renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Cumhuriyet Dönemi İslamcı Kuşakların Serencâmı

Osmanlı İmparatorluğu’nda 18. y.y. sonlarından başlayan bir yenilenme, tanzim arayışları vardı. Batının hızlı yükselişi ile birlikte ortaya çıkan sömürgecilik dalgası, askeri alanda yaşanan başarısızlıklarla birlikte ortaya çıkan toprak kaybı, yeni düşünce dalgasının zihinlerde oluşturduğu kırılmalar, ortaya çıkan sorunlara cevap arayışı bu yenilenme sürecinin ana sebeplerini oluşturuyordu. Her ne kadar Osmanlı’daki değişim dalgasının askeri alanda öncelikli olarak yaşandığı belirtilse de bunu ortaya çıkaran düşünsel arayışlar olduğunu da unutmamak gerekir. İslam düşüncesinde de yeni durum ve şartlarda nasıl bir duruş sergileneceği sorusundan hareketle arayışlar olduğunu biliyoruz.

Ulus temelli bir devlet organizasyonu olmayan ve İslam toplumlarının yaşadığı coğrafyanın büyük çoğunluğunu elinde bulunduran Osmanlı İmparatorluğu değişik bölgelerinde başlayan düşünsel hareketlilik ile yaşanan durağanlığın ve geri çekilişin sebepleri ve çıkış yolları üzerinde kafa yormaya başlandı ve etkileşimleri de hızlı oldu. Osmanlı sınırları dışında bulunan İran ve Hindistan havzalarında da aynı sorunlara cevap arandığını biliyoruz.

Düşünsel noktada bu hareketlilik yaşanırken siyasi ve askeri alanda çok hızlı değişmeler yaşandı. Uluslaşma ve sömürgecilik dalgasıyla topraklarını yitiren imparatorluk 1. Dünya Savaşı ile birlikte yeni paylaşım üzerinde yaşanan anlaşmazlıklarını savaş yolu ile çözmeye çalıştılar. Laik bir devlet olmayan Osmanlı İmparatorluğu; Müslüman düşünür ve alimlerinin teklif ettikleri çıkış yolları üzerinde durdu, bazılarını gerçekleştirmeye de çalıştı. İslamcılık dışında önerilen kurtuluş fikirleri olan Batıcılık, Osmanlıcılık, Turancılık düşünceleri de değişik dönemlerde denenmeye çalışıldı. Önce Osmanlıcılık, ardından İslamcılık, çok fazla olmasa da Enver Paşa’nın şahsında Turancılık ve son olarakta halen uygulanmakta olan Batıcılık kurtuluş ideolojisi olarak benimsendi.

15. yüzyıldan beri yaşanan düşünsel durağanlık doğal olarak diğer alanlarda da aynı sürecin yaşanmasına neden oldu. Cemaleddin Efgani ( 1839- 1897), Muhammed Abduh (1845- 1905) Seyyid Ahmed Han (1817- 1898) öncülüğünde İslam merkezli çıkış arayan düşünürler, alimler bütün İslam dünyasını etkileyecek bir arayışın öncüsü oldular. Türkiye’ye baktığımızda Filibeli Ahmed Hilmi, Said Halim Paşa, Mehmed Akif Ersoy, Elmalılı Muhammed Hamdi, İsmail Hakkı İzmirli, Bediizzaman Said Nursi, M. Şemseddin Günaltay başta olmak üzere İslam düşüncesinin yeniden ihyası ve inşası için mücadele ettiler. Bu kuşak Osmanlı bakiyesini Cumhuriyete taşıdı. Çoğu medreselerde tahsil gördü. Arapça ve Osmanlıca’ya vukufiyetleri üst düzeydeydi. Sorunların içinden geldikleri için çözümlemeleri ve diğer akımlarla yüzleşmeleri daha sağlıklıydı. Yönetim biçimi olarak Cumhuriyet tarzına karşı değillerdi aksine bunu destekliyorlardı. Cumhuriyet kurulduğunda yönetimi darbe ile geçiren oligarşi özellikle İslamcılık akımını engelleyen ve ortadan kaldıran bir anlayışı benimsedi. Batı karşısındaki yenilginin tek müsebbibi olarak düşünülüp bu anlayışın değişmesi hedeflendi. Yukarıdaki isimlerini saydığımız kuşak bu dönüşüme direnmeye çalıştılar. Dengeli bir siyaset çizgisi takip etmeye çalıştılar. Ama bunların varlığı tehdit olarak algılandığı için 1950’li yıllara kadar bazıları sürgün edildi, bazıları ev hapsine alındı, bazıları idam edildi, bazıları da küskün bir halde yaşamaya mahkum edildiler. Halbuki bu dönemde çok büyük fırsat yakalanmış halde idi. İslam düşüncesinin ihyası ve inşası için bir fırsat yakalanmış durumdaydı. Listeyi daha da çok uzatabileceğimiz bu kuşak hem halkta var olan, hem de yönetim gelenekleriyle oluşan yanlış İslam algısı ile mücadele ettiler. Batı medeniyetine külli bir karşı çıkış içinde değillerdi. Anlamak- yorumlamak çabası ön plandaydı. O geçiş döneminde en donanımlı, yetkin söz ve düşünce sahibi insanlardı.

Yeni oligarşi bunların karşısına aydın- düşünür çıkarmaya çalışsa da bunda başarılı olduğu söylenemez. Bu nedenden dolayı cumhuriyetin bir ideologu yoktu. Bölük pörçük, kararsız, yalpalayan bir zihniyet vardı. Ki bunun sonucunda kaos ortamı oluştu. Tarihin ve toplumun İslami damarını temsil eden her kişi ve kurum etkisizleştirilmeye çalışıldı. Bunun boşuna bir gayret olduğunu tarihin derinliklerinde olan dinamik güçlerin kaybolmadığını ve sürekliliğini koruduğunu görüyoruz. Bugün halen tarikatların varlık nedenlerini ve bu kadar etkililiklerini nasıl koruduğunu konuşuyoruz. Cumhuriyetin yeni egemenlerinin olanca linç ve imha gayretlerine, kurumsal hiçbir yapı ve resmiyetleri olamamasına rağmen Anadolu’da tarikatların çok güçlü olduklarını görüyoruz. Yukarıda isimlerini saydığımız bir çok ismin dergahlarda yetiştiğini ve tarikatlara mensubiyetleri olduğunu biliyoruz. Bu kuşağın konuşturulmadığını, düşüncelerini yazılı olarak bile ifadesinin engellendiğini ve hatta bedenen ortadan kaldırıldığını görüyoruz. Kendilerinin fikirlerini paylaşacakları, tartışacakları öğrencileri olmadı. Çoğunluğu medrese eğitimli ve âlim karakteri taşıyan insanlardı. Halbuki bu kuşak konuşsaydı, düşüncelerini ifade edebilseydi bu herkes için çok önemli açılımlar sağlanmış olacaktı ancak yaşanan süreçle Türkiye’nin geleceğini kararttılar.

Bu dönemin 1950’li yıllarda bittiğini görüyoruz. Bundan sonra yeni bir dönem başladığını görüyoruz. Dış dengelere bağlı bir gelecek çizen egemenler yine İkinci Dünya Savaşı sonucunda kapalı toplumu yarı olarak açmaya başladı. Siyaseten de Demokrat Parti tercihini kabul etmiş ve direnmiş olsalarda belli engellerin kaldırıldığını görüyoruz. Bu dönemde cumhuriyet okullarında yetişmiş, laik devlet karakterini taşıyan eğitim sürecinden geçmiş yeni bir kuşak oluştu. Bu kuşağın önde gelenleri; Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Necmettin Erbakan, Fethullah Gülen, Seyyid Ahmet Arvasi, Ali Bulaç, Rasim Özdenören, İsmet Özel sayılabilir. Toplumun ve tarihin İslami karakterini taşıyan ve iddia eden kuşak aydın karakteri ağır basıyordu. Doğu- batı arasındaki sıkışmışlığı he zaman yaşadılar. Geçmişle olan bağlarını yeniden tanımlamaya, şekillendirmeye çalıştılar. Bu dönemde Batılılaşma toplum ve siyasi düzen içinde yerleşmeye başlamıştı. Demokrat Parti’nin sağcı- muhafazakar toplum taleplerini siyasi arenada temsil eden çizgisini, kendisinden sonra bölünerek devam ettirdi.

Adalet Partisi, Refah partisi, Anavatan Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi bu çizginin devamı hüviyetinde idi. Uluslaşma sürecinin parçası olarak milliyetçi temaların kuvvetli olduğu ve daha yerli bir duruş sergilendiği gözlemlenebilir. Osmanlı hinterlandında olan devletlerde yaşanan sorunlara devlet düzeyinde olmasa bile halk düzeyinde yoğun ilgi gösterildi. Bu dönemde aynı zamanda bu ilginin uzantısı olarak İslami düşüncedeki boşluk yoğun tercüme faaliyetleriyle giderilmeye çalışıldı. Mısır’dan Seyyid Kutub, Lübnan’dan Seyyid Muhammed Fadlallah, Suriye’den Said Havva, İran’dan Ali Şeriati ve Mutahhari, Pakistan’dan Mevdudi’nin eserlerinden yapılan tercümelerle bilgisel açlık ve konumlandırma yeniden yapılmaya başladı. İsmini saydığımız kişilerden Alim karakteri ağır basan kişiler ( Seyyid Ahmet Arvasi, Fethullah Gülen gibi) birkaç tanedir. Diğerleri modern çağın yeni sınıfı olan aydınlardı. Dini ilimlere vakıf olmayan, muhalif duruşu ağır basan, düşünsel kökeni ve geleneği olmayan kişilerdi. İlk dönem İslamcılığın temsilcilerini (Said Nursi dışında- ki bu da vefatından sonra tarikat benzeri yapılanma içerisinde olduklarından dolayı) tam anlamıyla okudukları ve eserlerine vakıf oldukları söylenemez. Batıya ve modernizme karşı duruşta ilk dönem temsilcilerin gerisine düşecek bir düşünce açılımına düştüler. Türkiye’de aydınlanma tarikatı aşacak bir açılıma kavuşamadı. Takipçileri tarafından daha çok mürit- mürşit ilişkisi ile okunmaya anlaşılmaya çalışılmaktadır. Geleneksiz bir İslam düşüncesi oluşturuldu. Kendi kökleriyle tanışamadı ve buluşamadı. Bazıları ise şimdiden unutulmaya başlandı bile. Bu dönemdeki beliren hususlardan biri savrulma karakterine sahip olmasıydı. Gençlikte, orta yaşta ve yaşlılıkta farklı düşünce ve çizgilere sahip olundu. İkinci dönemde soğuk savaş aktörlerinin oluşturduğu kıskaçta boğulan bir düşünüş yaşandı.

Cumhuriyet döneminin birinci ve ikinci kuşağını yeniden okumalıdır. Kişisel fikri takipten ziyade bunları aşacak düşünceler ve gelenekler oluşturmalıdır. Birinci dönemle bağların kopukluğunu giderilmelidir. Üçüncü dönem İslamcı kuşak Türkiye’nin dönüşümündeki yerini almalıdır. İrtica paranoyalarıyla oluşturulan baskı süreçlerini, Avrupa Birliği yolundaki evrilmeleri, küresel aktörlerin İslam düşüncesini çatışmacı kültür içinde daraltma çabalarını aşacak bir duruş olmalıdır. Üçüncü kuşak yaşanan tecrübeleri iyi okuyarak, özellikle modernleşme sürecine karşı İslam düşüncesinin yorumunu iyi tahlil etmelidir. Üçüncü kuşak bireysellik- toplumsallık arasındaki konumunu belirleyerek, özgürleşme sürecini iyi tamamlamalıdır. “Şii imamet mitolojisi” ve “Sünni saltanat ideolojisi” reflekslerini düşünsel altyapıdan çıkararak “yeniden yapılanma stratejisi”ni ortaya koymalıdır. Özellikle ikinci kuşak, üçüncü kuşağa yol gösterici davranırken onların önünü açmaktan da imtina etmemelidir. Kuşaklara hapsolmuş, geleneksiz bir düşünsel- pratiksel mücadeleden öte birbirini tamamlayan, dönüştüren bir süreç artık oluşmalıdır.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Günümüzün siyasi arenasına ışık tutacak bir şiir...

Merhaba değerli Rüstem bey;
Merhum M.Akif' in bir şiirini sizinle paylaşmak istedim.
Şiiri okuduğunuzda hakikaten ne kadar manidar olduğunu göreceksiniz...
Selamlar...

Süleymaniye Kürsüsü' nden

Bir de İstanbul'a geldim ki: bütün çarşı, pazar
Naradan çalkanıyor, öyle ya... Hürriyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hulya ile, gözler kızgın;

Sanki zincirdekiler hep boşanır zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!

Zurnalar şehr ahalisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak ta dayanın yetmişine!

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli,
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak
-Yaşasın
-Kim yaşasın?
-Ömrü olan.
Şak! Şak! Şak!

Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş!
Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş.

Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok;
Aksa kan sel gibi, dindirecek vasıta yok.

"Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı"
Diye mekteblilerin mektebi tekmil kapalı!

İlmi tazyik ile ta'lim, o da istibdad
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen azad.

Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan...
Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdan.

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,

Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.

Dalkavuk devri değil, eski kasaid yerine
Üdebanız ana-avrat sövüyor birbirine.

Türlü adlarla çıkan namütenahi gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit
Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it

Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor,
Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor.

M.Akif Ersoy