renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Can Yakıcı Bir Soysuzluk; Köksüzlük

Köksüzlük kalbimizi üşütüyor. Modern değerler soysuzluğa zorluyor bizi. Direnmek derin bir yalnızlığı getiriyor beraberinde. Allah`ın razı olacağı bir hayatı yaşayabilmenin savaşımını veriyoruz. Başka bir deyişle müslümanca yaşayabilmenin mücadelesini veriyoruz. Müslümanca yaşayabilmek için müslümanca düşünebilmek gerekir. Hakim güç önce zihnimizi bombalıyor, ardından toptan imhaya girişiyor.

“Horlanırken sürekli barışa inanır mı insan” diyor Arap şair Nizar Kabbâni. Televizyonlarda boy gösteren, gazetelerin manşetlerinden inmeyen, baş köşelerde yazan zevat ağzını her açtığında bu toprakların sarsılmaz değerlerinden alaycı bir dille bahsederler. Hurafelerden bahsederler mesela. Türbe ziyaretlerinin yanlışlığından söz açarlar, işte bu kafalar yüzünden geri kaldık diye devam ederler söze. Bir kez olsun eleştirdikleri şeyi anlamaya yeltenmeyen bu kesimin devirdiği çamların haddi hesabı yoktur. Eyüp Sultana gitmiş olsalardı keşke. Oradaki dev çınarları görebilselerdi… Bir kez olsun caminin yolunu tutturabilselerdi. O yaşlı çınar bile selam duruyor Eyüp el-Ensârî hazretlerine.

Asfaltın, betonun soğuğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Modern zamanların şehirlerinde nefes alıp verebilmek bile bir mesele. Hiçbir estetik kaygı güdülmeden inşa edilen kentlerde sadece betonun soğuğunu hissetmiyoruz. İnsanların yüzlerinde de bir soğukluk var: Daha fazla kazanmak üzere kurgulanmış bir hayatın yüze yansıyışı.

“İnsanın vatanı doğduğu yer değil, doyduğu yerdir .” diyerek ihanetlerini meşru göstermeye çalışıyorlar. Modern insanın tek kutsalı paradır. Aileye bile bir finans kurumu muamelesi yapıyorlar. Kadınlarımız iyi bir anne olmayı, iyi bir iş kadını olmaya tercih edebiliyor olsalardı keşke…

Kentin insanı toprağın kokusunu unutmasının bedelini çok ağır ödüyor. Hayatımız sembollerden ibaret. Beton binaların arasına koyduğumuz parklar nefes alıp vermemize yetmiyor. Toprağa daha da yakınlaşmak gerek: Ölümü hatırlamak! Çünkü topraktan uzaklaştıkça dünyaya sarılıyoruz. Oysa dedelerimiz ne güzel söylemiş: Kimse dünyaya direk kalmaz! Bir derviş gibi yaşamayı özlemek varken; ömrünü daha fazla kazanmaya harcayan biri olmayı yeğliyoruz. Allah`ım bir derviş hüznü, bir derviş yürüyüşü, bir derviş kanaatkârlığı ver bize.

Modern değerler etrafı kasıp kavuruyor. Reklam panoları, bilbordlar her yeri işgal etmiş. Tüketmeye ayarlı bir toplumda ne desek boş belki de.

Karanlık her geçen gün daha da ziftleşirken, umutlar yıkılırken, yalnızlık hüküm sürerken şehrin varoşlarında, herkes hurafelerden bahsederken… Her şeyin bittiği palavrasına meydan okumak gerekli.

Köksüzlük canımızı yakıyor. Kılavuzu olmadan kalabalıklar içinde kalakalmak tam da bu demek. Kökü olmayanın gövdesi de olamaz. Köksüzlük, soysuzluktur.

Solcu gençler kentin kalabalık yerlerinde bağıra bağıra dergi, gazete satıyorlar. Sanıyorlar ki o dergiler derdimize derman olacak. Köklerini inkar eden hiçbir toplum ayakta kalamaz. Kökleri olmayan hiçbir düşünce evrensel olamaz. Başka bir ifadeyle yerli olmayan hiçbir düşünce evrensel olamaz. Yerlilikten bahsedişimizin sebebi, bu toprakların Müslümanlıkla yoğrulmuş olmasından başka bir şey değildir.

Yine geciktim… Gecenin ilerleyen saatlerinde yürümek daha cazip geliyor bana. Çöpten bir şeyler toplayanlar var. ‘Abi bir sigaran var mı?’ diyor derviş görünümlü adam. ‘Hiç başlamadım ki’ diyorum içimden. Kaderde sigara içmeyişime yanmak da varmış. Gece yarısına dakikalar kala ansızın karşıma çıkan bir dervişle ayak üstü birkaç kelam etmenin nasıl bir şey olduğunu merak etmişimdir hep. Görmüş geçirmiş insanlarla konuşarak bu ihtiyacımı karşılamaya çalışmışımdır. Sizi fazla yormadan, kestirmeden giderek söylerler ne söyleyeceklerse. Gençliğinize bakarak uzun cümlelere sabredemeyeceğinizi düşünürler belki de. Bu yüzden en özlü cümlelerini kurarlar.

Efkar, fikirden gelirmiş. Sorular mı benim peşimden geliyor; yoksa ben mi onların peşinden gidiyorum. Bunu hala çözebilmiş değilim. At izinin, it izine karıştığı şu günlerde görüş bildirdiğimiz her konu da yanılıyoruz belki de. Tıpkı bulutlu bir havada akşam namazının vaktini şaşırdığımız gibi. Güzel şeyler yapmak için yola çıkmış olsanız bile, yanlış yerlerde yürüyor olabilirsiniz. İstikamet önemlidir oysa: Mekke`ye gitmek istiyorsanız güneye doğru yürümelisiniz. Paris`e gitmek istiyorsanız farklı bir istikamet tutturmalısınız. Ümmetin selameti için yola koyulanlar, İstanbul`a gereken değerini vermelidirler.

Sözü her seferinde İstanbul`a getirişimize kızıyor bazı arkadaşlar. Sloganizmden filan bahsediyorlar. Bayrak düştüğü yerden kalkar. Bunun aksini iddia etmek köklerimizi inkarı gerektirir. Bu yüzden dikkatler yeniden İstanbul`a yönelmeli. Bu, basitçe anlaşılıverecek bir mevzu değildir. Binlerce yılık bir gelenekten, kütüphanelerden bahsediyoruz: Süleymaniye`den bahsediyoruz.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Kök tefekkürü

Yazınıza bir kök sancısı teşhisi koymak mümkün. Haklısınız, köklerinden koparılmaya çalışılmış bir milletin şaşkınlığı bugün yaşananlar. Ve oradan beslenmediğindendir bir türlü yeniden yeşeremiyor. Çok çok pansuman kalıyor yapılanlar. Bir türlü yara derinden temizlenemiyor.
Hasan Aycın'ın hangi eserinde idi hatırlayamıyorum. Büyük bir kök üzerinde ağaç kesilmişti. Ancak küçücük bir filiz o odun haline getirilmeye çalışılan gövdeden fışkırmıştı. Şahane çizgilerdi.
Önce kökü aramak gerek.
İstanbuldan tedaviyi başlatmak istiyorsunuz ama önce içeride fert fert bir kök ayrıştırma , kök temizleme çalışması gerekmez mi? Mekan kendiliğinden sarmaşıklarla dolar gibime geliyor. Önce gözlerimizi ve tüm dikkatimizi kendimize çevirmek.
Hem de sizin bir dervişle dertleşme arzunuz da yerine gelir böylece...
Kök tefekkürü de diyebiliriz belki buna...
Allah yar ve yardımcımız olsun.

ne güzel söylemişsiniz

ne güzel söylemişsiniz: tedaviye kendimizden başlamalı... kendimizi hasaba çekerek başlatmalıyız diriliş eylemini... içimizden başlıyacak bir mücadeye başlamalı.... zira bir türlü kendimize gelemedik, kendimizi bulamadık. kendimizi sigaya çekecek sorular soramadık...

fert olarak köklü heyecanlara salamadık kendimizi... aydınlarımız da yapmadı bunu... mesleye paris`ten bakanlar vardır. bunları aşağı yukarı hepimiz biliriz, kaale almayız. bir de ümidini kahire`ye ve tahran`a bağlayanlar vardır: müslüman kardeşlere ve humeyniye. ibrahim paşalı, istanbul kriterleri isimli kitabında bunlardan bahseder.

istanbul`a gelebilseydik keşke, istanbul`dan bakabilseydik meselelere... o zaman daha gerçekçi kurtuluş reçetelerimiz olabilirdi. o zaman kendimizle hesaplaşabilirdik...

Müslümanca Konuşmak...

Hani yabancı ülkede büyüyen gençler vardır. Türkçeyi iyi konuşamazlar. Kekelerler... şey... yani... diyerek yarım yamalak konuşurlar.. Bunları görünce nasıl tepki veriyoruz... Ne biçim Türk bunlar :) Bunlar özünü unutmuşlar... Dillerini bile konuşamıyorlar:)) diye garipsediğimiz olmuştur sanırım bir çoğumuzun... Ne güzel demişsiniz MÜSLÜMANCA KONUŞAMIYORUZ diye... Evet tıpkı Türkçe konuşmayı beceremeyen o garipsediğimiz gençler gibiyiz. Müslümanca konuşamıyoruz...
Hazır söz İstanbuldan açılmışken... İbrahim Paşalı nın 'İstanbul Kriterlerine ' göz atmak lazım yeniden :)
Kaleminize sağlık...