renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Cevabı Bilin(mey)en Sorular

Mektup yazmak ne kadar zormuş, bunca yıldan sonra. Gençken mektup arkadaşlarım vardı. Hattâ bir tanede ahretliğim vardı. Onunla uzun uzun yazışırdık. Sayfalar dolusu yazardık birbirimize. Anlatacak ne çok şeyimiz olurdu o zamanlar. Şimdi, düşünüyorum da hepsi eften püften şeylermiş.

Gençlik, cahillik işte. Şu anda da anlatacak çok şeyim var aslında. Gençlikte aklıma hiç gelmeyen düşünmediğim şeyler üzerine. Ama nerden nasıl başlamak gerekiyor onu bulamıyorum. Bir yerden başlamak gerekiyor.

"Başlangıç" örneğin iyi bir başlangıç olabilir. Ne zaman başladı? Nasıl başladı? Nasıl karar verildi, başlatılmaya? Neden?
Bu soruları saçma buluyorum aslında. Bir tek bu soruları değil hayatı saçma buluyorum. Çok aptalca geliyor bana ama, kendime de sormadan edemiyorum. Sorduğum soruların beni yeterince iknâ eden cevaplarını bulamayınca da benliğimde oluşan bunalım boşluklarına tepetaklak yuvarlanmaya başlıyorum. Kurtarıcı arıyor ve yine kendi değerlerime tutunarak kurtulabileceğimi anlıyorum…

“Yaşayan birinin bazı şeyleri yaşamasa da, kendini inkâr gibi geliyor bu bana. Acaba kendimi inkâr edersem -ki sık sık geliyor bu aklıma-, sadece kendimi inkâr mı etmiş olacağım? Başka uzantıları olacak mı inkârımın yoksa? İnkâr kolay ve o kadar çok ki inkârın kucağında debelenen. Biraz tefekkür ettiğim zaman kendimi inkârın her şeyi inkâr anlamına geleceğini fark ediyor ve düşüncemin yanlış olduğunu anlıyorum. Milyarlarca insan var ve sonsuz kudreti idrak etmiş, emredileni kabul etmiş. Ben bir zerre iken nasıl böyle bir şeyi düşünebilirim diye içerlemiyor da değilim kendi kendime. Bazen saçmalık olduğunu düşünüyorum düşüncemin.

Yani ben zihin olarak, mantık olarak inkâr ile ikrar arasında gergin konumdayım. İnkâr etsem de sonuç belli, ikrar etsem de. Oysa itaat ve kabullenme bütün problemleri çözemesem bile beni bunalıma sürükleyen bir çok meseleyi halletmemi sağlayacak.”
Çocukken evcilik oynardık. Her çocuğun bir rolü olurdu. Kimi anne, kimi baba kimi doktor falan filan işte. Şimdi de öyle sanki. Oyunda mıyız? Oyun mu oynuyoruz? Bana verilen rol ne? Bu rolü iyi oynayabiliyor muyum? Herkes kendi rolünü mü oynuyor. Zaman zaman başkasının rolüne müdahale ediyor muyuz? Uykuda mıyım? Uykuda isem, ne zaman uyanacağım?

“Dünya bir oyun ve eğlenceden ibaret.” Sözü yıldırımcasına düşüyor yüreğime. Düşer düşmezde kümeleşen isyan bulutlarını darmadağın ediyor. Her insan aynı sahnede yâni dünya sahnesinde rolünü oynama durumunda. Böyle olunca da insanların birbiri alanlarına girip çıkmaları mümkün oluyor. Kendi yeri ve rolü dışına çıkmak isteyenler kavganın, savaşın, anarşinin çıkmasına sebep oluyor.
Evet dünya bir oyun ve oyalanma alanı. Herkese biçilen bir rol ve imkân var. Bu rolü oynayarak geleceğini hazırlıyor insan. Önemli olan bunu idrak ve idrake göre uygun hareket edebilme.
Biliyorum ki bedenim, yaşadığım sürece geçireceğim zaman, yaşamak için bana tahsisi edilen her şey; emaneti temiz olarak emanet edene iletmem için. Emanet can ve ruh. Bu emaneti donatmam için bana tanın haklar ve salahiyetler var. Bu da cüzi irade. Külli iradenin sıfatlarından oluşan nitelikler taşıyan. Aslında bana ait hiçbir şey yok. Benim gibi bana tahsis edilen her şey de emanet. Sahip gibi davranma arzusu, nefsimin dürtüsü isyanın etrafında gezdiriyor ve yoruyor beni. Ben… Sahi ben kimim, neyim? Ben, beni seven ve insan olarak yaratanın bir yansıması ve alemdeki yetkilisiyim; yetkilerimi bilmesem, yetkilerim dışına çıkmak istesem de sık sık.”

“Aklıma birden ölüm geliyor. Her şeyin altını çizen… İyi/kötü ne varsa alan götüren. Belki cevabını bulamadığımız soruların cevabını ve sonuçlarını görmediğimiz başlangıçların sonunu görebilmemiz için var bu ölüm. “Ya ölüm olmasaydı” sorusu takılıyor bunalımlı akıl ağlarıma. Sonra ne kadar korkunç olurdu diye düşünmeden edemiyorum… Külfet gibi gözükse de, dayanması ve katlanması zor olsa da… Ölüm büyük bir nimet.” Ölüm bir uyanma mı acaba? Yoksa ölüm bir son mu? Yoksa uyanmak mı?

“Ölüm, aslında gerçek doğum, gerçeğe doğum. İnsanın kendi ile yüzleşmesine doğum. Gerçek yüzünü görebilmesi ve gerçekleri görebilmesi için var ölüm.”
Rabbim madem beni yaratmış, neden onun istediği gibi olamıyorum. Bana biçtiği rolü niye iyi oynayamıyorum. Ya da onun istediği mi bu? Belki de tam onun istediği gibi oynuyorum, farkında değilim. Aman Allah’ım! Bunlar bir vehim mi?

“Aslında yapılacaklar o kadar zor değil biliyorum. Ama bir ağırlık var üzerimde. Üzerimde değil özümde… Özüme ağır gelen ve özümü sağırlaştıran. Beni inkâra doğru sürükleyen bir isyankâr akıntı bu…”

Aklıma; ”Onlar seçilmişlerdir” ilâhî hitabı geliyor, irkiliyorum. Benliğim sarsılıyor. “Seçilmekte kasıt ne acaba?” diye, kendime sormadan edemiyorum. İnsan olmam seçimin ilki; insan olmayıp başka bir mahluk da olabilirdim. İnsan olmaktan ayrı Müslüman doğmam da bir seçim sonucu. Öyle ya şu bulunduğum ortamlara doğmasaydım Müslüman olur muydum acaba? Müslüman doğmamdan başka Müslüman olmam da bir seçim ve Müslüman kalmam da. Bu saydıklarımda benim seçimlerimin etkisi var ama esas etki benim seçilmemle başlıyor. Bunu düşünmemek ve görmemek nankörlükten başka bir şey olamaz.

Bâzen bu düşünceler beni çok farklı düşüncelere sevk ediyor. Kendime sormadan edemiyorum. Ben deliriyor muyum? Bu düşünceler pek normal düşünceler gibi gelmediğinden soruyorum bu soruyu kendime. Delirsem daha mı iyi? Deliler her şeyden muaflar çünkü.

Allah mâdem her şeyden münezzeh, O`nun hiç bir şeye ihtiyacı yok. Neden beni yarattı. Benimle ne derdi vardı? Beni cehennemine atıp yakmayı neden istedi? Ya da beni neden çok sevdi de cennetine koyup sefa sürmemi istedi? Bunlar birer bilinmez mi?

“Akıllı iken delirdiğini sanmak… Akıllı olmanın ne büyük nimet olduğunu fark edemememin yanılgısı her halde. Aklı ve değerini idrak edememenin zamansız ve gereksiz kırılması. Oysa ne kadar şükretmem gerek; insan olduğuma, aklımın olduğuna, inançlı olduğuma.”

Cehennem aklıma gelince cenneti unuttuğumu fark ediyorum… Halbuki cennete ermem için her şey. Güzelin belli olması için çirkinin ne olduğunun belli olması şart ve kötünün ne olduğunun belli olması içinde iyinin. Böyle olunca iyilerin ve iyiliklerin bir karşılığının; kötülerin ve kötülüklerin bir karşılığının bulunması elzem. Yapılan bunca haksızlığın bir hesabı yoksa… herkesin yaptığı kötülük yanına kâr kalacaksa… insanın, alemin ne gereği vardı?

Bütün nimetler, imkânlar… Cehenneme gitmemem için. O kadar çok ki; affa erme için sunulan imkan ve fırsat… mükafat kazanabilmem için. Ama cehenneme girme korkusu, aklıma geldiği an, maneviyatım bozuluyor. Girersem kendi hatâlarımdan olacağı muhakkak. Yaratıcının affediciliği öylesine büyük ki… Bunu da biliyorum ama… Gel nefsime laf anlat. Gel beni iknâ eyle.”

Şeytan neden var ve neden benimle bu kadar çok uğraşıyor. Başka işi yok mu? Başkalarıyla uğraşıyor mu, benimle uğraştığı kadar? Bunları dile getirmekle ya da düşünmekle ne kadar günaha girmiş oluyorum? Affeder mi beni Yaradan? (Affet Rabbim beni. Senden istiyorum, sana geleceğim, yönüm sana, bundan ayırma beni.)

“İyi kim, kötü kim? İyi ne, kötü ne? Mutlaka belli olmalı. Ama nasıl? İyinin kötünün ortaya çıkması için iyiyi iyilikten vazgeçirmeye çalışan biri olmalı. İyinin iyi olduğunun ortaya çıkması için ne gerek? Kötü. Kötü yoksa iyi de yok; kötülük yoksa iyilik de. Öyleyse şeytan bunun için var, kötüler bunun için var diyorum kendime. Rahatlıyorum. Ateş kullanıma amacına göre nasıl yararlı ve zararlı ise, şeytan da öyle.

İbadet etmek istiyorum hiç durmadan, kelamını okumak, namaz kılmak sürekli onu anmak onunla olmak. Onun söylediğinden bir harf bile dışarı çıkmamak istiyorum. İnziva mı diyorlar buna. Öyle olduğunda sanki bu soruların hepsinin cevabını bulacakmışım gibi geliyor.
İşin aslında özeti şu: bildiğin ile yaşamak, bilmediklerini öğrenmek, iyileri örnek almak, yaşantısıyla örnek olmaya çalışmak.

“Böyle olmak ideal olmak elbette. Ama çevremi çeviren ve algıladığım alanlarda olanlar bunları yapmaktan çok uzak. Hattâ hiç alâkaları yok bu tür işlerle. Düşündükleri yeme, içme , giyinme, gezme ve uçkurları. Yâni sadece kendileri, ilgi alanları. Sâdece bitmeyen ihtiyaçları, tatmin olmayan arzuları öncelik verdikleri.

İster istemez bunlardan etkilenmemek mümkün değil. Hani Şeytan da bu konuda hiç boş durmuyor. Elinden geleni ardına koymuyor. Benim itaat etmemin, ibâdet etmemin kendine ne zararı varsa. Şeytan akıntıya kürek çektiğinin farkında değil oysa. Ben emredileni yapmaya kararlıyım, ne yaparsa yapsın vazgeçmeyeceğim bu kararımdan.”

Bugün Allah’ın sıfatları arasında olan el-Kuddüs`ün anlamını araştırdım. Temizleyen demekmiş. Bizler farkında olmadan havayı, suyu, kalbimizi, denizi, tabiatı temizleyen. Kirli ne varsa yarattıkları için temizleyen. Nasıl temizliyor? Anlamak ne kadar zor. İnsanların kirlettikleri ve temizlemek için yaptıkları gözümün önüne gelince; Kirleneni temizlemek o kadar büyük masraflar istiyor ki…hayranlığım kat kat artıyor, Allah’a. Çünkü her şey ona ait ve o her şeyi bilen, yapan; yaptığını bilen, bildiğini yapan. Nasıl ve ne mükemmel bir mekanizma kurmuş. Ne kadar büyük bir mühendis. Ressam, mimar… insana ne özellik vermişse ve yarattığı diğer mahluklara…hepsi kendinden, hepsi kendinde.

Bu sorular ve cevaplardan sıkılınca dışarı çıkıp biraz dolaştım.
Yağmur vardı. Islandım. Sudan çıkmışa döndüm. Ne kadar âciz ve zavallı olduğumu düşündüm. Bana verilen nimetlerin beni ne kadar değerli kıldığını düşündüm. Yerli yerinde kullanacak olursam, bana ne kadar değer verildiğini düşündüm ve şükrettim binlerce kez hamd ettim. İnsanlara baktım. Yüzlerine dikkat ettim. Hiç biri diğerine benzemiyordu. Büyük bir ressam (büyük Onu tanımlamakta az ama bana verdiği lisanla ancak bu kadar tarif edebiliyorum) O var bu kesin. En büyük yönetici ve her şeyin tek sahibi O. bu da kesin! Her şeyi var hiç bir şeye ihtiyacı yok. Bu da kesin. Peki bizi, beni, nasıl bir ihtiyaçtan (ihtiyaç demek saçmalık da başka kelime bulamadım) dolayı yarattı.

Âyetlerin birinde şöyle diyordu. Yanlışsa rabbim affetsin beni. “Ben sizi beni tanıyın ve bana kulluk ve ibadet ediniz diye yarattım.” Diğer bir âyette de, “iyi kim, kötü kim ortaya çıksın diye yarattım” diyor. Yani yaratılış sebebi belli… Belli olmayan, aslında o da belli, benim sonumun ne olacağı. Sonum kendi emeğimin karşılığı olacak, onu da biliyorum.

Sonu iyi olanlardan olmak…ne güzel!.. Sonu iyi olanlardan olmam için ne gerekiyorsa nasip eyle Yâ Rabbim! Nasip eylediklerini bilmeyi, anlamayı ve tatbik etmeyi nasip eyle! Kendimle yüzleşmemde yüzümü kara çıkarma.

www.hasbihall.com

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Soruları Bilin(mey)en Cevaplar

Es-Selam Kadir Bey

Bu güzel anlama çabasını bizimle paylaştığınız için sağolun. Bu bir sorgulama aslında, insanın insanlığını sorgulaması, soru vektörlerini kendine yöneltmesi. Allah(cc) öyle aziz ki, bizlere karşı öylesine lütufkâr ki, sorularımıza cevaplar ihsan ediyor çeşitli vesilelerle. Bir baksak içimize, cevaplar uçuşuyor zihnimizde, gönlümüzde seyahat ediyor şehirden şehire. Ama bilmiyoruz bu cevaplar hangi soruların? Soru işaretlerini arıyoruz sorularımızın peşine takmak üzre. Cevaplar ellerimizdeki çiçeklerde bazen, bazen dilimizin ucunda düşmeyi bekleyen kelimelerin harf girdaplarında. Bazense sükûtun o karşı koyulmaz hafifliğinde cevaplarımız. Belki de o parantez içindeki 'mey' de kimbilir. Tıpkı bırakıp gitmek gibi kendini rüzgara...

Selam ve muhabbetlerimle...

... Mutluluk anlamaktır ...