renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Cemaat

Önce cemaate baktım. Saf saftı.
Ardından döndüm Cem’e ve;
“Hadi artık gidelim bu yerden.” dedim.
Kırçıl sakalıyla örtülü yüzü bi tuhaftı.
Ses etmedi ilkin ve fakat her nedense sonradan; “gidelim” diye kestirip attı.
Ağır ama senkron adımlarla çıkışa doğru yürümeye başladık.

Dalgındım… dalgındı… dalgındık…

Her geçen gün biraz daha büyümenin, çoğalmanın endişesi vardı içimizde.
Bunu ikimiz de bal gibi biliyor, ne ki tarifi meçhul sebeplerden itiraf edemiyorduk.
Günbatımı evrildi.
Kapalıçarşı gerçekten kapalıydı.
Beyazıt kapısını boşladık, tramvay yolunu arşınladık.

Gör ki yol boyunca hiç konuşmadık.

Yıldızlara değen gözlerimi trotuarlara yaslayarak;
“Cem, cemaati napçaz” diye mırıldandım.
Ya duymadı, ya duymazlıktan geldi.
Sesim bu kez bi perde daha yükseldi;
“Bu kardeşlik fevc fevc, akın akın almış başını gidiyor.”

Çıkardı oval camlı, ince çerçevesini. Faltaşına döndü gözleri dangadak. İçindeki bebekler yuvarlandı birden. Göğsünü katran yüklü havayla kekreledi. Anlaşılan mühim şeyler söyleyecekti.
Bekledim bi müddet. Durduk.
Ay şavkıdı.

Kırılarak döküldü sözcükler kesik çizgili dudaklarından;
“Cemaat, varabildiği son noktaya kadar yaşayacak!”

Teselli vereyim için;
“Ondan endişem yok!” diye araya girdim.

Geniş omuzlarını silkerek devam etti;
“Ben yok, biz var; kesret yok, vahdet var!”

Cemaati kastederek;
“Onlar bize inanıyor, güveniyorlar!”

Külrengi gecenin ortasında evet anlamında başımı salladım.
Araçlar geçiyordu; bazıları bazılarını seçiyordu.

Kah iyicil, kah kötücül düşüncelerimizi şehrin logarlarına boşaltıp ilerledik.

Dokundum omzuna ve;
“Dur” dedim titrek bi ses tonuyla…

Bana mısın demedi, çivit mavisi gözlerini firavun takıntısı gökdelenlerin tepesine dikti.
Köpek hırlamaları yükseliyordu habire arka sokaklardan.
Cem cebinden almanağını çıkardı. Bi şeyler karaladı. Karalı kağıdı yırttı. Yer yer sökülü montunun dış cebine özenle bıraktı.

Az merak ve fakat daha ziyade kaygılı bi yüz ifadesiyle sordum;
“Neydi o?”

“Hiç” deyip kestirip attı.

İlişmedim. Keyfi yoktu. Gökte çoğum çoğum sitare. Fersiz gözleriyle ülker, yeni doğan günün haberini vermekte…

Aklımızda sorular, kalbimizde sorunlar…
Bir sonraki günün mülahazalarına iltica etmeyi yeğledik.

Kavisli yol bitimi ayrıldık…

O, her zamanki gibi kütüphanesine döndü; bense, salaşımsı evime…

İkindi yitimi sözleştiğimiz yerdeydim. Bi çay söyledim. Kapalı, kamusal alandı. Yani sigara yasaktı. Bütün yasakların canına okumayı ne çok istedim. Ancak sadece diledim.

Gelmedi Cem…
Bekledim…
Ara aradıya…
Uzun uzadıya…

Gelir diye bekledim. Duvara monteli yuvarlak, plastik saate baktım. Ayıp olmasın için bi çay daha salık verdim.
Beklemenin hırsından çok neden bekletildiğimi bilememenin onatsız merakı içinde kalktım masadan. Palas pandıras kütüphaneye gittim. Çıkmış. Sordum. Kimseye haber vermeden bugün erkenden ayrılmış.
Karman çorman kafamla derhal salaşa döndüm. Bilgisayarı açtım. Elmeğime baktım, mesene’mi kontrol ettim. Cem’den hiçbi şeycik yok.

Enikonu korkmaya, ürkmeye başladım kendimden. Zira böyle yapmazdı Cem. Kötü, fena düşünceler geçti aklımdan.
Turuncu kızıllığını pervasızca ifşa eden güneşin soğuk bakışları arasında gittim evine. Henüz dönmemiş. Mahalleliye sordum. Bilen yok. Camiye girdim. Bomboş.
Bi an çıldıracak gibi oldum.
Şaka değil, hiçbi zaman ve zeminde yoktu koskoca adam.
Nereye giderdi!
Gelsin istedim.

Ne ki gelmedi…
Ne izini soran oldu, ne yerini…

Günler bir bir evrildi…
Cemreler tek tek devrildi…
Cemaat her geçen lahza onsuz biraz daha eridi…

O makus günden beri; ne gazetelerin üçüncü sayfalarına bakabildim, ne telsiz frekanslarına girebildim, ne de haber programlarını izleyebildim…

Bi ara kendi kıyımımdan, kırımımdan ürker hale bile geldim…
Herbi şeye razıydım…
Yeter ki bi gün çıkıp gelsindi Cem…

Ay şavkıdı…
Salaş aydınlandı…
Yatağımdan doğrulup sırtı bana dönük siluete baktım alık alık…
Çatallanan sesime mukayyet olamamanın hüznü içinde, sırtı bana dönük halde odamın ortasında dikilen gölgeye sordum;
“Nolacak bu cemaatin hali?”

Usulca titredi lamba…
Yavaşça açıldı bi çift dudak ve kekremsi bi sesle;

“Ben…” dedi siluet.

Ardını getirmedi.
Bekledi…
Ağır adımlarla kapıdan çıkarken kendinden emin bi dille ekledi;
“Cemaatim…”

Son bi kez, o da can havliyle ancak sorabildim;
“Sen kimsin?”

Yitip giden gölgesine eşlik eden nefesiyle;
“Ya sen?”

Diye karşılık verince kabustan uyanır gibi fırladım ayağa…
Küt küt atan kalbime, zangır zangır titreyen bacaklarıma aldırış etmeden koştum peşinden.

Bana göz kırpan ülkerden başka kimsecikler yoktu dışarıda…

Yağmur yüklü bulutları içime çekmek ister gibi şişirdim göğsümü…
Önce aklandım, sonra sarardım, daha sonra kızardım, en sonra morarırken nefes alamama dürtüsünden çok bir dostu kaybetmenin acısıyla haykırdım;

“Ceeeeemmm!”

Gaipten bi ses geldi…
Gelmedi de yahut bana öyle geldi;
“aaaattt!”

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

tebrikler Osman Koca

farklı ve bir o kadar da güzel olmuş değerli Osman Koca. kalemine bereket, selam ve dua ile.