renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Cehaleti Koyulaştırmak ya da “The Wrong is Going On!”*

Dünyadaki ve Türkiye’deki politik, ekonomik ve sosyal süreçleri göz önüne alarak STK’ların gelecekte oynayacakları rolleri inceleyen bir yazı yazınız.

Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir. [Mecelle, Madde 2]

"Sivil toplum icat oldu cemaat bozuldu. Şimdi rağbet sivil topluma. Ne idüğü belirsiz bu kavram bizde hiçbir şey ifade etmez. Bir uygarlığın yaşadığı bir tecrübeye atıftır. Ve o uygarlığı gelecekte yok edecek olan bir virüstür de aynı zamanda. Dolayısıyla cemaat olmak bir erdemdir. Cemadat olmaksa bir matah değil. Cemaat olmayanlar cemadat olurlar." [Mustafa İslamoğlu, Kitappostası, Ekim 2005]

Modernleşmenin getirdiği kırılmalar, sapmalar, acil çözüm arayışları, pratik ve faydacı yaklaşımlar, içinde bulunulan şartların ve halet-i ruhiyelerin zorunlu kıldığı yönelişler… Hayır, sadece Türkiye’den, cumhuriyetimizin kısa ve sancılı politik geçmişinden söz etmiyorum. Hiç kuşkusuz, bugün Türkiye dediğimizde Anadolu topraklarında hüküm süren 82 yıllık bir devletten söz etmiş olmuyoruz sadece. Kabullenelim ya da inkâr edelim, Orta Asya’dan Batıya süregelen, tarihin en akıl almaz demografik hareketini gerçekleştiren bir milletin mevcut siyasal yapısıdır Türkiye. Kimileri aksini iddia ede dursun, tıpkı öncekiler gibi bunun da bir gün dönüşeceğini/başklaşacağını söylemek kehanette bulunmak sayılmaz sanırım. Ama bu, bir başka tartışmanın konusudur. Bu yazının sınırlarını zorlamamak bakımından asıl konumuza, sivil toplum kurumları ya da örgütleri, STK’lar ve bunların geleceğine odaklanalım. Yani güncel “Kafa karıştıran kelimeler”in en netamelisinden, sivil toplumdan (ST) bahsedelim.

Küreselleşmeyi Doğru Okumak

Küreselleşme dediğimiz amorf akış, ne yazık ki tam da bu yazının yazılma gerekçesini teşkil eden buyrukta anılan, politik, ekonomik ve sosyal süreçlerde, ülkesel soyutlamaları fantastik kılıyor. Kaldı ki Türkiye, gerek tarihsel ve gerekse de coğrafi bakımdan, dünyanın merkezidir(!), öyle olmak durumundadır. Dolayısıyla, İslamoğlu’nun, yazımın girişinde alıntıladığım söyleşisinde belirttiği, “sivil toplum kavramının Batı uygarlığının yaşadığı tecrübeye bir atıf” olduğu tespitini kabul etmekle beraber, Türklerin üzerinde hükümferma olduğu coğrafyanın, Batı diye ifadelendirilen yerden ırak olmadığı, hatta bizzat göbeğinde yer aldığı kanaatinde sabitim.

Tarihsel Kızılelma vizyonu Türkleri, her daim ufkumuzun sınırlarını zorlayan bir yönelimle ilerlemeye; devinim içindeki dünyanın bir parçası olmaya zorlamıştır. Ne ki, hastalıklı ve sığ Batılılaşma aldatmacası, bizi bu emperyal vizyonumuzdan bir hayli uzaklaştırmıştır. İşte bugün tartıştığımız birçok kavramda, örneğin işte ST konusunda, bir türlü net bir okuma sergileyemememizin arka planında bu gerçeğin var olduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan ST’yi anlayabilmek için önce küreselleşmeyi doğru yorumlamak gerekiyor.

Sosyolojinin temel bakış açısını ifade etmekte yararlı olacak bir örnek verirsek, belli bir tarz giyim moda olduğunda bu tarza uygun olarak giyinen her birey, bu giyimi kendi bireysel kararı ile benimsediğine inanır ve gerçekten de bireysel düzeyde bu doğrudur. Fakat bir sosyolog gözüyle baktığınızda başka bir gerçeklik ortaya çıkar ve bu bireysel tercih varsayımı inandırıcılığını yitirir. Günümüzde kültürden, ST’den ve özellikle yerlilikten söz edenler, otantikliğin keşfi konusunda dünya çapında yaygın olan bir kulübün üyeleri olduklarını gözden kaçırırlar. Bir bakıma, herkes otantikliği aynı anda akıl etmiştir ama bu buluşunda kendine özgülük iddiasından da geri kalmaz.

Küreselleşmeyi karşılıklı aynalar eğretilemesiyle (=metafor) açıklayabiliriz. Birbirinin içinde sonsuz kere tekrarlanan bir görüntüler kümesinden başka nedir ki kendimize, ülkemize ve yeryüzüne baktığımızda gördüğümüz? Medyanın, uluslararası şirketlerin, küresel bilumum hegemonya odaklarının gönüllülükle kabul ettiğimiz dayatmalarıyla şekillenen bir görüntüler evreni...

Cehaleti Koyulaştırmak

Küreselleşmeyi böyle karikatürize ettikten sonra, küreselleşme dolayımında, yukarıdaki anlamıyla ‘bize dayatılan’ ST tartışmasının, içinden çıkılmaz bir karakteri olmadığını düşünüyorum. Fakat maalesef, tıpkı bizdeki genel akademi kabulünde olduğu gibi bir kısım odaklar, ST konusunda bitmeyen bir tartışma atmosferinin mevcudiyetinden hoşnut gibidirler. Burada elbette anlamaya yönelik entelektüel çabaları ve yürüyen yahut yeniden kurgulanan işleri doğru yöne kanalize etmeye matuf olumlu örnekleri karalamaya çalışmıyorum. Benim rahatsızlık duyduklarım, bu işi biraz da kör gözüne parmağım cıvıklaştıran odaklar…

Konuya böyle bir perspektifle yaklaştığımızda, örneğin birileri, “sivil toplum, devlete karşı güçlendirilmesi gereken alandır” diyorsa bu, söz konusu kişilerin tercihlerini ve durdukları yeri doğru algılamak zorunda bırakıyor bizi. Ya da tam tersi “sivil toplum aslında bizde hep varolmuştur, bakınız Ahiler” dendiğinde, burada da kendini bir çırpıda ele veren kolaycı bir düşünme biçimi vardır izlenimi uyanıyor. Şematik değerlendirmelerin sonu gelmez, doğrudur. Ama yine de ST konusunda tarafgirlikler üretilmesini sağlayan güruhların, neredeyse ST düşmanları ve yandaşları şeklinde belirgin bir ayrımla, toplumun fikir üreten bütün kesimlerini bir tür cepheleşmeye yönelttiklerini gördükçe, ST ile ilgili belirgin ve net tanımlar üretmekte zorluk çekiyor insan. Belki de bu yüzden, ST’yi anlamak ve anlaşılır kılmak için gösterilen bütün çabalar bir yerde varolan cehaleti koyulaştırmanın ötesine geçirmiyor insanları.

1984

Kural gereği mucit, icadının isminden başlayarak bütün detaylarını kendisi adlandırır. Basite kaçan bir anlatımla ST kavramsallaştırmasında yaşanan “körlerin fil tarifi” tıkanmasını böyle yorumluyorum. Binaenaleyh birçoklarının düştüğü vartaya düşmemek için, bu yazı ve ilerde türdeş başka yazılar çerçevesinde bir tarif üretmeye çabalamak yerine, mevcut algıları yorumlamayı ve mümkün olursa da özlüce bir öngörüde bulunmayı deneyeceğim.

Sosyolog Niklas Luhmann Die Gesellschaft der Gesellschaft (Toplumun Toplumu-1997) adlı eserinde, tek hakiki sosyal fenomenin iletişim olduğu fikrine odaklanarak, toplumun iletişim olduğunu ifade eder. Ona göre, toplumun temel birimi bireyler değil, iletişimdir. Kısacası toplum, bireyler iletişim kurduğunda varolur. Yani iletişim başlamadan bireyler de yoktur.

Peki bireyler ne ölçüde sağlıklı iletişim kurabilmektedir? Bireylerin sağlıklı iletişim kurabilmesi için gereken enstrümanlar, yeterince demokratik biçimde kullanıma sunulabilmiş midir?

Küreselleşmeyi, insanların giderek bir ya da birkaç ana kaynağı taklit ediyor olduklarını fark etmeden içine düştükleri bir kısır döngü olarak görüyorum. Demokratik talepler, insan hakları, kimlikleri tanıma, çoğulculuk, dini ve kültürel haklar, ana dilde yayın vs. çıkışlar zaman zaman yönetici elitin başını ağrıtıyor. Ama aynı zamanda sistem-ler-in yeniden yeniden üretilmesine ve meşruiyet kazanmasına da katkıda bulunuyor bu çıkışlar. Kendi muhalefetini üreten big brother böylece gerçek muhalefet unsurlarını sindirerek varoluşunu korumayı da başarabiliyor. Şu halde iletişimin sağlıklı olup olmadığını bilmek o iletişimin doğasına büyük değer atfetmeden hemen önce sahip olunması gereken bir bilgidir.

Bir yoruma göre, Batı tipi bir ST’nin Türkiye’de olmadığı ve bu nedenle Batı toplumsal tarihinin bir ürünü olan sivil toplumun oradaki niteliği ile Türkiye’de aranması yerine, Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal gerçeklerinden hareketle işlevsel benzerlik içindeki sivil toplum unsurlarının aranması gerekmektedir. Peki böylesi bir arayış bize ne kazandırır? Kendi kişiliğini diğer uygarlıklar üzerinden tasarımlayan bir medeniyet algısı ne derece özgün bir duruş sergileyebilir?

Toparlamak gerekirse, mantıklı gözüken, sivil toplumun bir ideal olarak algılanması ve toplumun yaşadığı değişim sürecinin bu modele ne kadar yaklaştığı ya da uzaklaştığı üzerinde durulmasıdır. Böylesi bir bakış açısı ise sivil toplumun realite boyutu olmakla birlikte bir ütopyayı ifade ettiğini de unutmamayı gerektirir.

*İsmet Özel’in mühim bir yazısından ilhamla... (İsmet Özel, Cuma Mektupları 8, Şûle, Ekim 2002, s.21-27)

Kaynaklar

Bilginin Evrenselliği, Farkın Sorunsallığı; Haldun Gülalp-Dilek Barlas, “Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek “ içinde, İstanbul, Metis Yay. 2001
Daniel Lee’den aktaran: Sözen, Edibe; Çokkültürlülük Bağışlayıcı mıdır?, Avrupa Günlüğü, Sayı: 2, 2002
Arslan, Osman; Sivil Toplum ve Türkiye Gerçeği, s. 212, Bayrak Yay. İstanbul-2001