Uykulu gözlerle eve döndü. Önceki günün sabahından başlayıp yorucu geceyi de içerisine alan bir zaman diliminde ayakkabılarınca hapsedilmiş ayaklarına bağımsızlığını bahşettiğinde parmak uçlarının hafiften terlemiş olduğunu gördü. Eve girdiğinde ilk niye ayaklarına bakmıştı anlamadı. Topuklarından ayak tabanına doğru sanki seslice vuran bir ağrının varlığıydı oysa bakışlarını ayağına çeviren. "Dost başa bakarmış düşman ayağa" dedi. Kendi kendinin düşmanı olma ihtimalini düşündü bir an. Vazgeçti. Ötesini düşünmedi.. düşünemedi. Dağınık bıraktığı yatağının içerisine kıvrılmayı ve kıvrılmış çarşafın kıvrımları arasında hiç olmazsa bir an serince duraksayıp sonra yüzükoyun ve upuzun uyuması gerektiğini düşünebilirdi sadece. Gün uyanmışken uyumanın epey güzel oluşunu çocukluğundan bilirdi. Gözlerini kapatmadan hemen önce, yastığındaki birkaç günün ter kokusunu içine çeker, pencereye konan bir kumrunun pencere pervazına serpilmiş birkaç bulgur tanesine kafasını ürkekçe uzatışını izler, Hicaz'dan gelme yeşil çın çınlı saatin tik taklarını duyar ve mutfaktan tencerenin kenarlarına çarpan tahta kaşığın sesine eşlik eden annesinin zaman zaman içli zaman zaman neşeli türkülerini dinlerdi. Rüyalarında kumruya tenceredeki nasip olurken, saatin tik tak sesi kendisini kovalayan bir adamın ayak seslerine dönüşür, kaçarken kaybettiği yolunu annesinin türkülerinin döküldüğü sokakları izleyerek bulurdu. Rüyalarında hep bir kovalayanı vardı. Kaçmaya çalışır, ayakları ağırlaştıkça ağırlaşır, terlediğini hissederdi. Ama hiç yakalanmamıştı bugüne kadar. Yastığındaki ter kokusunu da bu yüzden severdi. Bütün bunlar ona sabahın öğleye yaklaşan bu saatinde yorganlık etmişti. Derin nefesler eşliğinde uyudu.. uyudu.. uyudu.
***
Gözlerini hafiften araladığında, yatmadan önce yarı açık bıraktığı pencereden, okuldan dönen çocukların, kurmayı günlük vecibe addettikleri cümleleri çarpıyordu kulaklarına. Çocuklar eski apartman duvarlarını çılgınca döverek tüketiyorlardı cıvıltılarını. Cıvıltılar çığlığa dönüşüyordu. İçlerinden biri boş bir konserve kutusuna en gözde futbolcu hissiyle tekme savuruyordu anlaşılan. Sırtüstü döndü. Dizlerini karnına doğru çektikten sonra gözlerini tavana dikti. Odaya dolan güneş ışığının huzmeleri, tavanla gözleri arasındaki toz taneciklerinden haberdar ediyordu kendisini. "Bu dağınık yataktan bir adam olunup çıkılabilir mi?" diye nidalandı. Yattığı yerin çevresinde bulundurduğu birkaç kitap arasından okumaya başlayacağı birisini seçme niyetiyle yatağın baş tarafına uzattı elini. El yordamıyla iki kitap aldı. Kitapların isimlerini okudu, içindekilere baktı. İlk sayfayı çevirmek gelmedi içinden. Bugün çok basitçe yaşamak istiyordu. Alabildiğine yalın. Yalınlık anlamlı olmaya giden bir başlangıç noktasıydı ne de olsa. Bunları düşünürken yan döndü. Dizlerini iyice karnına yapıştırdı, ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturdu. Kafasını öylesine eğmişti ki; neredeyse dizlerine değecekti. Nokta kadar oluvermişti sanki. Tebessüm etti. Bir sohbet ortamında çok değer verdiği bir ağabeyi Hazret-i Ali'ye atfedilen "İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı" sözünü yorumlamıştı. O gün bugündür hiç aklından çıkmamıştı. Hareket bir noktadan başlamalıydı ve dönüşü aynı noktaya olmalıydı. Bu ilmin kuralıydı sanki. Noktalar oluşturmaksızın bir tek nokta çevresinde oluşturulan bir daire. "Birilerinin sunusuyla beynime tecavüz edilircesine yerleştirilen, peşine düştüğüm, uğruna bir çok şeyi harcadığım her yeni bilgi ile yeni bir nokta mı oluşturmaktayım yoksa?" diye sormuştu. O gece oradaki sorular, cevaplar, konuşulanlar, itirazlar, savlar, tezler, antitezler, espriler, hatıralar, okunanlar, alınan notlar onun için bu dünyada tutunabilmenin yolu gibiydi sanki. Tutunabilmeyi yuvarlanıp gitmek diye adlandırılan ve nasılsın sorusunun cevabı olarak genel geçer kullanılan kelime dizininin zıddı olarak kullandığının farkındaydı. İşte bu yüzden en azından bugününü yalın geçirme niyetindeydi. Yatağının üzerine düşürdüğü kitapları yerine koymak için aldı. Yatağın görüntüsüne göre çevik sayılabilecek bir hareketlenmeyle doğruldu. Yastığını bir kenara itti. Kitapları yerine koydu. Yatağın baş tarafında yüzünü duvarla yatak başı arasında raf gibi oluşmuş bölüme döndü. Bağdaş kurdu. Gözlerini ovuşturdu.
***
Gözünün takıldığı yerde kahverengi kapaklı meali öylece duruyordu. Bir süreden beri hiç ilgilenmemişti. Yüzü kızardı sanki. Ceket cebine sığdırabileceği kadar küçük mealin kırmızı şirazesinden tuttu ve çevirdi sayfaları. Şiraze Nahl Suresinin ortasında bir yerde duruyordu. Bu şirazenin burada konumlandığı geceyi hatırladı içi acıdı. Nüzul sırasını dikkate alarak hep birlikte tedris ederek gelmişlerdi Nahl suresine kadar. Kaldıkları yerden okumaya niyetlendi hemen. Bu çaba esnasında;
"Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.
Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hakimiyeti yoktur.
Şeytanın hakimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerindedir."
ayetleri ile yüzleşti. Gözleri doldu. Meali kapattı. Ayağa kalktı. Öğlen namazını uykudayken geçirmişti. İkindi ile birlikte öğlen namazını da kılmalıydı. Banyoya yöneldi. Suyun sesi ve serinliği sonrasında aynaya yönelttiği bakışlarındaki anlamın yüküyle daha bir doğruldu. Omuzlarını düzeltti. Namaza durdu.
***
"Gün yüzünü akşama dönüyor artık. Akşam, bir eliyle geceye diğer eliyle gündüze tutunan, lacivertten kızıla yol alan giysisini omuzlamış diri bir ihtiyar gibi mağrurca belirmektedir. Hey Allahım o gökyüzündeki ne mücadeledir böyle. Gündüz kaybolmamanın en insanî mücadelesini verirken, gece bir devrimci kararlılığında insan yüzlü günün tepesine çökmektedir."
Bu cümleleri kaydetti işyerinden eve taşıdığı müsvedde kağıtlardan oluşturduğu defterin henüz yazılmamış ilk sayfasına. Böyle zamanlarda sigara yakar ve hüznünü yedeklenirdi. "Devrimci gece ha" diyerek tebessüm etti bu sefer. "Öyleyse hoş gelmektedir" diye ekledi. Birazdan şehrin kapılarından şehrin sokaklarına süzülecek bir orduyu karşılamak geldi içinden. Çok çocuksuydu bu düşündüğü. Ama onun için çocuksu olmanın getirdiği tat başka bir şeydi doğrusu. O böylesi şeylerin peşi sıra hararetle koşuştururken, kendisine dostum diye hitap eden henüz tanışmış olduğu arkadaşı, onun kendisini zoraki ötekileştirdiğini bunu yaparken de aslında bir başka açıdan modernleşmekte olduğunu söylerdi. Üzerinde epeyce düşünmüştü o bunları söylerken. Yaşamının bütünü, o gün kendisine tanıklık ettiği ahval ve şerait içerisinde cereyan ediyor olsaydı eğer, arkadaşı pekala haklı olabilirdi. Ama erken konuşmuştu. Çünkü o onca ağdalı cümleyi kendisinin sadece bir gününü göz önüne alarak sarf etmişti. Uzunca bir "amaaaaaan" çekti. Bugünü girift hale getirmenin ne anlamı vardı ki? O geceyi karşılamalıydı. Aceleyle hazırlandı. Grubu kaçırmamalıydı.
Gökyüzü kızıllığını siyaha devretmek üzereyken ulaştı Çengelköy'e. Çınaraltı diye bilinen yere değil de hemen onun üzerinde bulunan Erbab adındaki pastaneyi tercih etti. Buraya çınarüstü adını veriyordu kendisi. Bir çay söyledi. Sigarasını ve kibritini masanın üzerine bıraktı. Paketten sigara çıkardı ve yaktı. Denize dönük oturuyordu. Koltuğunun altında beraberinde getirdiği kendi imalatı defterini çıkardı. Yazmaya başladı. Daha önce yakmış olduğu sigarayı kül tablasında unutarak yeni bir sigara daha çıkardı. Sigarayı ağzına ters yerleştirdiğinin farkında bile değildi. Sigaranın filtresinden çıkan alevle irkildi. Kızdı kendisine. Ne de olsa bir sigarayı zayi etmişti. Zayi olan sigaranın ağzında bıraktığı kuru tütün parçacıklarını tükürmeye çalıştı. Sigarayı kül tablasına bırakırken boğaz rüzgarının da yardımıyla bitmek üzere olan yaktığını unuttuğu sigarasının uzayıp giden külünü usulca silkeleyerek arka arkaya birkaç fırt çekti.. Gözlerini defterine çevirdi. En son yazdığı cümleleri tekrar okudu;
"Biliyorum birazdan geceyle koyun koyuna sükûn bulacağız Bildiğim her şeyi bir kenarda unutarak yeni baştan başlayamayacağımı da çok iyi biliyorum. Bunun bir yolunu bulmalıyım. Yaşanmışlıkların üzerine kurgulamak istemiyorum yaşamımı. Kim bilir bir Hira'dır beni beklemesi gereken, belki bir Medine. Ama Hira'da Taif'i göze alabilecek yüreği kuşanabilecek miyim bilemiyorum. Medine çok uzak oysa. Medine yolu Hira'dan başlar bilirim. Ve yol Hira'da biter öyle değil mi? Peki ya ben nereden koyuldum yola? Ve yolum nerede son bulacak? Akıp giden bir yol üzerinde buldum kendimi. Yoldan çıkmak istiyorum. Ve ben senin hizan için adıma ciro edilmiş tüm hizaları bozmak istiyorum."
***
Garsonun "bir şey içer misin abi?" sorusuyla doğruldu. "Evet" dedi. "Sadece yalın bir kahve istiyorum.. yalın bir kahve." dedi. "Nasıl yani" diye üsteledi garson çocuk, biraz da mahcub bir gülümsemeyle. "Yani...eee... neyse sen bana bi sade kahve yap getir." dedi. Garson uzaklaşırken onun "kafası karışık galiba" dediğini duyar gibi oldu. Gülümsedi.
Yorumlar
Bi sade kahve de ben alayım..!
Salı, 31/05/2005 - 10:54 — Emre UğurYarim bir bilmecedir! "çözdüm" zannettirir hep beni. Heryerde yar, hiçbiryerde ben !
oysa;
bir damla say beni, "çiğ damlası", Yar!
Yıkılanım, toprağına yüzüstü
süzülüp yapraklardan,
Kapına düştüm.
emre
Allah "YAR" imiz olsun.
-eveet! şimdi garsonun ne dediğine aldırmadan "içelim, sadece yalın bir kahve"..Bismillah
:)
dualarla kalalım
Durumsallık...
Cum, 03/06/2005 - 10:18 — Huseyin Cahid DoganVay...
Stuation Story...
Sevgili Poe...
Daha geçenlerde Türk Yazınında Durum Öykü'nün hâl-i pür melâlini konuştuyduk. Gittim Bunin'i (Silver Age/Russian Literature) örnek verdim. Bu yazını da amatör bir durum öyküsü olarak örneklemeliyim.
Hoşgeldin devrimci gece!
Cum, 03/06/2005 - 12:06 — Melike IşıklarEvet devrimci gece... gündüz tüm suskunluğunun ardından ilerlememek için çalışsa da, mücadele etse de yerini her gün geceye teslim eder. gece ise arkasına bile bakmadan ilerler ilerler ilerler...
Bazı yazı vardır altını çizersin bir çok satırın, bakarsın başkası da çizmiştir, kıskanırsın. bu senin yakaladığın bir cümle değildir, demek olur ki yazarın herkese değecek cümleleri vardır, susarsın. Bazı yazılarda ise bir bakarsın kalem oynamamıştır, göz takip etmiştir, bittiğini bile anlamamışsındır. Yusuf Armağan'ın yazısı nasıl bir yazı olmuş? Mor kalemimden görünmeyecek bir halde şimdi, buraya yazmayı düşündüğüm bir kez daha cümle halinde görmek istediğim yerler var, izninizle...
"Bu dağınık yataktan bir adam olunup çıkılabilir mi?" hepimizin dile getiremeyip, bir soru cümlesi halinde kendimize sormadığımız bu soruyu kendine sorarken kahramanımız hiç tanıdık gelmedi mi size? Bu cümleyi ben neden daha önce kurmadım demeniz mi? Ben dedim, benden önce kurduğu için kıskançlık içinde teşekkür ediyorum:)
"Hareket bir noktadan olmalıydı ve dönüşü aynı noktaya olmalıydı."
"Birilerilerinin sunusuyla beynime tecavüz edilircesine yerleştirilen, peşine düştüğüm, uğruna bir çok şeyi harcadığım her yeni bilgi ile yeni bir nokta mı oluşturmaktayım yoksa?" Öyle zamanlar oldu ki defalarca tecavüze uğradı düşüncelerim, çığlık atmaya bile cesaret edemedim çoğu zaman, bana çok tanıdık gelen bu cümlede kahramanınızın kendisine sorduğu ancak aslında herkesin sorabileceği bu yüzden de hikayenin insanı içine çekmesini sağlayan bir cümle daha...
Ve...
"Gündüz kaybolmamanın en insani mücadelesini verirken, gece bir devrimci kararlılığında insan yüzlü günün tepesine çökmektedir."
Ne denebilir ki hoşgeldin devrimci gece!
"Bildiğim her şeyi bir kenarda unutarak yeni baştan başlayamayacağımı da çok iyi biliyorum. Bunun bir yolunu bulmalıyım. Yaşanmışlıkların üzerine kurgulamak istemiyorum yaşamımı. Kim bilir bir Hira'dır beni beklemesi gereken, belki bir Medine. Ama Hira'da Taif'i göze alabilecek yüreği kuşanabilecek miyim bilemiyorum. Medine çok uzak oysa. Medine yolu Hira'dan başlar bilirim. Ve yol Hira'da biter öyle değil mi? Peki ya ben nereden koyuldum yola? Ve yolum nerede son bulacak? Akıp giden bir yol üzerinde buldum kendimi. Yoldan çıkmak istiyorum. Ve ben senin hizan için adıma ciro edilmiş tüm hizaları bozmak istiyorum."
Ben otorite değilim, eleştirmen hiç değilim, bu yaptığım da yorum değil biliyorum. Yusuf Armağan'ı bu güzel hikayesi için tebrik etmek istiyorum. Sitede yazdığı bu ikinci hikayesi ile birkez daha bu konuda iyi bir kalemi olduğunu kanıtladı bizlere ya da bana. Gözlem yeteneği olağanüstü, betimlemeleri harika... Aceleye gelmeden yazarsa bundan sonraki hikayelerini daha da iyi olacağını düşünüyorum. Devrimci geceye şahit olan kahramanının hikayesini 3 sayfaya sığdırmak bence haksızlık.
Kahramanın bir sonraki yolculuğunu aslında kendi içinde ve bizim beynimizdeki yolculuğunu mor kalemim ve ben bekliyoruz.
Okudum.. Biraz da Ben Yazayım
Cum, 03/06/2005 - 13:02 — Erva L. RoverUzunca süreden beri takip ettiğim sitede genelde yazarların yazıları/yorumlarına bakar ve kendi içinde bir tutarlılığını görmeye çalışırım. Yusuf Armağan'ın daha önceki yazdıklarına baktığımda bu tutarlılığı yazı dili anlamında olmasa bile, içerik anlamında yakalayabildiğini görmek beni sevindirdi. Yazarın, İnşaallah... Allah'ın Hayatın Seyrine Müdahalesinin Bir Ön Kabulü (2)adlı yazısına gelen yorumlara mukabil verdiği cevabî yorumda, yazıyı birazda okuyanın yazdığından bahsediyor olması burada benim de katkım olabileceğini düşündürttü bana.
Aslında hikaye spontane gelişen hadiseler üzerine kurulu gibi gözükebilir. Adına durumsallıkta diyebilirsiniz elbette. Bi adamın yalnız başına yaşadığı olayları detaylar içeirsinde sunmak oldukça sıradan gelebilir. Olayı kafanızda kurgularsınız, yaşarsınız, olayın kahramanı oluverir ve bırakırsınız kendinizi kaleme. Kalem alır götürü sizi götüreceği yere. Bir bakarsınız ki; garson bir şey sorar, kalakalırsınız ve bakarsınız ki kahvenizi bile yudumlayamadan hikaye bitivermiş. Salt mekanlaritibariyle düşünürseniz tadı damağınızda kalan bir hikaye olur çıkar. Ama ya gerçekte öyle midir?
Ben bu hikayeyi -biraz da yazmak niyetiyle:)- okurken zihnimi mekanlardan bağımsızlaştırarak okudum. Yatağa giren bir adam, yataktaki hareketleri, yatağa dair betimlemeler.. Eğer yatağı hayatın kendisi olarak düşünürsek yazıya yükleyeceğimiz anlamı da daha yerie oturtabiliriz gibi geliyor bana. Hangimiz darmadağın hayatımız içerisinde tıpkı dağınık yatakta sembolize edilmiş tarzda davranışlar sergilemeyiz ki? Bu dağınık yataktan bir adam olup çıkmak acaba bu hayatın içerisinde göçüp giderken adamca gidebilmeyi sormaktan ne kadar farklı olabilir?
Kur'an'a ilişen bir göz ve biraz da utangaçlıkla uzanan bir elden dem vurulur hikayede. Hayat içerisinde durumun pek de farklı olmadığı kanaatindeyim. Seçilen ayetlerinde bu hikayenin bütünlüğü içerisinde nev'i şahsına münhasır bir önem arzetmekte olduğunu düşünüyorum. Dağınık yataktan adam gibi çıkılacaksa eğer ne yapılması gerekirin ilk cevabı gibi sanki.
Bu yönleri ile hikayeyi yazan kalemi kutlamak gerekiyor. Lakin hikayenin dili konusunda bir itirazı dile getirmenin yararlı olacağını düşünüyorum. Genelde kullanılan dil -di li geçmiş zaman üzerine kurulu. Sonuna kadar bir nefeste okuduğumuz eserin tek sıkıcı yanı sanki burası gibi. Biraz zaman farklılaşmaları kullanılarak zenginleştirildiği takdirde orijinal bir hikaye dili yakalanabileceğini düşünüyorum. Bi diğer husus ise; detaylara düşkün olduğunu gördüğümüz yazarın detaylar konusunda bazı yerlerde cimri davrandığını görüyoruz. Doğrusu insan merak ediyor. Önce alıştırıyorsunuz, detaylarla olayı birebir yaşatıyorsunuz ama öyle bir yere geliyorsunuz ki ortada detay yok. Oraları da yazmak için bize mi bırakıyorsunuz yoksa?:)
Selamlar efendim..
Bir şey sorabilir miyim?
Cum, 03/06/2005 - 13:59 — Nef'i SelamoğluBu öykü fotoğrafta kadehe hapsedilmiş böcekten yola çıkılarak mı yazıldı yoksa bu fotoğraf yazıdan sonra yazıya uygun bir kompozisyon tasarlanarak mı çekildi?