renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Can Kardeşim

Ali bankta oturmuş, iri ağaçların çevrelediği parkta ortalığı gürültüye boğan çocukları izliyordu. Ağaçların gölgelediği, yer yer de yaprak ve dallar arasından yol bulan ışık süzmelerinin aydınlattığı park çocuklarla sürekli hareket halindeydi . Sanki her yerden çocuk kaynıyor, kimi gülüyor kimi ağlıyor kimi koşuyordu. Tüm bu gürültüler çığlığı andırıyordu. Ama Ali bu karmaşadan ve gürültüden hiç rahatsız değildi. Bir taraftan onları seyredip ruhen coşkularına katılırken diğer taraftan baharı nefes nefes içine çekip tüm hücrelerinde hissetmeye çalıştı. Bin bir renkli çiçekler, masmavi bulutlar, zümrüt yeşili ağaçlar ve çimenlerle bahar doğayı renk renk gülümsetiyordu. Sanki gezegen günahsız bir bebekti; saf, temiz umut dolu. Kuşlar, kelebekler, karıncalar ve tüm canlılar bu tabloyu hareketlendiriyor, canlılık ve ünsiyet kazandırıyordu. Böylece şenlenen dünya; tüm bu sanat eserlerini masmavi bulutlarla kuşatan gökyüzü ile süslü, dinlendirici bir eve dönüşüyordu. Ağaçların ufak koyu yeşil yaprakları mutluluktan titreşirken; bütün tabiat gözleri kamaştıran tatlı, sıcak bir aydınlıkla pırıl pırıldı.

Ali huşu içinde bu eşsiz manzarayı seyrederken bir taraftan yüzüne çarpan hafif rüzgara eşlik edip gülümsüyor, diğer taraftan da az ilerideki ıhlamur ağacının yaydığı o muhteşem kokunun tahayyül edilmez hazzını nefes nefes ciğerlerine dolduruyordu. Ama o içinde daha büyük bir mutluluğun coşkusunu yaşıyordu. Çünkü bugün canlarla yani çocukluk arkadaşlarıyla buluşacaktı. Tabi bu arkadaşlık sadece çocuklukta kalmamış yıllarca sürmüş ve gitgide kuvvetlenmişti. Artık onlar ayrılmaz bir bütün gibiydiler. Bir bütünün parçaları ya da bir vücudun uzuvları oldukları halde sadece birkaç kez bazı sebeplerle kısa ayrılıklar yaşamışlardı. Tabi bu ayrılıklar sadece cismendi, onlar ruhen ayrılmaz bir bütündüler. Öyle ki cismi ayrılıklarda bile mesafelere inat birbirlerini hissediyorlardı. Canı acıyanın acısı yüreklerine aynı şiddetle düşüyordu.

İşte bu ayrılıklarda Ali, vücudunda çok derin bir eksiklik hissediyor ve bu hisle hüzünleniyordu. O şimdi kanatları olmayan bir kuş gibiydi. Ancak kanatları gelince havalanıp özgürleşecek, aslını bulacaktı. Gelmelerini beklediği can arkadaşları; canı içinde bir uzuv gibi yerini alıp onun varlığını tamamlayacaklardı.

Aslında her insan bütünden kopan bir parçaydı. Parçalar hem bütüne hem de diğer parçalara kavuşma özlemi içinde yeryüzünde dolaşıp dururlar. Aslını ve neyin parçası olduğunu bilenler diğer parçaları kardeşleri hatta diğer yarıları olarak görür. Kendi benliklerinden geçerek artık o olurlar. Bundan sonra sen, ben, o yoktur. Biz ve bir vardır. Böylece birlik içinde Bir olana kavuşmak isterler. Birlik içinde bir olarak hareket edip Bir’e layık olurlar.

İşte şimdi Ali de diğer parçası olan Ahmet’le burada buluşup birlikte diğer parçalarının yani Hasan’ın yanına gideceklerdi. Birbirlerine duydukları karşılıksız, çıkarsız, riyadan ve yapmacıklıktan uzak sevgileriyle birbirlerini sarıp tamam olacaklardı. İçi içine sığmıyor, biraz neşeli biraz da hüzün içinde saatin akması için sabırsızlanıyordu. Çünkü dayanamayıp erken gelmişti. Parktaki çocukları seyredip vakit geçirmek niyetindeydi.

Seyrettiği fokur fokur kaynayan parkta iki çocuk dikkatini çekti. Biri elini diğerinin omzuna atmış, öbürü de onun beline sarılmıştı. Bir şeyler konuşarak masumane tebessüm edip birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar. Bu sıcak tablo karşısında o an içinde ılık bir buhar yayılıp bütün varlığını sararak göz pınarlarında yavaş yavaş koyulaştı. Gözlerinde bir yanma ile birkaç tereddütsüz titreyişten sonra aşağıya doğru süzüldü. Hemen arkasından onu takip etmek için çırpınan gözyaşlarına engel olmak için gözlerini iyice açıp yüzünü gökyüzüne çevirdi. Derin derin nefes aldı. Acı acı iç geçirip ağaçların rüzgarda titreşen yapraklarına doğru daldı. Nerden geldikleri belli olmayan bir kuş sürüsü bu ağacın yaprakları arasına dalıp dallarına kondular. Sonra tekrar cıvıltılarını çocuk seslerine karıştırıp meçhule doğru kayboldular. Ancak Ali bunları görmüyor seslerini duymuyordu. Gözünün önünde aralanan sis perdesi içinde çocukluğunu seyretmeye başlamıştı. Çocukluğunun o en güzel ve en hüzünlü yılları bu gün yaşanmış gibi zihninde taptaze duruyordu. Kendini dış dünyadan tamamen soyutlamış o hatıraları düşünüyordu ve düşünceleri bir anda onu bulunduğu yerden alıp götürmüştü. Şimdi o ruhunda çok derin izler bırakan olayların en başına gitmişti. Bankta oturan iri cüssesi küçülmüş, ruhu da canlanan hatıraları içinde yerini alıp mekan değiştirmişti. Şimdi o dokuz yaşında ve okul bahçesindeydi.

Bu küçük kasabaya babasının işi nedeniyle taşınmışlardı. “Derslerinden geri kalmasın.” diyerek babası onu vakit geçirmeden okula yazdırmıştı. Bu yeni okulda ilk günüydü. Babasıyla okulun bahçesinde idare binasına doğru ilerliyorlardı. İçinde anlam veremediği bir korku vardı. İçinden “Niye korkuyorum ki?” diyordu. Çünkü başka çocuklar zenci olduğu için onunla hep alay eder aralarına almazlardı. Burada da yine aynıyla karşılaşacaktı. Sadece simalar farklı olacaktı o kadar. Tüm bu alaylara ve yalnız kalmalara öyle alışmıştı ki neredeyse o çocuklara hak verecekti. Öyle ki kendisi de zenci olmaktan nefret etmeye başlamıştı. Ama yine de içinde bir umut vardı. Yeni bir yer yeni bir okul sayesinde yeni arkadaşlar edinebilirdi. Korkusu da bu noktada başlıyordu. Ne yapmalıydı? Nasıl arkadaş olmalıydı? Yaşadıkları umudunu kırıp onu içine kapanık biri yapmıştı. Tekrar aynı olayları yaşama korkusuna başkalarıyla yakınlık kuramamanın endişesi eklenmişti. Yalnız kalmasının suçunu hep kendine ve zenci oluşuna yüklüyordu.

İdare bölümünde gerekli işlemler yapıldıktan sonra müdür beyin peşi sıra sınıfa doğru yürürken içinden “Evet, burada farklı olmalı. Arkadaşlar edinmeliyim. Belki beni aralarına alırlar...” diye geçirdi. Türlü düşünceler ve korku ile umut arası duygularla sınıfa girdi. Müdür “Bu Ali, okulumuza yeni kaydoldu.” diyerek kendisini öğretmenine ve sınıftakilere tanıtırken o, başını eğmiş yere bakıyordu. Başını kaldırıp sınıftakilerin yüzüne bakmaya cesareti yoktu. Çünkü alaycı bakışlarla karşılaşmaktan korkuyordu. İçinden “Allah’ım ne olur burada arkadaşlarım olsun.” diye dua ederken başını kaldırmadan öğretmeninin kendisine gösterdiği sıraya oturdu. Tam o sırada çocuklardan biri alaycı bir üslupla “Aa zenciye bak.” deyince zaten gözlerinden süzülmek için bekleyen iki damla kirpiklerinden kurtulup yanağından süzüldü ve ağzının kenarında buharlaşıp kayboldu. Arkasından yeni yeni damlalar bu damlayı takip etti. Diğer çocukların gülüşmeleri, öğretmenin azarları ve uyarıları ile kısıldı. Dersin bitmesi ile teneffüs zili ortalığı çınlatınca bütün çocuklar telaşlı bir koşturma ile sınıfı boşalttılar. Bomboş sınıfta Ali yerinden hiç kımıldamamış, yerinde mıhlanıp kalmıştı. Yok olmak istiyordu. İçinden isyan etti “Keşke hiç olmasaydım!” Yeni ders zili ile sınıfa dönen çocuklar etrafında toplanıp alaylarına devam ettiler. Ali ise hiç sesini çıkarmıyor, sadece önüne bakıyordu. Şimdi göz yaşları tereddütsüz yolunu bulmuştu. Ard arda kirpiklerinden düşüp artık ıslak olan yanaklarından süzülüyor kaybolmadan çenesinden damlıyordu. Çocukları susturmaya çalışan, onlara karşı Ali’yi savunan yalnız iki çocuk vardı. Ali onları görememişti. Çünkü o sırada içeri giren öğretmen bütün çocukları yerlerine oturtmuştu. Son çalan zil ile yine aynı telaş ve koşturma… Ancak bu sefer bahçeye değil evlere gidilecekti. Yine sınıf boşalmış, sınıftan en son çıkan Ali olmuştu. Bahçeye çıkınca kendisi ile alay eden çocuklar yine etrafında toplanıp meslek edindikleri alayları Ali’ye kusmaya başladılar. Hiç bitmeyecek miydi? Hatta daha ileri gidip Ali’yi iteklemeye başladılar. Etrafında halka olmuşlar onu bir top gibi birbirlerine itiyor, gülüyorlardı. Ali direnç göstermeden ittikleri yöne savruluyordu. İşte tam bu sırada bahçe kapısından çıkmak üzere olan Ahmet ve Hasan onları görmüş, ellerinden çantalarını atıp, bir ok gibi fırlayıp Ali ile çocukların arasına girmişlerdi. Hasan başı dik, göğsü ileride çocuklara tepeden bakarak:

- Ne yapıyorsunuz? İnsanlık yok mu sizde? Vicdansızlar! diye haykırdı.

Ahmet ise itişmelerle yere düşen Ali’ye yardımcı oluyordu. Ali’yi kaldırınca Hasan’a:

- Bırak şunları, hadi gidelim geç kalıyoruz, dedi.

Hasan çocukları bir süre sert ve dik bakışlarla süzdükten sonra Ali’ye dönüp:

- Bir şeyin var mı, iyi misin kardeşim? dedi.

Ali, düşünce yaralanan bacağını gösterip:

- İyiyim, önemli bir şey yok, diyebildi.

İkisi Ali’nin koluna girip okul bahçesinden çıktılar. Yolda ilerlerken Ali titrek sesiyle:

- Teşekkür ederim, dedi. Hasan:
- Rica ederim, önemli değil. Sen onlara aldırma her zaman böyleler. Benim adım Hasan, bu da Ahmet.

Çocuklar Ali’nin üzgün oluşundan rahatsız olmuşlardı. Bir şey yapmak istediler. Ahmet:

- Sen de gelsene. Biz Salih Dede’nin yanına gidiyoruz..

Hasan araya girip:

- Ha! Evet hadi sen de gel. Salih dede hasta olduğu için biz O’na yardıma gidiyoruz.

Ali rüyada gibiydi. Uyanıp da bozulacağından korkmuş gibi birden:

- Tamam, dedi. Hep beraber konuşarak yürüdüler.

Salih Dede’nin bir ineği ve bir de atı vardı. İneğin sütünü ve bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri at arabası ile satarak geçimi sağlıyordu. Ancak hasta olduğu için yardıma ihtiyacı vardı. Çocuklar bahçesini sulayıp sebzeleri topluyordu. Kasabanın yerlilerinden olan ve pazarcılık yapan Ahmet’in babası bu sebzeleri pazarda kendi tezgahında satıyordu. Doğudan gelip bu kasabaya yerleşen Hasan’ın babası ise atın ve ineğin bakımını üstlenmişti.

Salih Dede’nin evi büyük bir bahçe içinde küçük sevimli bir evdi. Yer yer bahçeyi gölgeleyen meyve ağaçları arasında sebzeler ekiliydi. Renk renk çiçekler birer kopça gibi yeşillikler arasına serpilmişti. Bir asmanın dalları, içine minderli sedirler döşenmiş çardağı örtüp diğer ağaçlara kadar uzanıyordu. İnsana huzur veren bu bahçe cennetten yeryüzüne düşmüş bir damla gibiydi.

Çocuklar izin alıp edeple içeri girdiklerinde, yatağında yatan Salih Dede doğrulup :

- Hoş geldiniz çocuklar, dedi.

Beyaz sakalının çevrelediği, insana huzur veren mutebessim bir yüzdü bu. Her zamanki gibi gülümseyen gözleri, sevgi dolu bakışlarla kalbe tesir ediyordu. Hastalığına rağmen vakarlı duruşundan zerre kaybetmemişti. Hasta oluşundan hiç şikayet etmez, canı yandığı halde kimseye belli etmezdi.

- Gelin oturun bakalım. Nasılsınız? Okul nasıldı?

Çocuklar yerdeki minderlerin üzerine oturdular. Hasan:

- İyiyiz çok şükür. Sağ olun. Siz nasılsınız?
- Bugün daha iyiyim. Buna şükür. Bu yeni arkadaşınız mı?
- Evet, bugün okula yeni başladı.

Ali sızlayan bacağını tutmaya başladı. Hafifçe kan sızıyordu. Dede fark edip Hasan’a:

- Şuradaki kutuyu getir de arkadaşınızın yarasına bakalım, dedi.

Ali’yi yanına çağırıp yarası ile ilgilendikten sonra; bunun nasıl olduğunu sordu.Ali yine ağlamaya başlayınca olayı Hasan anlattı. Hasan sözünü bitirince Ali içindekileri birden dile getirmeye başladı. Bu mahçup ama temiz kalp artık çok kırılmıştı.

- Keşke hiç olmasaydım ya da zenci olmasaydım.

Salih Dede tebessüm ederek Ali’nin başını okşayıp ıslak yanaklarından öptü:

- Bahçedeki renk renk çiçekleri görüyor musun? Her bir çiçek ayrı renk, ayrı şekil ve ayrı kokular taşıyor. Bu farkları onları rakip yapmaz ya da birbirlerinin aleyhine değil ki! Tam aksine onlar birlik ve beraberlikle birbirlerini tamamlıyorlar. Lale papatyadan üstün değil ya da gül karanfilin aleyhine değil. Birlik ve beraberlikle sahip oldukları güzellikler, renkler ve kokular artarak çoğalır. Farklı oluşları her birine ayrı bir değer kazandırır. Farklılık ve çeşitlilik içinde her mevcudun kendine has güzelliği daha açık görülür. Görünüş farklılığı, karakter faklılığıdır. Görünüşümüz aynı olsaydı karakterimiz de aynı olurdu. O zaman aynı resmi çizer, aynı şiiri yazardık. Düşüncelerimiz aynı olurdu. Bir düşünsene, dünya ne kadar sıkıcı bir yer olurdu? Sizler de birer çiçeksiniz. Çiçeğin lalesi, papatyası olmaz; çiçek, çiçektir. (Kalbini göstererek) Önemli olan buradakidir. Buradakinin temizliği ve
aydınlığıdır. Mesela senin kalbinin temizliği ve aydınlığı yüzünden belli.

- Nasıl yani ?
- Kalbinin aydınlığı ve temizliği yüzüne yansımış; temiz ve aydınlık bir yüzün var.

Ali çok sevinmişti. Gözlerinin içi parlıyordu.

- Sahi öyle mi görünüyor?
- Elbette. Sonra her insanın madenler gibi ayrı ayrı özelliği ve yararı vardır. Lüzumsuz maden olmadığı gibi lüzumsuz insan da yoktur. Yaradılışının muhakkak bir amacı vardır.

Ali dudak büküp boynunu eğerek göz yaşlarını sildi:

- Ama bunu kimse görmüyor ki, kimse beni istemiyor. Hep yalnız kalıyorum.
- Hayır, bu olmadı işte. Başını dik tut bakayım. Varsın o engelli gönüller seni fark etmesin, anlamasın. Sen kendi doğal mizacınla, düşüncelerindeki saflık mahcubiyetinle ve tertemiz yüreğinle ibret bir duruş sergile. Sana bu yakışır.
Hasan elini Ali’nin omzuna koyup:

Yoo, biz de görüyoruz bunu, dedi. Hemen arkasından Ahmet de Ali’ye sarılıp :
- Merak etme, biz seni yalnız bırakmayız. Bundan sonra hep beraberiz, dedi.

Ali, Hasan ve Ahmet’in gözlerine baktı. Öyle samimi ve içten bakıyorlardı ki bu bakışlar sonsuz bir huzur ve güven duygusu ile ruhunu ve tüm hücrelerini sarıp ılık bir sıcaklıkla kalbine aktı. Üçü birbirine bir süre sarıldılar ve birbirlerine, hiç ayrılmayacaklarına söz verdiler. Artık kardeştirler. Can kardeşler hem de. Hasan:

- Hadi bakalım, çok işimiz var. İşlerimizi halledelim, sohbete sonra devam ederiz, dedi.

Sonra hep beraber bahçeye çıkıp işlere koyuldular. İki saatte işlerini bitirip evlerine döndüler.

Ali koşarak, evde kendini merakla bekleyen, biraz da telaşlanan annesinin boynuna sarıldı:

- Annecim, çok mutluyum. Artık zenci olmaktan nefret etmiyorum. Kim ne
derse desin, umrumda değil. Artık benim kardeşlerim var, yalnız değilim, diyerek bütün olanları anlattı.

Annesi onun bu halini görünce geç gelişine kızmak yerine oğlunun bu sevincine katılmayı tercih etti. Ali ise bütün gece yeni arkadaşlarını düşündü. Onları yıllardır tanıyor gibiydi. Sanki kendi benliğinde, ruhunda eksik parçalar vardı ve şimdi tamamlanmıştı.

Artık her gün bu üç kardeş beraberdi. Okul çıkışı Salih Dede’ye yardıma gidiyorlar, onun anlattığı hikayeleri dinleyip eve dönüyorlardı. Dinledikleri bu hikayelerle her geçen gün ruhları biraz daha aydınlanıyor; dünyaya, insanlara, hayata daha farklı bakıyorlardı. Ayrıca paylaştıkları her hikaye ve olay onları birbirine kenetliyordu.

Günün birinde Ali’nin annesi hastalandı. Ancak babasının işleri yolunda olmadığı için doktora gidecek ve ilaç alacak paraları yoktu. Belli etmemeye çalışmışlardı ama Ali anlamıştı. Ertesi gün Ali’nin üzgün olduğunu gören kardeşleri:

- Niye üzgünsün? Bizimle paylaş, dediler.

Ali, paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. Ahmet ve Hasan hemen ellerini ceplerine atıp avuçladıkları paraları Ali’ye uzattılar. Ne için ya da ne kadar diye sormadan hem de. Ali :

- Bende de o kadar var. Ama sanırım yetmez. Annem hasta; doktor ve ilaç paramız yok, dedi. Hasan:
- Öyleyse bir yolunu bulur bu sorunu hallederiz. Yeter ki sen üzülme, dedi.
- Peki ama nasıl?
- Salih Dede’ye sorarız. O bize bir yol gösterir.

Okul çıkışı Salih Dede’ye gidip durumu anlattılar. Salih Dede beraber bir şeyler yapıp zorlukların üstesinden gelmelerini istiyordu. Bunun için onlara biraz zahmetli bir çözüm buldu.

- Yarın cumartesi. Bahçeden topladığınız sebzeleri pazarda satarsınız. Onlarda sizin de hakkınız var.

Cumartesi sabahı erkenden kalkıp at arabasına yükledikleri sebzeleri pazara götürdüler. Günün sonunda ise çok zor bir görevi tamamlamış olarak eve döndüler. Kendilerini çok güçlü hissediyorlardı. Ali akşama kadar kazandıkları paraları babasına uzatıp “Bunlar annem için. Kardeşlerimle kazandık.” deyince babası göz yaşları içinde oğluna sarılarak teşekkür etti. Ali’nin buna karşılığı ise “Hayır, bana değil kardeşlerime teşekkür etmeliyiz. Her oğul annesi için aynını yapar; ama onlar bugün benden bile çok çalıştılar.” oldu.

Ali parayı sevmezdi ve paranın olmamasına aldırmazdı. Anlamıştı ki zorluklar karşısında paraya değil kardeşlerine ihtiyacı vardı. Birlik içinde her zorluğu yenmek mümkündü.

Okullar tatile girince üç kardeş karneleri ile Salih Dede’nin yanına koştular. İyi bir tatili haketmişlerdi. Salih Dede’nin iyileşip ayağa kalkması da karne sevincine eklenince keyiflerine diyecek yoktu. Onlar için tatil yine bu bahçe idi. Her gün sabah erkenden bahçeye gelerek Salih Dede’ye yardım edip oyun oynarlardı.

Bir gün sırayla atla dolaşıyorlardı. Ata binme sırası Ali’deydi. Hasan atın yularını tutmuş kardeşini yolda gezdirirken, birden yol kenarındaki yılandan ürken at hızla tarlaya doğru koşmaya başladı. Hasan atı durdurmak için diken ve çalıların arasına dalmış, dizlerine kadar yara bere içinde kalmıştı. Sonunda atı tutup sakinleştirmiş kardeşinin düşmesini engellemişti. Ali, dönüşte ata onun binmesi için ısrar etmişti; ama o, geri dönene kadar kardeşini attan indirmemiş, ayağındaki yaralara aldırmadan yürümüştü. Bahçeye geldiklerinde, Salih Dede hemen yaralarıyla ilgilenmeye başladı.

- Yaralar oldukça fena, çok canın acıyor mu?
- Zararı yok, kardeşim düşmedi ya, nasıl olsa geçer.

Ali, Hasan’a bakıyordu. Ne kadar da cesurdu. Aslında kendisi gibi, bedence zayıf, küçük, aciz ve çelimsizdi; ama ruhuna cesaret veren inanç ve aşktı. Ali, o dev ruhu hayran bakışlarla seyretmekten kendini alamıyordu. Ahmet ise tam bir sabır ve merhamet timsaliydi. Hasan’ın coşkulu zamanlarında onu dengeliyordu. Hatta yeni fark ettiği bir şey daha vardı: Hasan ve Ahmet’le tanışmadan önce ne kadar korkaktı. İnsanlardan ve her şeyden korkuyordu. Şimdi ise o korkularından eser yoktu. Kendini yeni yeni keşfetmeye başlamıştı. Fark etmediği özellikleri, onların sayesinde ortaya çıkıyordu. Üç kardeş öyle bir birlik ve beraberlik içindeydiler ki hangisinde fena bir huy varsa, diğeri onun bu yönünü tedavi edip iyileştiriyordu. Ali “Onları çok seviyorum.” diye fısıldadı. O anda içinden ılık bir buhar, ruhunun derinliklerinden kirpiklerine kadar gelip aşağıya süzülüverdi. Ancak bu seferki damlalar mutluluktandı. Ali, sevinçle ağlamanın kahkahalarla gülmekten çok daha derin ve huzurlu olduğunu fark etti. Bu anın huzurunu tüm hücreleri ile yaşamak istercesine içli içli soludu. Bu solumayı fark eden Ahmet ve Hasan gözlerini Ali’ye çevirdiler. Ali’nin gözlerinde yine o dayanamadıkları yaşlar vardı ve damla damla kendi yüreklerine düşüyordu. Üçü aynı anda birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar. Bir süre öyle kaldılar. Ali:
- Sizi çok seviyorum, dedi.

Ahmet ve Hasan da aynını tekrarladı. Tek bir vücut gibiydiler. Bu üç ayrı vücudu birbirine perçinleyen menteşe hükmündeki sevgileriydi ve her geçen gün kat kat artıyordu. Salih Dede bu tablo karşısında göz yaşlarını tutamadı:

- Aferin çocuklar, diyerek üç kardeşi tek tek öptü. Ali:
- Bu kardeşliği ve sevgiyi herkes yaşamalı. Herkesin kardeş olmasını ve bu sevgiyi yaşamasını istiyorum. Bunun için ne yapmalıyız Salih Dede?

- Bu mutluluğunuzu herkesle paylaşmak istemeniz çok güzel. Ancak sevgi dolu bir kalp, kendi için istediği güzellikleri başkaları için de ister. Bunun yolu çok basit. Siz bu birliği başardınız. Bundan sonra da yapılacak olan böyle devam edip bu kardeşliği kalben yaşayarak herkese göstermek. Yürekleriniz bir atmalı. Tek bir yürek olup bir hareket etmelisiniz.
- Nasıl olacak ki, sadece yaşayarak?
- Anlatsanız dinlemezler, söyleseniz anlamazlar. Görürlerse ibret alırlar. Kalpten gelen kalbe gider. Siz samimi bir kalple bu sevgiyi yaşarken onlara tesiriniz kuvvetli olacak. Birken üç oldunuz, üçte birliği buldunuz. İnşaallah bundan sonra milyonlara ulaşıp, milyonlarda birliği bulursunuz.

Salih Dede sözünü tamamlayınca üç kardeş önemli ama zor bir görevi üstlenmiş gibi heyecan içinde ayağa fırlayıp :

- Söz veriyoruz, hiç ayrılmayacağız. Bu arkadaşlığı yaşayıp bu birliği herkese yayacağız, dediler. Birbirlerine sarılıp gururlu ve kararlı adımlarla bahçeye yürüdüler.

Bahçeye çıktıklarında bir bulut kümesinin bağrından kopan damlalar melek kanatları üzerinde yere inerek ayırt etmeksizin üç kardeşin yanaklarından öptü. Sonra o sevimli yanaklarında hissettikleri öpücükler sıklaştı. Daha fazla okşamak, öpmek için daha fazla indi melekler. Üçü de her damlayı hissetmek istercesine ellerini ve yüzlerini göğe çevirdiler. Rahmet yükseklerden kibirlenmeyerek iniyor, şefkat ve merhametle taşa da, bir çiçeğin taç yapraklarına da eşit düşüyor, her varlığı kuşatıyordu. İşte sevenler de böyle olmalıydı. Kendilerini, bedenleri ve ruhlarıyla onun kucağına bıraktılar. Gönül kapılarını bu ilahi lûtfa sonuna kadar açarak onunla birlikte tüm varlıkları kuşatmak istediler.

Yılların birbiri ardınca akıp geçmesi ile çocukluk yılları geride kalmış gençliğin ilk adımları atılmıştı. Zamanın karşılarına sahnelediği türlü olaylara rağmen, ne sevgilerinden bir eksilme ne de amaçlarından geri bir adım oldu. Zaman sadece ruhlarına onları olgunlaştıracak motifler nakşetti. Beraber nice güzelliklere, iyiliklere, yardımlara imza atmışlardı ve kim bilir daha ne imzalar atılacaktı. Onlar paylaşarak azalttıkları üzüntüleri ve paylaşarak artan sevinçleriyle yılları su gibi içip tüketirken, aşkları da gül gibi katmer katmer açıp kokusunu tüm kasabaya yaydı.

Artık lise öğrencisi olan bu üç delikanlıyı kasabada tanımayan ve sevmeyen kalmamıştı. Aralarındaki karşılıksız sevgileri, ailelerine ve diğer insanlara olan saygıları herkese örnek olmuştu. Hatta bu hal ve tavırları Ali’yle alay eden o çocukları bile değiştirmeye yetmişti.

Soğuk bir kış gecesiydi. Koyu bir sis, beraberinde getirdiği kasvetle evlerin arasından sokaklara yayılıp tüm kasabayı sardı. Kasaba derin bir uykuya dalmıştı; bir tek Ali ayaktaydı. O da ruhunu sarıp diken gibi batan sıkıntı sebebi ile bir türlü uyuyamamıştı. Görünmez bir el onu sıkıyor nefes almasına engel oluyordu. Sanki gecenin kasveti kalbine hançer batırıyor ve bir parçasını alıp ondan ayırmaya çalışıyordu. Boğulacak gibi oldu. Birden:

- Kardeşlerim! diyerek cama fırladı ve dışarıyı izledi.

Evlerin arasında kol gezen sise rağmen, az ileride sönük de olsa bir ışık gördü. Bu Ahmet’lerin eviydi. Işık da Ahmet’in odasının ışığıydı. Belli ki Ahmet de uyumamıştı. Diğer yöne baktı. Hasan’ların evi tamamen karanlıktı. Çaresizlik içinde yatağına uzandı. Bir müddet sağa sola döndü durdu. Sonunda uykuya daldı. Rüyasında bir yolda koşuyordu. Etrafını saran koyu sis dağılmaya başlamıştı ki kendini alevler arasında buldu. Ne yapacağını bilemeden etrafına bakındı ama bir çıkış bulamadı. Dumanlar nefes almasına engel oluyordu. Alevlerin yalını canını yakmaya başlamıştı ki birden yatağından öksürerek fırladı. Ancak birkaç dakika sonra gördüklerinin rüya olduğunu anlayabildi. Sanki gerçekti. Alevlerin yalınını hissetmişti ve dumanın zehri de hala ciğerlerindeydi. “Olamaz!” diye haykırıp yataktan fırladığı gibi camı açtı. Kafasını dışarı uzatıp sol tarafa iyice eğilip seğirtti. Ahmet’lerin evi karanlıktı. Başını sola çevirdiğinde ise yükselen dumanların ve alevlerin sardığı Hasan’ların evini görmekte gecikmedi. Hemen öylece dışarı fırladı. “Hasan!” diye haykırarak koşmaya başladı. Canı yanıyordu. Ruhunda derinlerde hissediyordu bu acıyı. O an daha da büyük bir korku kapladı içini. Canı acıyan o değildi aslında. İçinden “Evet canı yanan ben değilim, canı yanan …” diyebildi ve devamını getiremedi. Hasan’ın evinin önünde bir kalabalık toplanmıştı. Hatta
itfaiye bile gelmişti. Ama kimse binaya giremiyordu. Ali bir an bile durmadan ve tereddüt etmeden kalabalığı yarıp eve doğru atıldı. O anda kimseyi görmüyordu “Dur gitme! Çok tehlikeli!” diyenleri ve kendine engel olmaya çalışanları ne duyuyor ne de görüyordu. Gözünde sadece Hasan’ın alevler arasındaki evi vardı. Ruhunda ise Hasan alevler arasında ve “Ali!” diye sesleniyordu. Kendini, hiç düşünmeden alevler arasına attı. Alevlerin canını yakmasına aldırmadı. Aşk acıdan baskındı. Hasan’ın odasına geldiğinde O’nu yerde baygın halde buldu. Kaldırıp kapıya doğru ilerledi. Tam bu sırada Ahmet de aynı rüya ile yatağından fırlamış kardeşlerinin yardımına yetişmişti. Birlikte Hasan’ı dışarıya çıkarıp yere yatırdılar. Hasan gözlerini aralayıp can kardeşlerinin gözlerine baktı. Bu gözlerde öyle bir bağ, öyle bir güven ve aşk vardı ki! İkisi yerde yatan kardeşlerine sanki korumak ve yaralarını tedavi etmek istercesine sarıldılar. Hasan “Biliyordum geleceğinizi, biliyordum can kardeşlerim. Merak etmeyin, hiç ayrılmayacağız.” diye fısıldadı.

Ve bu gün bankta oturmuş bu beden aynı o günkü acıyı derinden hissediyordu. Ali omzuna dokunan el sayesinde o günlerin etkisinden sıyrılıp bu güne dönebildi. Başını kaldırıp hissettiği, sıcaklığı ile acısını hafifleten o elin sahibini gördü. Bu Ahmet’ti.

- Ne o, nerelere daldın böyle can kardeşim? dedi.

Ali gözlerindeki yaşları saklama gereği duymadan kardeşine sarıldı. İki kardeş birbirinin gözlerinin içine baktı. Her ikisi de baktıkları o yerde Hasan’ı görebiliyordu. Yolda hiç konuşmadan yürüdüler. Konuşmaya ne gerek vardı. Onlar konuşmadan da birbirlerini anlıyorlardı. Ayakları onları Hasan’a götürürken gözleri ise önde ilerleyen Hasan’ın hayalini izliyordu. Her zamanki gibi başı dik, cesur ve korkusuzdu.

İşte yol bitmişti Hasan’ın yanına varmışlardı. Dışarıdan gören gözler için onların gördükleri bir toprak yığını ve mermerden bir mezar taşıydı. Taşın üzerinde “Hasan Yılmaz 1979-1993 can kardeşimiz Hasan, biz hiç ayrılmayacağız” yazılıydı. Ali ve Ahmet mezar taşına baktılar. Aslında gördükleri Hasan’dı. Onlara tebessüm ediyor, “Biliyordum geleceğinizi. Biliyordum can kardeşlerim.” diyordu. Ali toprağı eliyle sıvazlayıp:

- Birdik, üç olduk; gitgide artıyoruz. Sözümüze sağdığız kardeşim, dedi.

Ali ve Ahmet o yangın gecesinden sonra yine verdikleri sözden dönmediler.
Nerde yanan bir kalp gördülerse yardıma koştular. İnsanları alevlerden kurtarmak için sevgileriyle su gibi yangından yangına koştular.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

kopça

Tabiata baktığımızda her rengi her meyveyi görüyoruz. Bursanın mis kokulu şeftalisinin yerken duyu orgalarımızın aldığı zevkle, bir ayvanın boğazımızda düğümlenmesi arasında oldukça fark var. Bu hikayede okunur olmakta ve geçek hayatla bizi buluşturmakta oldukça zorlanmış. Bir hikayenin fantastik bile olsa akla mantığa hitap eden bir yanı olmalı ki biz sarsın sarmalasın bence. Bir çocuk parkı düşünün adamın birini gözünü çocuklarımıza dikmiş, üstelik bu adam birde afrikalı. Hemen 155 i ararız. Evet yazarın imgesidir siyahi kahraman, peki başarılı olmuşmudur?

hikayenin oturtulduğu temellerden bazılarını da pek sağlam bulmadığımı söylemeliyim. İki erkeğin arasındaki duygular olsa olsa sıkı dostluk olmalıdır aşk maksadı aşan bir tanımlama "insanların bir birinin koparılmış parçalarıdır" cümlesinde olduğu gibi. Yüreğinizdeki sevgiyi kelimelere dökme isteğiniz sonuçta sizi güzel bir kıyıya getireceğini düşünüyorum. şeftali tadında yazılarınızı okumak dileğiyle

Demek ayva tadında

Sayın Erkan Bayraktar öncelikle okuyup yorum yazmaya vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Hımm demek ayva tadında. Kopça? Bu hikayenin kaynağı Yunan mitolojisindeki hikayeler değil İslami kaynaklardır.

Dikkat edin Müslümanlar hüsnü zanna memurdur. Ali, Amet ve Hasan üçü de bu hikayenin kahramanıdır. Hikaye Alinin ağzından anlatıldı o kadar. Hatta hikayenin bitmesine yakın Alinin zenci olmasına karar verdim. Farklı özelliklerde olmalarını istedim ki hikayenin konusu olan kardeşlik için vurgu olsun. Ben de parkta oynayan çocukları seyretmeyi severim . Demek ki dikkat etmek gerek, her an biri 155 i araya bilir. Yoksa zenci olmadığım için paçayı kurtarır mıyım? Hikaye ile yazar arasında yazarın yaşayışı, duyguları iç alemi ile ilişki kurulacaksa tamamen kurmaca olan bu hikaye ile tek ortak noktam yaşanılan kardeşliktir.

Parkta oturan art niyeti olan birini iyi niyeti olan birinden eminim ayırırsınız. Bu hikayede de açıkça belli oluyor zaten . Kötü niyetli biri için baharmış , yazmış kışmış ne fark eder. Ihlamur ağacının kokusunu, yeşillikleri ve güneşi fark eden baharı iliklerine kadar hissetmek isteyen bir ruh kötü olamaz. Ali nin eline bir kitap veya gazetede verebilirdim. O zaman onun baharı hisseden , doğayı ve çocukları seven biri değil de okuyan biri olduğunu anlardık.

Müminler birbirini ancak Allah (cc) rızası için sever. (Haşr suresi,9) ‘ da bildirildiği gibi müminler iman eden “herkesi” öz kardeşleri gibi severler. Bu sevgi anlayışı da Kuran ahlakını yaşamakla kazanılır. Allah (cc) a gönülden bağlı birisi O’nun yarattıklarına karşı kalbinde bir sevgi besler. Kurana uyan bir insan Allah (cc) ın beğendiği ahlakı yaşamakla pek çok sevilecek özellikler kazanmış olur. Allah (cc) sevdiği kulunu diğer müminlere de sevdirir. Ona katından bir nur , güzellik verir ve insanların kalplerini ısınmasını sağlayacak özellikler verir. Allah (cc) yarattıklarına kendinden birer zerre üfler. Kainatta tüm gördüklerimiz O’nun tecellileridir. Dolayısıyla Rabbimizin kulu olmakla ona bir aitliğimiz ve diğer kullara olan bağımız var. Kuran ahlakına uygun bir kardeşlik anlayışını yaşamadan Rabbimizin istediği gibi sıkı sıkı perçinlenmiş tuğlalar gibi saf oluşturup sağlam bir duvar gibi duramayız.

İnsan niçin sever:

1-Kendi bekasını arzu eder çocuğunu sever.
2-Kendine iyilik yapanı sever.
3-Güzel ahlak sahibini sever.
4-Kendisinden bir çıkarı olmasa da sever. Mesela yeşilliği ve akarsuyu seyretmeyi sever.
5-Tabiatları arasında ki münasebetten dolayı sever. Bu münasebetin sebebi bazen açıktır. Mesela çocuğun çocuğa , esnafın esnafa, alimin alime ve herkesin kendi cinsi ile münasebeti olur. Bazen de bu münasebet gizlidir. Şöyle ki yaradılışın aslında veya doğum zamanında ilahi sebeplerle aralarında bir münasebet olur ki kimse onun sırrını bilemez. Nitekim Resulullah sallallahü aleyhi vessellem buyururlar ki: “ Ruhlar teçhizatlanmış bir ordudur. Birbirleriyle tanışıklığı olanlar, yeryüzünde birbiriyle ülfet ederler . Birbiriyle tanışıklı olmayanlar anlaşmazlar.” Tanışıklık dediğimiz anlatılan münasebetten ibarettir. Bunun tafsilatını kimse yapamaz.

Sahabeye sormuşlar “ Hiçbir dostunu kaybetmiyorsun bunu nasıl yapıyorsun?” O da “Dostların kalpleri arasında bir bağ vardır. Birinin canı yansa benimde yanar. Dostlarımla aramda en ince iplik kadar bir bağ olsa ben onu koparmam. O kaçarsa , aradaki bağ kopmasın diye ben de onun kaçtığı kadar arkasından koşarım.” der.

Evliyadan birine “senin din kardeşin din yolunda günaha girmiştir. Niçin ondan ayrılmıyordun?” dediler. O da “ O düşmüştür , yardımcıya ve elinden tutacak birine ihtiyacı vardır. Ben ondan nasıl ayrılayım? Belki lazım olan tatlılıkla elinden tutup cehennem azabından kurtarmaktır.” der.

Ebu Derda (ra) ya dediler ki” Din kardeşin günah işledi. Niçin ona düşmanlık etmiyorsun? “ O da der ki: “ Onun işlediği günaha düşmanlık ederim. Fakat kendisi benim kardeşimdir.”

Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vessellem buyurdu ki: “ Allah teala bir kimseye hayır dilerse ona salih bir dost nasip eder. Kendisi (doğruyu) unuttuğu (veya şaştığı) zaman bu dost ona hatırlatır; kendisi doğruya uymakta gevşediği zaman bu onu güçlendirir.”

Ebu Süleymen ad-darani rahimehüllah şöyle demiştir. “ Yemek istediğim bir lokmayı dostumun ağzına verip onun çiğnemesini seyrederken, o lokmanın lezzetini damağımda hissederim.”

Bu günkü en büyük zaafımızda böyle birbirimizi sevmiyor ve hep şüpeci yaklaşıyor olmamız. Zira kalubelada omuz omuza söz vermişliğimiz vardır unutmayalım.

Mevlana’nın Şems-i Tebrizi de bulduğu gibidir Allah (cc) için dostluk. Mümin müminin aynası ve yıkayan eli gibidir. İnsan nerede ve ne durumda olursa olsun kendini anlayan , düşüncelerinin uyduğu dostlar/kardeşler arar . Bu kardeşliği bulduğu zaman kendini daha güçlü hisseder. Böyle bir kardeşliği yaşamamak ne büyük bir kayıptır. Böyle güçlü hislerle bağlandığım kardeşlerimden Rabbim razı ve memnun olsun inşaAllah. İşte size gerçek yaşam.

Önce Rabbimiz den birer parçayız , O’nun yeryüzündeki yürüyen ayetleri ve tecellileriyiz, sonrada karakter ve özellik farklılığımızla da birbirimizi (müminler olarak) bütünleyen parçalarız. Kimi güçlüdür, kimi zayıf, kimi sanatçı ruhlu kimi zeki . Ama her birimiz Rabbimizin bir ismini tecelli ettirir. Hz. Ömerin (ra) Rabbimizin adaletinin yer yüzünde tecellisi olduğu gibi.

İyi bir hikaye yazmak için yoksa art niyetli olmam ve sui zanda bulunmam mı gerekir? :) Tabi bunu asla yapmam. Sanırım hikaye yazmak için biraz erken davranmış olabilirim.

Rabbimden etrafımızda böyle kardeşliklerin artması niyaz ve duasıyla Rabbi Rahime emanet olun selam ve hürmetlerimle...

Bilseydim

İşte tamda bu olmalı sizin yazı diliniz. Bu yorumdaki gibi yazsaydınız keşke. İyiki de bana içerlemişsiniz. Kelimeler bir trenin vagonları gibi ışıldayan raylar üstünde hızla akıp gidiyor. Nasıl da yürümüşsünüz öfkenin şehvetli yolunda ve arakanızda bıraktığınız kelimeler nasılda çiçek açmış. Haklılık sarayımda oturduğum mutluluk tahtımdan baktığımda; sözleriniz ne kadar ışıldıyorsa, sizin beni o kadar göremediğinizi seyrediyorum. Ben yorumunuzda yazdıklarınızdan farklı inanmıyorum. sizin hikayenizde seçtiğiniz cümleler bende bunu çağırıştırıyor. Bir hikayeci okuyucusunun kafasında oluşturacağı imajlara tutsaktır. Siz henüz bu tutsaklıktan sıyrılamadığınıza göre okuyucuyu sen bunu nasıl düşünürsün diye suçlayamazsınız. Ayrıca savunma kelimenizdeki; bu hikaye yunan mitolojisinden değil islami kaynaklardan esinlenilmiştir cümlesi doğrusu tez konusu olur. İslamla esinlenilenler arasında fark vardır, İslam mutlak güzelliği barındırır ama ikincisi için herzaman aynı şey geçerli değildir . Selam ve dua ile