renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Cemaat'le Hasbihal

Tüm mesele bir şahsiyet olarak insanın kendi içindeki mücadelesidir aslında. Nefislerimizde olanı değiştirme yönünde bir çaba sarf edemediğimiz anlaşıldığı anda şeklimizi düzeltmeye kalktık.

İnsan gönlündeki hak-batıl mücadelesinde hangi tarafta yer tutuyorsa, günlük hayatında da o tarafın hakim olması için çalışır. Gönlünü rabbinin merhametine bir yatak, aklını hakkın yerleşmesi için bir araç olarak kullanamayan insanların işgaller, istilalar karşısında tepkisiz kalması normal olsa gerek! Biz hayattan beklentilerimizi, devletten beklentilerimizi, insanlardan beklentilerimizi, en önemlisi Alemlerin Rabbi olan Allah’tan ne beklediğimizin adını koyamadığımız sürece ayaklarımız batıl ile hak arasında gidip gelecektir. Ömer Hayam misali olacağız “ne tam gavur ne tam Müslüman”!

İnandığımız Allah’ın bu alemi yaratıp bir köşeye çekildiğini mi düşünüyoruz? Yoksa Allah tarafından esir alındığımızı mı düşünüyoruz? Allah’a yürümek mi istiyoruz, yoksa Allah’tan gafil mi yürümek istiyoruz? Yoksa Allah’la mı yürümek istiyoruz? Kendi alemimizde hangisini talep ediyorsak Allah bize onu verecektir. Peygamberlerin tümü insanlara Allah’tan gafil olarak hayat sürmemelerini istemişlerdir. Çünkü Allah’tan gafil yürümek, insanın iç mücadelesinde şeytana kapı aralamaktadır. İnsanlar nefisleriyle baş başa kalacaktırlar. Allah’a yürümek ise pratik örneklerinde görüldüğü kadarıyla insanı Allah’ta fena olmaya kadar götürmekte, teoride gönle yatkın bir çaba olarak gözükse de, dinin asıl dairesinden uzaklaştırmaktır. Tabii bu noktada Allah’a yürüyenleri Allah’tan gafil yürüyenlere tercih ettiğimizi belirtmek isterim. Allah’la beraber yürümek ise, insanın gün içerisinde yaptıklarında ikinci bir şahit olarak Allah’ın var olmasını bilmesi esasına dayanır. Meleklere iman işte bu noktada bir kıymet ifade etmeye başlıyor. Gün içerisinde yapılan tüm iyilik ve kötülükleri yazan iki melek!

Modernizmi tarif ederken Abdurrahman Arslan şöyle diyor: “Modernizmin yaptığı sadece bizim nefislerimizi kışkırtmaktı!” Bu noktadan hareket edildiğinde de aynı husus ön plana çıkıyor: “Nefislerde olanı değiştiremez ise Allah halimizi değiştirmez!” Nefsine ne kadar çok zulmederse insan, vicdan kapısını o kadar çok kapatmış olur. Vicdan damarından mahrum olan kimse ise merhametini kaybeder. Merhameti kaybeden rahmet’i hissetme kabiliyetini kaybeder. Rahmeti hissetmeyen insanın Müslüman olmayanlardan farkı kalmaz. Buradan şunu da çıkarabiliriz: Eğer bir kimse Müslümanın diğer insanlardan farkı nedir diye sorarsa o kimseye hiç çekinmeden şu cevabı verebiliriz: “Müslüman, rahmeti hisseden kimsedir!” Aslında rahmeti hissetmek bile başlı başına insanın zulümle, haksızlıklarla, şirkle mücadele etmesine vesile olur. Rabbinin varlığını hissetme noktasında gafil olan bir kimsenin, kendi içerisinde haktan yana tavır tutması güçleşir. Hatta bu kimsenin dini yaşamak adına yaptıkları sadece basit birkaç hareketle sınırlı hale gelir. Ayrıca bu davranış insanı diğer insanlara karşı hırçınlaştırır, kendi halini görmez hale getirir. Hatta nefsinin kışkırtılmış olduğunun farkına varmadan, kendisini Allah’ın özel kuluymuş gibi görmeye, yaptıkları Salih amellerin muhakkak kendisine cennette yardımcı olacağını düşünmeye başlar.
Asr-ı Saadette insanların cennet hususunda bir beklentisi vardı. Lakin bu beklenti gerçekleşmesi mutlak olana iman şeklinde tecelli etmiştir. Yani hiçbirisi ben bu dünyada şu kadar Allah dersem Allah beni o kadar ahirette anar şeklinde beklentileri yoktu. Hiçbirisi kendilerini sıratta yarıştırmamışlardır. Yaptıkları Salih amellerin içinde yaşadıkları toplumu ıslah etme adına bir çaba olduğunu ve eğer Allah bunları kabul ederse, ahirette bu amellerinin karşılığını göreceklerini ümit ediyorlardı. Onlar için önemli olan ilahi rahmetin hissedilmesini engelleyecek hareketlerden, hissiyatlardan kaçınmaktır. Ebuzerr(r.a), evine gelip niye eşya bulunmadığını soranlara: “Bizim daha güzel bir evimiz var, biz iyi eşyalarımızı oraya gönderiyoruz.” Demiştir. Çünkü eşya onun için, hissiyatını kaybettirebilecek bir araçtı. Peki bizler ilahi rahmeti hissetme kabiliyetini kaybetme adına nelerden infak ettik? Hangi kararları aldık, hangi kırmızı çizgileri çizdik? Bizim kırmızı çizgilerimiz yoksa oy verdiğimiz partimiz mi karar vermeye başladı?

Sözün özü, nefislerimizde olan değiştiremediğimiz için, İlahi rahmeti hissedemiyor, bu rahmeti hissedemediğimiz için, nefislerimizi değiştiremiyor, bu ikisini gerçekleştiremediğimiz için ne Allah’a yürüyebiliyor, ne de Allah’la beraber yürüyebiliyor, Allah’la beraber yürüyemediğimiz için asrı saadeti yaşayamayacağımızı düşünüyoruz. Sonuçta başımıza gelen işler kendi ellerimizle yaptıklarımızdan ya da yapamadıklarımızdan geliyor.
Peki bunu ne zaman mı yapacağız? Eğer biz gerçekleştiremezsek, Allah’ın bizim yerimize getirdiği kavimler gerçekleştirecektir. Bizde hayallerimizle, umutlarımızla, hatalarımızla, yapabildiklerimizle, yapamadıklarımızla kıyametin kopmasını bekleyeceğiz.

Ves-selam…

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Rahmeti Hissetmek

Es-Selam Serhat Bey

Yazınızı okuyunca, özellikle de "müslüman, rahmeti hisseden kimsedir" cümlesine gelince hayli memnun oldum. Güzel bir konuya temas etmişsiniz, Allah (cc) razı olsun. Şu etrafımızdaki eşyadan ne kadar azade olabilirsek, nefislerimizi de o ölçüde de terbiye etmiş olacağız aslında. Her halukarda Allah (cc)'ın rahmetini hissedebilmek ve onunla hemhal olarak yaşayabilmek bizi diri tutacaktır. Allah (cc) bizi yaptığımızı hayr dolayısıyla yapanlardan, yapmadığımızı da şer dolayısıyla yapmayanlardan eylesin. Amin...

Selam ve muhabbetlerimle...

... Mutluluk anlamaktır ...