renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Cesetler Denizde Eğlenmezler!

Copyright © 2004 by marmurDalgıçlar genç çocuğu usulca sahile doğru taşıdılar. Birkaç saat önce denize girdiği sahilin kumlarında şimdi cansız bir şekilde uzanmış yatıyordu. Vücudunda gözle görülür bir şişkinlik oluşmuştu.
Onaltı yaşında hevesle kendisini denizin sularına bırakmış bir genç şimdi sahildeki kumların üzerinde öylece yatıyordu.
Ne bir gülümseme ne de en küçük bir hareket…

Çevredeki üç dört tane plaj şemsiyesini çocuğun çevresine doğru, cesedini kapatacak şekilde kapattılar. Çocuk kafasını kaldırıp bakamadı. Bakabilseydi de yerinden kalkmanın anlamsız olacağına karar verip, yeniden geriye uzatacaktı kafasını.

Rüzgar son bir gayretle çocuğun göz kapaklarını açmak istediyse de, her şeyin bittiğini anlayıp, çocuğun alnına anaç bir öpücük kondurdu ve denizin üzerinden esip gitti.
Büyük gürültüyle, büyük reklamlarla, “nihayet, yaşasın” haykırışlarıyla açılan halk plajında onaltı yaşında bir çocuğun cansız vücudu, çevresindeki plaj şemsiyelerinin engellemesiyle kimsenin ilgisini çekmeden öylece yatıyordu gazetelere düşen fotoğrafta. Fotoğrafın çekildiği açıdan, plaj şemsiyelerinin örtemediği yerden çocuğun cesedini fark etmek mümkün. İnsan her ne kadar görmemek için elinden geleni yapsa da gözler bir münasebetsizlik edip, görüvermiştir çocuğu.

Plaj şemsiyelerinin altında hareketsiz yatan çocuğun aksine, diğer plaj sakinleri büyük bir neşeyle eğlenmelerine devam ediyordu aynı karede.
Bir anlığına olup bitenin gerçek olamayacağını, fotoğrafın gerçek olmadığını düşünmek istiyor insan. Sonra gerçek, bütün sessizliği ile gelip yanıbaşınızda oturuveriyor. Müşfik elleriyle sırtınızı sıvazlayıp, teskin etmeye çalışırken, dudaklarınızın kenarına yapışmış bir titreme inatla gözyaşlarınızı çağırmaktadır.
Belki ağlarsınız.

Belki ağlamanızı fırsat bilen geçmiş zaman hüzünleri de ilişir kalbinize. Düşündükçe artar ağlamanız. Gözyaşlarınız için sıra bekleyen eski acılar çıkar bir bir ortaya.
Çocuğun hemen yanıbaşında onlarca erkek, kadın umursamadan eğlenmeye devam etmektedirler.

Bunu nasıl anlamak gerekir hiç bilmiyorum.
İnsanlar denize girmekten vazgeçseler, sussalar, neşeleri kaçsa, boğazlarına bir şeyler düğümlense, ağlasalar çocuk için, dua etseler, yere oturup kalsalar, ayağa kalkabilmek için derman kalmasa dizlerinde, bakışlarını birbirlerinden kaçırsalar, bir taş atsalar denize doğru, çocuklarını yanlarına çağırıp saçlarını okşasalar, eşyalarını toplasalar, hiç konuşmak gelmese içlerinden, kendi hayatlarını düşünseler, yaşadıkları günleri, çevrelerinde yorulmadan gezip duran ölümleri, okudukları bir öykü gelse akıllarına, izledikleri bir film, henüz kaybettikleri bir yakınlarını ansalar usulca, bir isyan cümlesi savursalar, derin bir nefes alıp tek bir noktaya dikseler gözlerini, bir sigara yaksalar, çekip gitseler oradan…
Bütün bunların birini, birkaçını yapsalar.
Susup gitseler hiç olmazsa.
Oysa onlar, görmezden gelip neşeyle denize girmeye devam ettiler.

Güldüler, bağırdılar, koştular, yüzdüler, bir şeyler atıştırdılar, birbirlerine şakalar yaptılar, güneşlendiler, üzerilerine kumlar örttüler, güneş yağlarını sürdüler, güneş gözlüklerini taktılar, kızlara baktılar, havadan sudan konuştular.

Hiçbir şeyin keyiflerini bozmasına izin vermediler.
Hiçbir şeyin neşelerinin kaçırmasına izin vermediler.
Hiçbir şeyin onları eğlenmekten alıkoymasına izin vermediler.
Ölümün bile!

İnsanı kıskıvrak, habersiz, ansızın buluveren ölümün bile…
Rüzgar sustu, deniz sustu, onlar susmadılar.
Bir ölümün yanıbaşlarında kumlara uzanmasıyla ilgilenmediler. Plaj şemsiyeleriyle gözlerinden uzaklaşan ölümü umursamadıklar. Kendileri göremedikçe yok saydılar. Gözlerinin önünde olmayan şeylerin varlığıyla hiç ilgilenmediler. Plaj şemsiyelerinin altında yatan çocuk onlar için hiç varolmadı zaten.

Başka coğrafyalarda ölenlerin hiç varolmadıkları gibi.
Başka sokaklarda açlıktan ölenlerin hiç varolmadıkları gibi.
Başka yerlerdeki insanların göğüs kafeslerini parçalayan acıların hiç varolmadıkları gibi…
Bir martı, eski bir İstanbul şarkısını mırıldanıp, çekip gitti oradan.
Bir martı ağladı sessizce.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Yolların Az Kullanılanı..

ben bu adamı seviyorum Allah için. Hoş, yaşadığı, gördüğü hissettiği hikayeleri yazıyor; yani bizim hikayemizi. Allah kalemine kuvvet, yüreğine huzur ihsan etsin.
---- ----
Bu metin Tarık Tufan'a ithafımdır...

Hayata erken başlamış küçük bir çocuktun. Gülmek manasına gelen mutluluğun ilk harfini, sevda kokulu bir bakıştan sonra tattın. Kimi kimsesi yok bilinirdin. Büyüdün, delikanlı oldun sonra. Milattan bu yana, ileri çıkışlarınla tanıdılar seni. İnsanların içine karışmamaya büyük özen gösterirdin. Düne dair bir korkun ve yarından beklentin yoktu. Hiç niyetin olmadığı halde bir adım önden yürüdün hep. Hoş, peşinden gelen kimse de yoktu. Sevgilinin gözlerine benzeyen denizlerin ve çıdam adını almış ormanların vardı. Yüksek sesle şarkılar söylemeyi sevmezdin. Arnavut kaldırımları kadar saçma gelirdi kız peşinde koşmak. Gururun vardı. İsyanın vardı yaşadıklarına insanların. Henüz gün ışımadan, sabah namazından insanlar henüz çıkmadan, dilindeki mısralardan şair olduğunu anladın. Hava bir türlü ısınmıyor, zemherin uzadıkça uzuyordu. Saçların ve sakalın uzuyordu. Tv. Seyretmeyi sevmiyordun. Tebessümün ise lugatında yeri yoktu. Dünyanın en hüzünlü çocuğu diyordu sana sevmediklerin. Yirmi birinci yüzyıla namzet insanlarla aynı ülkede yaşamaktan sıkılıyor, aynı kelimelerle konuşmaktan utanıyordun.

Büyüdüğünü anladığın gün, hesapsız bir şekilde ağladın. İçinde de birşeylerin büyüdüğünü hissediyordun. Yanıyordun. Yutkunuşlarla geçirdin kim bilir kaç baharı. Kaç mevsim kuru yapraklar döküldü söğütlerinden. Her bir yaprağa mısra –ı bercesteler yazıp emanet ettin bahara. Senden başka okuyan hiç olmadı. En son uykuya varanlar ve en erken uyananlar ilk seni gördüler karşılarında. Uzaktan gelen bekçi seslerini susarak cevapladın. Geceler ne çabuk bitiyordu?

Önemli kararlar almış insanlar gibi fırladın susuşlarından. “İnsanlar” diyecek oldun, sesin çıkmadı. Seslenmeyi unutmuştun. Dost olayım dedin insanlara, beceremedin. Seyircisiz oynuyordun bütün oyunlarını. Sahneden de kovdular bir gün.

Seni bir adaya sürgün etti, ellerinde ağır silahlar ve bakışlarında acıma duygusu taşıyan insanlar.

Büyüyordun. Belki istemiyordun ama büyüyordun. Kader, hep tercihe sevk etti seni. İki yol açtılar önüne. Ve sen, daima az kullanılmış olanın tercih ettin. Başka ayak izine tahammülün yoktu. Tıpkı gece gibi ıssızdı yollar.

Hiç beklenmedik bir günde, bütün varlığın üç – beş kitabı köşebaşına bırakarak gittin. Çöp arabalarına attılar kitaplarını. İnsanlar, senin gibi birinden kurtuldukları için Allah’a şükrettiler. Sen, çıktığın tepe başlarından ilk kez gülüyordun. Sessizce gülüyordun...

Nef'i nezaketine selam!

"Ben bu adamı seviyorum Allah için" cümlesini okur okumaz kalbime bir mümin sükuneti yayıldı ve sevindim. Allah razı olsun..
İthafınızı kalbimle okudum..
Seni ve diğer dostları da selamlıyorum.

tarık tufan film yapsana

direkt olarak "kısa film" yapılacak sıkı bir yazı.
her zamanki gibi, "buluşlu" ve "kırık dökük"
yani; made in tarık tufan.
Allah senin dostluğunu hiç kaybettirmesin bana.

Ye,iç,yat,eğlen!

Tarık Tufan acıların paylaşılması noktasında yapılabilecek olanları hiç değilse oradaki gencecik yatan gencin ölümüne karşı insani olan davranışları çok güzel bir şekilde ifade etmiş.
Özellikle şu paragrafı çok beğendim.
" İnsanlar denize girmekten vazgeçseler, sussalar, neşeleri kaçsa, boğazlarına bir şeyler düğümlense, ağlasalar çocuk için, dua etseler, yere oturup kalsalar, ayağa kalkabilmek için derman kalmasa dizlerinde, bakışlarını birbirlerinden kaçırsalar, bir taş atsalar denize doğru, çocuklarını yanlarına çağırıp saçlarını okşasalar, eşyalarını toplasalar, hiç konuşmak gelmese içlerinden, kendi hayatlarını düşünseler, yaşadıkları günleri, çevrelerinde yorulmadan gezip duran ölümleri, okudukları bir öykü gelse akıllarına, izledikleri bir film, henüz kaybettikleri bir yakınlarını ansalar usulca, bir isyan cümlesi savursalar, derin bir nefes alıp tek bir noktaya dikseler gözlerini, bir sigara yaksalar, çekip gitseler oradan…
Bütün bunların birini, birkaçını yapsalar.
Susup gitseler hiç olmazsa."

Evet Cesetler denizde eğlenmezler.Eğer yaşadığını iddia eden insanlar, insanı insan yapan duygulardan kopup iki ayaklı yaratıklar haline gelmişlerse yaşayan ölülerdir.Ve yukarda Tarık Tufan'ın ifadelerini insan olan insanlar yapabilir.

Bir Çığlık Düştü Sulara !

...Birgün seni de alıp giderler, duyuramazsın sesini! duymadığın gibi.

...Birgün seni de alıp giderler, anlatamazsın kimseye ! anlamadığın gibi !

...Bir gün daha bitti bak ! gitmeden, duymalı ve anlamalı artık.

"Şu Fırat'ın suyu akar, serindir oy"

Bir martı ağladı sesizce..

Bir martı ağladı sessizce, biri tüm insanlığın acılarını topladı içinde..
Her insanın ölümüyle birlikte kendi ölümünü yaşadı, her toprağa verilenle birlikte kendi de girdi toprağa ve onlarla birlikte hesap verdi Rabbine.
Tüm çaresizlikleri tüm acıları içinde taşımaya yaşamak dedi. Yaşamak tüm ağırlığıyla yüreğini yaksada vazgeçmedi hissetmekten ve taşımaktan.. Deniz şahit oldu gözyaşlarına, martılar eşlik etti sessiz çığlıklarına.
Belki de ölüm başka insanların acılarını hissedememek diye düşündü. Bencil olmak, unutmak, düşünmemek ölümlerin en kötüsüydü . Farkına varmakla başlayan yaşam, unutmakla bitiyordu onun için.
Bu yüzden her ölümde kendi ölümünü yaşadı. Her aç kalan insanla birlikte açlığı hissetti yüreğinde. Kimsesiz kalan her çocukta kimsesizliği yaşadı, öksüzlüğü, yetimliği..
Yüreğinize sağlık..selamlar..

Kaç kişi, kaç baş, kaç para?

Biri mi ölmüş!

Ölenle ölünmez, biliyorsun! On altı yaşında ve adı bilmemneymiş? Nüfustan biri daha düşmüş sadece. Ve plaj işletmecisi bir müşterisini kaybetmiş işte. Mahallenin süper marketi de öyle.

Annesinin hali ne mi olacak? Hesap mı? Duygu kirliliğine neden olan ölümünün münasebetsizliği sebebiyle plaja eğlenmeye gelenlerin durumunu düşünsene bir de! Hayat devam ettiği ve biz ona benim hayatım dediğimiz müddetçe gidişinin, kişi başına düşen milli gelire katkısı kadar olur bir ölümün tesiri üzerimizde. Başkasınındır ölümler bilmez misin. Hep ıraktır, Irak'tadır. Dün yüz altmış üç kişi ölmüş yine. Haberlerde gördüm. Uçaklar bir köyü uzaktan bombalamışlar. Adları yoktu ama sayıları vardı. Kim ve nasıl değil? Geride bıraktıkları, duyguları, aşkları, hüzünleri, aileleri yoktu haberlerde. Kaç kişi? yüz altmış üç. Bir ülkenin nüfusundan yüz altmış üç kişi eksilmiş. Savaş sırasında global olarak yüz altmış üç kişi kazara zayiat verilmişti.

Kahretsin ki hayat devam ediyor dostum. 'Sevin neşelen yoksa yanarsın'.

Ya hakikat mi?
Cehalet mutluluktur biliyorsun.

Delisin sen!

Akdeniz plajlarındaydı sanırım, görüntü kirliliğine sebep oldukları gerekçesiyle amelelerden rahatsızlık duyulmuş ve tedbir alınmıştı. Böyle münasebetsizlik olmaz tabi. Ölüme de bir çare bulmak lazım. Bu çağda hiç çekilmiyor.

Düşündüğün şeye de bak, delisin sen!

Eskiden de mi böyleydi?

Cenaze evlerinde toplanıyor insanlar. Yüzlerinde eğreti bir üzüntü, yapmacık bir ibret ve tefekkür hali. Sihirli cümle söyleyince hemen bozuluyor büyü. 'Ölenle ölünmez ki'. Bunun söylenmesini bekleniyormuş meğer. Biri diğerine işlerin niceliğinden bahsediyor hemen. Ölüm cenazenin bedeninde kaldığı için rol yapmaktan patlamak üzereyken biri yetişiyor imdada. Ardından ekonomik trendler ve hatta tv programları. Dedikodu bile yapılıyor bazen. Ölenle ölünmez tabi, peki ya ölmeden de ölünemez mi. En azından cenaze evinden çıkana değin. Eskiden de mi böyleydi?

...

şu martı, bi ara bana da uğramıştı.beraber akıtmıştık gözyaşlarımızı...

Sabahlar çoğaldıkça...

Bilmem ki ne yapılır ölenin yanı başında... Hiçkimse yanımda ölmedi benim! Hep içimde ölmeyi tercih ettiler! Görmedim cesetlerini, son nefeslerini nasıl verdiklerine şahit olmadım. Sadece bir sabah gözümü açtığımda birini yatıyor buldum gönül toprağımda...
Sabahlar çoğaldıkça çoğaldı içimdeki mezarlar.
Sabahlar çoğaldıkça eksildi hayatımdan insanlar...

@Tarık Tufan: Her zamanki gibi yuregine saglık, tebrikler...

Herşeyin mükemmel olduğu bir yerde hiçbir şey mükemmel değildir...

Hüzünle barışık cümlelerden arta kalanlar..

Yavaş olan yaşamının anlamı daha da yavaşlar.

Ağır adımlarla yaşanan gün, perdelerin kapanmasıyla bütün yorgunluğunu gecenin yolcusuna yükler. Ve sen sahici bir hayatın garip tedirginliğini taşırsın üzerinde. Ölümler, terkedilişler, izler.. Gecenin sabaha bıraktığı hüzün, ferahlığa yüz tutmuşken, aralanan kapı hiç beklenmedik şekilde yüzüne çarpar. Gözlerinde esrik zamanlardan kalma sancılı bir bakış. Ruhunu kuşanan incinmişlik hali artık ses tellerini titretmeye yetmez. Kırılmışlık biraz daha yakar boğazını. Kalbinin haritası saçılınca ortalığa, başını cama yitirdiklerinle yaslarsın. Kirpiklerin gözlerini örttüğünde buza kestiğini anlarsın. Kurşuni renklere bürünür bütün görünenler, cam buğulanınca ne çok dağıldığını hissedersin. Konuşmak acıtır. Susmayı tercih edersin.. Fakat biriktirdiklerin kalbine zarar verir. Bazen kalbinin duvarına hızla çarpıp dönen cümlelerin olur. Bazen de ansızın gelip içine oturan, tam dilinin ucuna gelmişken söylemekten vazgeçtiklerin. Olsun, kim farkedebilir ki?

...

Bu şehir dağınıkken, uğultu sakin zamanların gövdesini yoklarken, kuru gürültüyle yürüyen kalabalıkların sokaklara bulanmışlığı varken, insanların yüzünü göremezken, hayatın bir yanı hiçliğe bakarken..

Herşeye rağmen dingin bir umutla beklersin, yaşamının anlamının gelmesini. Anlamı bulunmuşturda dokunamamışsındır.
Zaman heybetiyle geçer akrebin ve yelkovanın kollarından. Bir bakarsın ki gelen mutlak sondur.

Yaşadıklarının toplamı, içine dönerek dışına çıkıp bakabildiklerin kadardır belkide..

... söylenemiyor çok şey
... susmadan