renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Ciddiyet Sadece Kedileri Öldürmez

Geçen gün işi, gücü bıraktım (çok meşgulmüşüm havası yaratmak istiyorum) oturdum bu mevzuuyu düşündüm. Normalde düşünmediğim sanılmasın alınırım, fakat geçen gün yoğun bir şekilde, bir trans halinde ve hatta ommm diyerek düşündüm. İyi bir enerji yaratması için (bu enerji- sinerji ikilisini bol bol kullanmak lazım yazının fiyakası için) iki mum, bir de tütsü yaktım. Sonradan ‘başörtüsü mevzuunu düşünmek için fazla romantik oldu be’ diyerek tütsüyle mumlardan birini söndürdüm.

Genelde benim herhangi bir şeyi uzunca düşünmem iyi olmaz şöyle ki uzun düşünce sürecinin sonunda başta ne düşündüğümü unuturum. Her ne kafama takıldı ise öylece havada kalmaya devam eder başını kaçırdığım için. Başörtüsü meselesinin de başını böylece kaçırmış oldum. Hâlbuki makarna yaparken (ki bence ampulden beri en manalı icattır) aklıma bir anda geliveren fikirler bu uzun düşünme süreçlerinden daha sağlıklı. Aslında çok gerilere gitmeyeyim (yaş ta müsait değil gerilere zaten) kendi lise yıllarıma baktım. Sorunun başladığı ilk günlerde mevzuunun vahametini dört bir koldan deliler gibi anlatırdım insanlara. Konuşmanın sonundaki ebleh bakışlara aldırmaz, aşkla, şevkle algılayabilecekleri şekillerde, örneklerle süsleyerek anlatırdım. Karşımdakine iyice aptal muamelesi olacağından korkmasam canlı örnekle bile mevzuuyu destekleyebilirdim; evet efendim elimizde bir adet azimli genç kızımız, bir adet başörtüsü gerekli tabii. Hoş bu yöntemi uygulamaya koymaya yeltensem dahi bana konu mankeni olacak bir kız yoktu etrafta, neyse, bu ayrı üzüntümdür.

Evet ne diyordum, ilk dönem olayın sıcaklığı ile herkes birer aslan ve kaplandı ve hatta mücahit ve mücahide idi. ‘bacılar ‘ derslere girmiyor, ‘mücahitler’ de onlara destek için dersleri boykot ediyorlardı. O günlerden bu yana epey bir şey değişti tabii ama yazımızın konusu ‘ İslami camianın akıl almaz değişimi’ değil ondan dolayı bu güzide mevzuuyu başka bir yere saklıyorum. Asıl benim yakalamak istediğim nokta başörtüsü mevzusunun izah edilmeye çalışılması esnasındaki çırpınışlar ve her biri birer şaheser olan muhataplarımızdı. Öyle çeşitli ve şendiler ki sağ olsunlar bana hayat boyu gülecek malzemeyi sağladılar. Haklarını yemeyeyim kimileri taşı çatlatacak kadar kıt akıllı, kimileri zehir zemberek aklı olduğunu sanacak kadar akıllı, kimisi sırf muhalefet olmak için muhalefet olan, kimisi ise ‘ben anlamam dinlemem kardeşim devlete kafa tutulmaz’ diyecek kadar aşkla bağlıydılar devlete.

İlk günlerde yasağın hayatımızı yeni yeni taciz etmeye başladığı, polis coplarıyla yeni samimiyet kurmaya başladığımız dönemde bir ayet ve hadis furyası başlamıştı. Muhataba yasağın nasıl bir şey olduğunu anlatmak için benimsenen ilk yöntem bu oldu. Benim hafızam ancak bir hamsi kadar olduğundan bu tayfaya dahil olamadım hala içimde yaradır. Ben istemez miydim –aaa canım açıverin sizde derste başınızı! Allah günah yazmaz, önemli olan kalbin temiz olması dimi amaa? Diye konuya giriş yapan kişiye öyle diyorsunuz fakat nisa suresi şu şu ayette… Diye cevabı yapıştırmayı. Kendini süper alim sanan her kişiye anında cevabı ayet hadisle verenlere, tüm bu hatun ve erlere cama ekmek banan sezercik gibi gıptayla bakıyordum. Fakat bu yaradılışıma aykırıydı, akıl, fikir, hafıza gerektiriyordu en başta. Not kâğıdından kopya çeker gibi yapsam filan diye düşündüm sonra çok dağınık olduğumdan yazdığım kâğıdı da bulamam, rezil oluşum noter tarafından onaylanacak hale gelir, karşımdaki benimle çan çan kavga etme hevesiyle giriştiği muhabbetinde uyuyup kalıverir diye korkumdan başlamadan vazgeçtim bu yöntemden. Hem de içime sinmiyordu kimi açılardan, karşımdaki eski tüfek amcaya nisa suresinden (niye taktıysam bu nisa örneğine ) örnek verirken onun için Kuran’ın en fazla ‘basılı bir eser’ olduğu gerçeğini gözden kaçırıyordum. En kaba tabiri ile ‘ allahsız’ adama, Allah, din, kuran, hadis diye örnekler verdiğimizde cevaplarda daha da saçmalıyorlar ben de – ulan bu adam benim yüzümden bu lafları ediyor, hem kendi girdi hem beni soktu be günaha! Diye kendi kendimi yiyordum.

Haklılığın ispatı isteği insanı deli eder,siz duvara kafa atacak raddeye gelirken, muhatabın o bön bakışları cinneti garantilidir. Daha beter versiyonu anlamayanlardan ziyade, anlamak istemeyen gruptur. Yılmadık tabii ki, bir sonraki taktik ‘modern zaman argümanlarıydı’. Buradan kuran ve sünnet ne argümanı oluyor o zaman sorusu akıllara gelmesin reca ediciim. Modern zaman argümanı dediğim şey birazda onların diliydi. Anayasa, insan hakları, beyannamesi, yönetmelik, resmi gazete, icra dosyası, memur masasına kadar her türlü resmi gereksiz zımbırtıyla doldu bu sefer beynim, Savunmalarım bu tarafa doğru kaydı. Hadi bakalım dedim, Çok pis hazırlandım geliyorum! Görün gününüzü!
—eee canım okul devletin okulu, okulda baş kapanmaz ki! Öyle eğitim olur mu ya hu!
— bakın hanımefendi öyle diyorsunuz ama anayasanın 34564545. maddesi (şimdi hatırlamıyorum tabii ki attım kafadan, vardır mutlaka konuyla ilgili bir şeyler, malum devletimiz cahil kalmamızı asla istemez ) her bireyin okuma hakkı diyor.
—canım devlet her şeyi diyebilir, ama sen başın kapalı gireceksin öbürü de cübbeyle girmek isteyecek, öbürküsü de mayoyla girmek isteyecek o zaman!( bu saftirik savunmanın en saftirik kısmı olan mayo yerinde girsin bakalım neler oluyormuş görün diyesim gelmiştir ama çok ciddi bir insandım o zamanlar hiç demedim) Anarşi olucek resmi bir yerde!
— bakın hanımefendi bu ülkede mayo sorunu yok, başörtüsü sorunu var. Bana böyle gidip en uç örneği vermeyin rica ederim. Hem insan hakları evrensel beyannamesinde…
Bu savunmada böyle uzadı gitti. Amaç neydi? Kafayı yemeden birine derdi anlatabilmek. ‘hidayet kuryesi’ filan değildim, iman, din, diyanet, cennetten yer garantisi filan vermiyordum. Anlaşılmak istiyordum sadece, olayın saçmalığının, komikliğinin biri tarafından daha anlaşılması için çırpındım epeyce. Fakat kafamda sonradan bir ampul yandı( akp ampulü değil tasarruflu ampul) bu kişilerin anlamak gibi bir uğraşı yoktu ! ne anlatırsam anlatayım gökten fil de indirsem tık yoktu, olmayacaktı da! Neden? İstemiyorlardı çünkü anlamak. Gerek yoktu, zor geliyordu, onlarda karşılığı yoktu ya da neyse işte bunu istemiyorlardı nihayetinde. Tüm sorumlulukları ‘ laf sokmak’ la bitiyordu ve üstünü bırakıyorlardı. Bugün olan ne peki? Hala değişen bir şey yok. Muhatap olacakları kişilere iki yem lafı atıp sonra sazanların üşüşmesini bekliyorlar ve sonrası malum. Aynı saçma, sıkıcı diyaloglar. Ama güzel bir haberim var, ben bunu artık yemiyorum. Attıkları oltaya başka şeyler takıyorum ve çektiklerinde yüzlerinde oluşan o ‘işte bir sazan daha’ ifadesinin ,’ ne oluyor lan? ‘ ifadesine, o ebleh, o şok olmuş, o ezber dışında verilen cevapla saf saf bakmaya dönüşü yok mu? Keşke lügatimde bunu anlatacak bir kelime olsaydı.

Geçenlerde film festivalindeyim, orada filmin başlamasını beklerken arkadaşımla karşılaştım. Onun yanında da yedi, sekiz arkadaşı vardı. Benim yanımda da iki kişi daha derken bir takım oluşturacak kadar kapalı kız bir araya gelmiş oldu. Mekânın zaten adında dahi modern geçtiğinden bizler bu halimizle fark edilebilecek özüler olmuştuk bir anda! Modern sanatlar müzesini basan öcüler! Hortlamıştık belki de kim bilir! Malum öcüler ayrı ayrı takılsalar görmezden gelinebilirler belki ama on, on bir öcü bir aradaysa, bu gerçekten ürkütücüdür. Neyse herkes birbiriyle tanıştı vs… fakat ilgimi çeken herkes kapalı dahi olsa birbirinden çok keskin şekillerde ayrılan ayrıntıların olmasıydı. Değişik renkler ve şekiller. Kimi ceket etek giymişti, kimi pardösülüydü, kimi dizinde bir şey giymiş altına bir pantolon giymişti. Örtüler derseniz yine renk renk ve değişik şekillerde bağlanmıştı. Kızları ne olacak bu öcülerin hali? düşüncesiyle incelerken telefonum çaldı ve sürüden ayrıldım. Bilirisiniz ki sürüden ayrılan sürmeli koyun kurtlar için iyi bir avdır. Yalnız beni gözüne kestiren yaşlı kurt (dişi olduğundan Asena mı oluyor acaba ya hu? ) neye doğru yaklaştığını bilmeksizin yanıma yanaştı. O esnada ben bir filmin afişine bakıyordum ve girdiğimden beri kesiştiğimiz piti piti kareli eteği, üstünde etekten bir koyu ton ceketi, pembe ruju (yaşlı bir bayana gidebilecek en son renk) ve kalemle çizdiği kaşlarını kaldırarak o bomba girişi yaptı ve konuşmayı başlattı.
—okuyor musun? Dedi.
Babasının kızıyım ya ben, hemen bir samimiyet. Bu girişin iki sebebi olabilir. Bir, aramızdaki altmış yaş farktan kaynaklanıyordur. İki, bir seviye farkına işarettir yani pek umursamıyordur. Aslında muhatabı değilim de lütfetmiş edasıdır bu. Western filmlerindeki hey adamım coo hey sen! edasıdır. Okuyor musun dedi, işte gelmişti, merakına dayanamayıp on beş dakikadır kestiği kızı, zavallı beyni yıkanmış yavruyu aydınlatmaya. Aydınlatamazsa klasik kuru sıkı söylemlerini sallayarak, harika sorularını soracak, benden harika cevaplar alacak (öyle sanıyordu pek tabii) aklınca beni mat edecek ve finalde çirkefleşerek – burayı İran yapamayacaksınıza bağlayacaktı amaaa..
-yooo okumuyorum dedim, sonra haa bir dakika ya okuyorum gazete okuyorum dedim.
Şöyle bir irkildi, yüzüme dikkatlice baktı. Cin gibiydim alimallah! Böyle bir cevap beklemiyordu tabii. Ama öylesine kuzu gibi bir şekilde verdim ki bu cevabı inanmasa bile inanmış gibi davrandı ve sorularını cevapladıkça foyamı ortaya çıkaracağı inancıyla sormaya devam etti.
—festivalden nasıl haberin oldu?
—ya bizim bir abla var mahallede Ayşe abla, o burada temizlikçi. Bize dedi ki ya kızlar benim işin olduğu yerde ucuz film var dedi. Bende öyle kızlarla değişiklik olsun diye geldim yani.
Hafızam hamsi kadar ama tiyatroya eğilimim had safhada. Çocukken de okulda her türlü tiyatro mevzuunda elebaşıydım. Orda karşımdakiler gülsün diye bunu yapıyordum fakat burada durum çok zordu. Benim gülmemem lazımdı.
—demek öyle… ( nasıl oluyor be! Gibi anlamaz biz bakışla beni ve biraz ötede duran kızları süzdü)
—evet
—nerden geldiniz peki kızlarla?
—bizim evimiz sanayi mahallesinde. Zaten oraya da yeni taşındık biz.

Birazdan muhabbetimiz kesilecekti herhalde. Ama kalbim elvermiyordu. Bu saadetin bu kadar kısa sürmesinin sebebi başta yaptığım taktiksel hata olsa gerek diye düşündüm. Teyzenin gözünde okumuyorum cevabıyla otomatik olarak cahil olunca kısadan kesip kaçma isteği uyandıracağımı hesaplamalıydım. Çünkü benimle ‘ ulu önder atatürk’ diye başlayan bir konuşma yapması mantıksız olacaktı, ben halktım, zararsızdım ‘ bizim annelerimiz de örtülü, babaannemiz hafız’ dedikleri türdendim yani bir nevi. Pek babaannesine benzeyen bir halim yoktu ama, giyiniş şeklim onu işkillendirmişti. Üstüme başıma baktıkça biraz daha şüpheleniyor gibi oluyor sonra yüzümdeki o kuzu ifadesine bakarak inanıyor gibi oluyor arada bocalayan bir şekilde kalıyordu. Dur bakalım düşüncesiyle yeni sorusunu sorunca beni daha yakından tanımak istediğine iman ettim.

—nerden geldin peki sanayi mahallesine ?
—İran’dan geldik biz.

İşte sonunda güzel bir yere bağlamıştım. Şimdi daha neşeli hale gelecektik mutlaka.

— İran mı? Çarşaflı mı annen? Çarşaflıdır tabii. Sen nasıl böyle örttün başını? İyi seni çarşafa sokmamışlar.

Şimdi mevzuu bahis çarşaf oldu mu, örtü bile kabul edilebiliyormuş bunu gördüm, çarşaf derken bu teyze hakiki bir zebani görmüş gibi ürperiyordu.

— yok ya annem çarşaflı değil, öyle normal örtüyor işte.
Bir ağzımda sakızım eksikti, öyle yayarak, sakin sakin evinde ara danteli ören bir kız edasıyla cevaplıyordum ki…
—eee neden geldiniz İran’dan buraya?
— Ya benim babam kamyon şoförü de orda bir iş almıştı, işte bizde gittik. Ama sonra annem istemedi ya. Seda sayanı filan düzgün izleyemiyor orda, çekmiyor bazen televizyon. Babam da zaten dedi çok sıcak dedi işte, pek sevmedik yani geri geldik İstanbul’a biz de.

Biraz duraksadı, atıp atmadığım konusunda ciddi şüpheler uyanmıştı. Bunu anlamanın tek yolu daha değişik şeyler sormaktı.

—kızlar kim arkadaşın mı? Hepsi arkadaşın mı?
—evet
—cemaatten filan mısın? Bir cemaatten filan mısınız hepiniz?
—hı?
—hepiniz aynı giyinmişsiniz ondan sordum.

İşte bu an benim gülmemek için dudağımı ısırdığım andı. Aynıymışız! İşte bu kelime tam olarak teyzeyi ve bu güruhun bakış açısını özetleyen şeydi. Aynısınız! En farklınız da aynı, en güzeliniz de aynı, en akıllınız da aynı, en başarılınız aynı, en cahilinizde, alayınız aynı. Ne olursanız, ne okursanız, ne hissederseniz, ne giyerseniz, ne dinlerseniz, nerelere giderseniz, nerelere gitmezseniz, bunların hiç biri fark etmez. Baş kapalı mı? Tamam bitti. İşte burada bu teyzeye güzel bir şey demeliydim, ama ne ? yazık ki kendi esprilerime gülme gibi bir hasletim var. Kendimi tutamayıp kahkahayı koy verecektim, o zaman bu kadar oyunculuğum hepten çöpe gidecekti. Sonra bir de hışım kısmı vardı işin, genelleme kısmı vardı. Bu kapalılar işte böyle! Utanmıyor musun dalga geçmeye! diyebilirdi teyze ve ben yemin ederim daha mel mel bakabilirdim yüzüne. Ama bununla kalmazdı, birileri dahil olur iyice sıkıcı bir hal alırdı bu pek keyifli oyunum, buna kesinlikle gelemezdim sevdiğim bir filmi izlememe beş dakika kalmıştı çünkü.

Anlamamış gibi yüzüne baktım, bir falso vermemi, özüme dönmemi bekler gibi bir hali vardı. Benimle çan çan kavga etmek, burayı İran yapamayacaksınız, laik bir ülke burası, Tayyip’ten yüz buldunuz buralara geldiniz ( sinemaya gelmek için başbakanlık izni alıyorum da ben ) , burası modern bir yer, örümcek beyinlilerin burada işi yok gibi benim artık kompedanı olduğum zırvalarını söyleyebilmek için aklınca tahrik dolu sorusunu yineledi.

—cemaat diyorum, hepimiz aynı giyinmişsiniz de sizi cemaat mi yolladı diyorum.

Öyle açıklayıcı, öyle tatlı soruyordu ki, tam bir zalim olduğumu düşündüm o an. Bir de duymamışım gibi sesini yükseltmişti biraz tam orada –nee duymuyorum az daha bağır demek istiyordum ama bir yere bağlayıp hemen kaçmalıydım, yoksa filmim kaçacaktı.

-haaa, evet ya. Şey cemaat var da bir de bize bir mağaza sponsor oldu, şimdi adını veremem reklam olmasın, hem siz hedef kitle içinde değilsiniz ki…

Bir dakika ya! der gibi bir ifadeyle yüzüme bön bön baktı;

—hadi bakalım film başlıyor, iyi seyirler teyzecim.

Dedim ve kuş gibi sekerek salona girdim.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

güleriz ağlanacak halimize..

sürekli zam yapan padişahın, halkın ağlamak yerine gülmeye başladığını öğrendiğinde "yeter artık, zam yapmayın" dediği gibi, yazınızı okuyan etkili ve yetkili devlet erkanımız da bu anlamlı (!) yasağı belki kaldırırlar (mmmmı acaba??)

Yazı başlığını

Yazı başlığını anlamasamda çok tebessüm ettiğim bir yazı oldu.

Aynı toplumda, aynı okullarda yetiştik ama nasıl oldu da bunca karşıtlığa rağmen İslam'ı öğrenme yaşama imkanı bulduk bu da ayrı bir lütuf.Hidayetin şükrü güzel bir kulluk olsa gerek. O da insanlara kalben ve niyet olarak Taif te taşlanan Peygamberimizin haliyle ve duasıyla her daim yaklaşmak olsa gerek diye düşünüyorum.

Allah kalbinize ve kaleminize kuvvet versin.Düşündürdünüz..

Teşekkürler

Teşekkürler, keyifli ve düşündürücü bir yazı. Bize öcü muamelesi yapan, dar kalıplara sokan insanlara böyle davransak daha mı etkili oluruz.

kedidir o kedi:)

Anafikrinde yanlış anlamadıysam şayet 'Sağ yanağına vurana sol yanağını çevir' formelini 'sen de ona bir tokat at' diyerek reforme etmeyi kendine amaç bilen, bu marjinal çıkışla yandaşlarına farklı bir reaksiyon aşılamak isteyen ve bunu müthiş bir üslupla ifa eden özgün bir yazı olmuş. Ayrıca mesel olarak ciddiyetini hiçbir zaman kaybetmeyen kedilerin verilmesi oldukça manidar duruyor. Bazen ciddiyetten çıkıp karşı tarafın yaptığı gibi maytap patlatacaksın. Sanırım başlıkla bunu anlatmak istiyor müellif: Umursamayın!

Ayrıca söz kediden açılmışken, Schrodinger'in değil Ebu Hureyre'nin kedisini evetliyorum. Pavlov'a da selam ederim Kıtmir ile:)

Gayet güzel ve keyifli bir yazıydı. Ferasetinize sağlık Suzan Su.

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası!
Andrei Tarkovsky ( Nostalghia )

en güzeli...

Aslında onları anlamaya çalışıyoruz, evet gerçekten anlamaya çalışıyoruz... Yani, nedir acaba onları böyle düşman yapan? Bize öyle bakmalarına iten şey nedir diye soruyoruz aslında bence... Belki sadece bir kişinin hareketini görup genelliyoruz; ancak herkes mi bir kişiyi görup genelliyor? Sıkmabaşlara(!) olan tavırları niye böyle acaba diye düşünüp olaya başka yerden bakmaya çalışıyoruz..

Sanırım malesef düşünmelerimiz de boşa çıkıyor, onları anlayamıyoruz.. Benlik elbisemizi söküp onların içine giremeyiz ya... O düşmanlığı tatmamışızdır, belki de onlara duyduğumuz olumsuzluk türü bi duygudur hissettikleri, bakışlarına akseden nefretvari ifade. Yoksa bildiklerini biz de biliyoruz değil mi?
En güzeli daha esnek insanlar için çabalamak. Her bakımdan esnek, yapıcı insanlar... Bildiği her ne olursa olsun zemini sağlam, hoşgörülü insanlar.

Teşekkürler kaleminizi gosterdiğiniz için.