı dünyası, yanlışlar üzerinde yaşadı.
Doğu dünyası, doğrular üzerinde uyudu.
Konu nedir?
Cum, 11/07/2008 - 12:14 — alper selcukÇene yarıştırmaktan başka bir iş yapın Ümit Bey. Yazının konusu neydi,acaba? Yazar birşeyler yazmış,bir iddiası var. Sizin iddianız ne?
Alper SELÇUK
budur!
Cum, 11/07/2008 - 13:41 — Ümit Demirilla da yazının konusuna bağlı kalınmasını mı istiyorsunuz! hem de cemaat'te! ilginç... sanki konunun dışına tek bu yazıda çıkıldı ve bunu yapan da ilk benim! ayrıca yazarın bu yazının altına eklediği ilk yoruma bakar mısınız! ne alaka! neydi yazının konusu; yorumcular mı! gözünüz onu değil de beni mi gördü! ilginç...
ama şimdi, yani şu anda konu; yazarın kendi "kirli" iddialarına karşı çıkan muhalif yorumcular üzerinden ahkam kesip bir başka -ki zamanında ona fitneci diyen- yorumcuya "keşke herkes sizin kadar cesur olsa da söyleyeceğini söylese" demesini "süper" bularak, yazarın daha önceki yazdıklarına karşı artık sabredemeyip bendenizin karşı taarruza geçmesidir!
oradan harp meydanı net çekmiyor galiba!
öyle, sevgi ve saygıya değer birilerini töhmet altına alıcı herhangi bir asılsız iddiam da yok!
ama mesnedsiz iddialara/çarpıtmalara/iftiralara karşı uyuz oluyorum, o kadar!
bunu da çene yarıştırmak suretiyle ifade ediyorum.
-siz çene yarıştırmayı bir de şurda görün! ya da burda... burası da olabilir, hem daha iyi olur-
ya sizin sorununuz -pardon- konumunuz -yine pardon- konunuz nedir!
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Fayda
Paz, 13/07/2008 - 10:49 — Muhammed Yasin ...Yazı ve ilk yorum benim için çok faydalı oldu.Akabindeki yorumları ise tebessümle izledim.Kırmadan, kırılmadan fikir sunumlarını ve savunuşlarını görmek dileğiyle.
Biliyordum...
Paz, 13/07/2008 - 21:05 — Avni Yavuz (doğrulanmadı)Biliyordum da bu kadar güzel ifade edemiyordum...
Himen'in göğsünde ki haçın, İskeletorun asasında ki hilalin bir sebebi vardı elbet. Shrek'in tuvalet kapısında ki hilale dikkat edeniniz oldu mu?
1990'dan sonra, amarikan filimlerinde kötü adamların isimlerinin ivan'dan, Hüseyin'e evrildiğini fark ettiniz mi? Aynı yıllar da Nato tatbikatlarında düşman kuvvetleri temsil eden rengin kırmızıdan yeşile çevrildiğini bileniniz var mı?
Bu kadar tesadüfü kozmaz bile kabul etmez...
Kaleminize sağlık...
Hüzünle titreyen kalbe ince bir âh dokunur
Kalbi kırık olanın kalbine Allah dokunur
ne cesaretle ve ne hakla?
Salı, 15/07/2008 - 16:06 — Fatih TEZCANmuhammed yasin'e teşekkür ederim...
avni yavuz'a bir kat perçinlisi...
ben dikkat etmemiştim. shrek daha ilk baktıgımda isim ve cisim itibariyle neden bilmiyorum bende bir yahudi tiplemesi gibi gelmişti.
burada öğrendim sebebsiz tahminimin doğru oldugunu...
şimdi de avni'den bunları öğrendik...
bize böyle şeyler belki başka konuların yanında hafif gelebilir.
ama bazı insanlar bu tip bilgilerle tatmin olup inandırılabiliyorlar...
önemsiz demek hata olur.
kaldı ki benim şu saat itibariyle şu hayattan öğrendiğim bir şey var ki o da belli bir yaş ve inadın üstündeki kimseleri bırakıp biraz daha yeni nesil için ne yapılabilir ona bakmak...
dolayısıyle daha da en nihayetinde benim iştiyakını duydugum iş, iş!
yani;
BİZ NE YAPIYORUZ
VE NE KADAR DOYURUYORUZ
VE NE KADAR DUYURUYORUZ?!...
VE BİZ NE YAPMIYORUZ? NE CESARETLE!...NE HAKLA?!...