renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Daha Öğrenememiş Bir Öğretmenin Dilinden

Mezun oldum. Öğrencilikten öğretmenliğe geçmek... Ne garip bir duygu bu!İşimde ilk günüm. Çalışacağım kurumun kapısının önünde durmuş bekliyorum. Sanırım korkuyorum. Engelli çocuklarla çalışma fikri biraz korkutuyor beni. Neyse artık, kabul ettim bir kere. Üstelik bir eğitimci için çocuğun nasıl olduğu önemli değildir. Çocuk çocuktur.

Besmele çekip girdim içeriye. Aman Allah'ım! Bu iş gerçekten de zor olacak. Saldıranlar, tükürenler, bir kenarda etraftan bihaber oturanlar, şımaranlar ve şımaramayanlar... Benim burda ne işim var? Ah be Halit abi... "Engelli çocuklarla çalışırsan hayatı öğrenirsin, yıpranırsın ama olsun! Başın öne eğilir ve Allah'ın karşısında başının öne eğilmesi O'nun tarafından hoş görülür" demiştin. Hayatı öğrenme konusunda şüpheliydim. Ama onlara çok şey öğreteceğimi düşünüyordum. Ne de olsa ben bir öğretmenim. Çok şey bilen bir öğretmen!

Hadi bakalım, önce çocukların neler bilip bilmediğinin bir değerlendirmesini yapalım. Allah'tan çocuklar teker teker alınıyor derse. 45 dk. zor geçer ama ne bileyim! İçim mi ısındı bu işe ne? Beni,velilere "bu yeni öğretmeniniz" diye tanıtıyorlar ne güzel! Başlayalım bakalım. Ve ilk çocuk:

8 yaşında... Sadece kırmızı rengini biliyor. Daha doğrusu bütün nesnelere kırmızı diyor. Pardon "dırtızı"... (1 yıl boyunca çocukla kırmızı çalışılmış. Ben de sonradan öğrendim). Ve değerlendirme bitti. Şimdi veli görüşmesi. Anneye "çocuğunuzdan neler bekliyorsunuz" diye soruyorum.

-Doktor; öğretmen hanım, doktor olmasını istiyorum.

...............

11 yaşında... Evet bakalım neler biliyorsun. "Bu ne ?"Cevap yok. "Kalemi göster, elmayı göster, masayı göster". Tepki yok. Bir şey söylemeye gerek de yok. Hiçbir şey bilmiyor. Kendini bile... Annesine yine o malum soruyu soruyorum.
-Çocuğunuzdan neler bekliyorsunuz?
-Fazla bir beklentim yok. İletişim kurmasını istiyorum. Herkesle konuşmasını istiyorum. Söylenilenleri anlamasını... (Bir yıl sonra sadece "nasılsın" sorusuna "iyiyim" cevabını verebildi. Bir de; adı söylendiğinde kendini gösterip "burda" diyebiliyor)

............

Yaş 13... Okuma-yazma çocuğu. İyi bari! Basit toplama işlemlerini sadece yardımla yapıyor, heceleyerek okuyor. Okuduğu metinle ilgili basit sorulara cevap veremiyor. Yine o soru:
-Neler bekliyorsunuz çocuğunuzdan?
-Okulda arkadaşları gibi problem çözsün, geometri hesapları yapsın, okusun bakmadan yazsın. Şey bir de öğretmen olmasını isterdim. Kızlara yakışıyor öğretmenlik, öğretmen hanım.

.............

Aman Allah'ım! Bu ne güzel bir kız... 7 yaşında... "Adın ne senin"? Sadece birkaç harfi çıkarabiliyor. Söylemeye çalışıyor adını.Anladım konuşamıyor. Allah'ım Allah'ım! Bu ne güzel bir yüz böyle. Ama konuşamıyor. Dil gelişiminde kritik dönemi çoktan geçtiği için; konuşması ya çok zor ya da imkansız... Öyle derdi hocamız. Annesi malum... Konuşmasını bekliyor.

................

Aaaa bu biraz daha sakin. Sanırım çok ağır değil. Tanısı ne: Otistik. Hım bu yüzden sakin görünüyor. Orda olduğumun farkında değil. Hatta kendinin de farkında değil. Denemek için çok parçalı yap-boz veriyorum eline. 1-2 saniye bakmıyor bile. Sonra bozuyorum. Hiç teklemeden o karışık yap-bozu bir çırpıda yerleştirdi. Ben bile o kadar çabuk yapamazdım. Hiç kimse yapamazdı. Ne zeka ama! Sorun şurda: o zekasının da farkında değil. Ve veliye aynı soru. "Çocuğunuzdan neler bekliyorsunuz?"
-Birgün kendisini tanımasını, bir kerecik olsa da, bana "anne" deyip sarılmasını...
(Yok bu soruyu artık sormayacağım hiç bir veliye. Yüreğim kaldırmıyor artık bu beklentilere. Boynum bükülmeye başladı sanırım. Olsun! Bu da bir şeydir. Bu soruyu sormamam gerektiğini öğrendim daha ilk günümde. Halit abim haklı mı ne?)

................

Bakalım bu kaç yaşında: 10. Okuyabiliyor. Ne versem okudu. Ama dur! Yazamıyor, okuduğunu yazamıyor. Sormadım o soruyu veliye. Meğer sormaya gerek yokmuş. O anlattı zaten çocuğundan neler beklediğini. (Bunu da öğrendim: Soru sormak gerekmiyormuş onlara; acılarını, umutlarını anlatmaları için)

.................

Bir çocuk daha... Çok tatlı bir oğlan çocuk... Öğrenme güçlüğü var. Ha bir de; vücudunda bulunan ya da bulunmayan mı (şimdi hatırlamıyorum, tıpla ilgili bir şeydi) bir şey yüzünden süt ve türevleri yasak çocuğa. Süt içmemek onun için bir kayıp değil belki. Ama dondurma yemeden olur mu hiç? Bir gün dondurma istemiş annesinden. Almayınca annesi... Anlıyormuş çocuk aslında niye dondurma yiyemeyeceğini. Ama çocuk işte! Başlamış ağlamaya. "Çocuğunuz sizden bir şey istediğinde, ona istediğini verememenin acısını biliyor musunuz?" diye sormuştu babası.

Bimiyordum. Bilmek ister miydim? Onu da bilmiyorum. Ama bilenler vardı. Artık biliyorum. Bunu da öğrenmiştim bu vesileyle. Ama öğrenmek canımı yakıyor nedense...

(Allah'ım! Ya benimde birgün engelli bir çocuğum olursa? Ne yaparım ben? Ya da ben birgün sakat kalırsam... Daha önce hiç bu korkuyu yaşamamıştım. Niye kaygılandım ki? Allah'a şükür engelli değilim. Öyle bir çocuğum da olmaz herhalde. Yani olmaz değil mi? Bu veliler de mi ilk başta benim gibi düşünüyordu yoksa?)

Ve veli diyalogları: Ne cevap verebilirdim ki bunların karşısında?
-Öğretmen hanım; sizin öğretmeye çalıştığınız bu şeyi diğer çocuklar biliyor. Benim çocuğum neden bilmiyor. Yoksa zeka geriliği mi var? (Sayın.... burası Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi. Yani zihinsel engelli çocukların eğitim gördüğü bir kurum)

Bir velim konuşuyor. Onu anlamaya çalışıyorum.
-Valla tüm ilaçları alçak yerlere koydum. Bulsun da içsin diye. İçsin de gebersin diye. Bıktım artık. Canımdan bıktım, ondan bıktım. Alsın Allah da kurtulayım. (Keşke anlamaya çalışmasaydım)

-Öğretmen hanım; benim çocuğum aslında çok zeki. Valla bak, sadece konuşamıyor. Bir de davranış bozukluğu var. Eğer bunları eğitimle hallederseniz oğlum bu zekayla çok iyi yerlere gelir. Ben inanıyorum buna. (İnanın ben de inanmayı en az sizin kadar istiyorum. Ama...)

Ve hüzün:

İki çocuğu da hem zihinsel hem fiziksel engelli. Kocası kanserli...
-Hayat bu, daha kötüleri de var öğretmen hanım. İnşallah iyi olacak hepsi. Ben umutluyum. Ha bu gün, oğluma adını söylediğim de, kaldırıp başını bana baktı. İsmini tanıyabiliyor artık, çok mutluyum.
-Ben de çok mutlu oldum. Bir şey soracağım. Sizin sağlığınız nasıl.
-Oğlumu sırtımda taşıyorum. Merdivenleri çıkmak zor oluyor. İyice büyüdü artık. O yüzden bel ağrılarım başladı. Ama ona da bir çözüm bulacağız inşallah. Tekerlekli sandalye alacağız.

................

-Benim çocuğum olmuyordu öğretmen hanım. Nihayetinde tüp bebeğe başvurduk. Yıllar süren bir hasretlikten sonra, çocuğumu kucağıma almanın mutluluğunu yaşıyordum. Ta ki doktorlar "çocuğunuzun gelişimi normal değil" diyene kadar. Önce reddettim. (tüm veliler önce reddeder) Şimdi kabulleniyorum. Ama umutluyum. Kesinlikle yürüyüp koşabilecek.
-İnşallah, Allah her şeyin hayırlısını versin.

.................

Ve karşımda iri yarı bir adam. Dağ gibi... Ne sert adam bu böyle. Konuşmaya başlıyoruz. Oğlundan bahsediyoruz. Tanısı; hiperaktivite ve dikkat eksikliği. Çok ağır değil ama yine de güçlük çekiyor öğrenmekte. Dikkatini veremiyor anlatılanlara. Devam ederken konuşmaya o dağ gibi adam küçüldükçe küçülüyor karşımda. Ve o sert bakışları çözülüyor, yaşlar süzülmeye başlıyor o gözlerinden. Evet ağlıyor. Gencecik bayan bir öğretmen karşısında, hiçe sayıp erkekliğini ağlıyor sesli sesli. Bir şeyler söylemeye çalışıyor. Anlayamıyorum cümlelerini. Sadece bazı kelimeler beynimde yankılanıyor. Fakirlik, işsizlik, sigorta ve çocuk...
Hem fakir olmak hem engelli bir çocuğa sahip olmak. Nasıl dayanıyor bu acıya? Doğruya dayanamıyor. Ağlıyor baksana!

(Bir şey daha öğrendim. Erkekler de ağlıyormuş canları yanınca)

..................

Kocası şehit bir kadın...
-Baş etmek zor öğretmen hanım. Hele eşi olmayınca insanın. Kızımı evde yalnız bırakamıyorum. Ablası evde olsa da, onu rahatsız ettiği için evde kalmasını istemiyor. Nereye gitsem yanımda götürmek zorundayım. Fakat gittiğim yerlerde beni rahat bırakmıyor. Komşularım bile evlerine gitmemi istemiyorlar artık. Ne yapsınlar, onlar da haklı. O kadar saldırgan ki, ya ortalığı talan ediyor ya da insanlara zarar veriyor. Buraya geldiğimde en azından dışarı çıkmış oluyorum. Bir değişiklik oluyor.
-Anlıyorum...

Anlıyor muyum? Gerçekten anlıyor muydum tüm bunları. Kolum hiç kırılmamıştı ve kırık bir kolun acısını anlamaya çalışıyordum. En klasik tabiriyle. Tahammül edemiyordum ilk başlarda. Acı geliyordu. Zar zor okuma yazmayı öğrettiğim bir çocuğumun epilepsi nöbeti geçirip her şeyi unutmasını kaldıramıyordum ilkin. Sonra alıştım ben de. Duyarsızlaşmaya başladım belki de. Ama yine de açıp baksam kalbime, aynı sızı orda. Ve utanç... Elimde olmayan şeyler için isyan edişime. Aynalara bakmaya yüzü kalmıyor insanın onları görünce. Hangimizin garantili geleceği. Hele hele nimete şükredilmiyorsa.

Ne acı! Bunları anlatırken birilerine:
(Aman yok be abartma sen de. Ne münasebet canım. Sağlıklıyım, gencim güzelim.Bir kere Tanrı beni böyle sapa sağlam yaratmak zorundaydı. Benim çocuğumu da kusursuz yaratacak elbet. Sanki Tanrı beni böyle yarattı da lutuf mu etti? Hiç sanmam. O zaten vermek zorundaydı. Bak bir daha söylüyorum zorundaydı O. Halime şükretmek mi? Komiksin. Tekrar söylüyorum; bana sağlam bacaklar, gören gözler, işiten kulaklar, en önemlisi düşünen beyin (senin ki düşünüyor mu bilmiyorum) vermeliydi zaten. Var olması zorunlu bir şey için ben niye şükredeyim ki değil mi ama! O zaman o çocuklar neden mi öyle? Tanrı onları yartırken yapmak zorunda olduğu görevini unuttu(haşa) galiba. O yüzden onlar öyle doğdu. Yoksa bizi sınamak için yaratmamıştır değil mi?)

Kim acınacak halde bilmiyorum. Kim kayıpta kim kazançta? Hangimiz zihinsel engelli. Kim göremiyor, kim duyamıyor? Kim düşünüp akledemiyor böyle şeyleri?

Ah be Halit abi. Senin de dediğin gibi. Büküldü boynum bir suçlu gibi.
Şimdi başım önümde şükrediyorum Allah'a.

Ve utana utana...

Ve acıya acıya...

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Teşekkür

Kelimelerin tükendiği nokta... Duydukları acıdan bas eğenleri anlıyoruz. Ya kendi bencillikleri yüzünden başlarını eğenler; kuma gömenler? Bu tabloyu görmekten bile ürkenler... utananlar... Biz asıl onlardan utanıyoruz bir insan olarak.

Allah Razı Olsun... Böylesine özel bir konuyu bizimle paylaştığınız için. Hayatın bir imtihan olduğunu hatırlattığınız için.

Tüm çocukları seviyoruz.

Hatice'yi düşünürken

Akşam bir özürlü kız çocuğunun yanında idim. Abisinin bebeği olmuş onun başında bekliyordu. Hatice yedi yaşında mongol...Geçen sene balkondan düştü. Asla yerine duramıyor.
Kahve fincanlarını çayları anında ters çeviriyor. Hele bir de misafirlerin kıymetli cep telefonlarını yere bir çalışı var ki...
Beynimden şöyle bir alt yazı geçiyor...Bu sizin değer verdiğiniz dünya metaı varya işte böyle yerden yere vurulmalı...Güya akıllısınız başınıza tac ettiğiniz şeylere bak. Komiksiniz.
Bir de komşumun daha büyük bir mongol kızı var. Komşum bazen şikayet ediyor. Kardeşim, gelen misafirleri dövüyor diye. Ben de buna mı üzülüyorsun. Çocuk haklı gece yarılarına kadar ziyaret mi olurmuş ,kalkın gidin evinize demek istiyor diyorum. Gülüyor.
Allah size sabır versin. Ama biliniz ki güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Ve özürlü çocuk farklı bir hikmeti bünyesinde barındırmaktadır...Allah gücümüzün üstünü yüklemesin.

Teşekkür

esselamunaleykum ;
öncelikle ve tüm içtenliğimle teşekkürler ayşenur hanım.
sizinle beraber ben de bismillah deyip kapıyı araladım; siz içeriye girdiniz, ben kapı önünde kalakaldım.
yazdıklarınızı tabiri caizse bi çırpıda okudum ama her kelimeniz, cümlenizde boğazımda düğüm düğüm oldu diyebilirim. bilmem kaç zamandır yaşanmaz olduğuna dem vururken bu dünyada neleri ve en önemlisi ''insan''lığımızı/'kul''luğumuzu nasılda ıskaladığımızı, unuttuğumuzu farkettim.
bu unutulmuşluk bilinçli bir hareket değildi; olamazdı da !, olmamalıydı da. müslümana yakışan bu değildi çünkü.
müslüman,''müslüman''gibi olmalıydı.
işte biz bunun ne demek olduğunu hala anlayamıyoruz sanırım; ya da anlamak istemiyoruz.
benim utancım, suçluluk hissim ve acımalarım ise kendime.

Büküldü boynum bir suçlu gibi.
Şimdi başım önümde şükrediyorum Allah'a. Ve utana utana...
Ve acıya acıya...

şükür...

Yorum yazan iki arkadaş teşekkür etmiş size, ben de şükrediyorum, aslında bundan daha iyi bir sözüm de yok.
Az çok biliyorum yazdıklarınızı; normal öğrencilerin içinde zeka özürlü bir öğrencim olması nedeni ile. Annesinin nasıl da bin bir türlü oğlunun normal olduğunu anlatmasını ( genelde kabullenmek istemiyorlar ), kadının oğlunu üniversiteye gönderme hayallerini , acılarını, onları sahipsiz bırakıp kaçan kocasını, hayat hikayelerini.... Yazınızı çoğaltıp dağıtasım geldi bir an.

şükür. şükür. sabır.

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen...........

Rahatı kaçmalı insanın

Ateş düştüğü yeri yakıyor.Ama yanmak için ateşin dibimize düşmesi gerekmiyor.Gerekmemeli de...Hele de "komşum açken tok yatamam"diyen bir peygamberin ümmeti olarak...

Rahatı kaçmalı insanın.Biraz rahatsız olmalı.Çok rahat olmak yakışmıyor bir müslümana.Sadece bu konuda değil her konuda...

Ve şükür...Ne az şükrediyoruz!Birgün bize sunulan nimetler, şükürsüzlüğümüz yüzünden alınırsa,tekrar istemeye yüzümüz olur mu acaba?

Evet gerçekten de öyle:Şükür...Şükür ve sabır...

Yorum yazan arkadaşlara çok teşekkür ediyorum.Allah sizden de razı olsun ve bizi rahmetiyle sınasın inşallah...

Selametle....

Peygamberimiz Çocuklara Nasıl Davranırdı

KONUŞAMIYORDU.

Yaşıtlarına göre zekası azdı.

Konuşmayan ve aptal olan bu çocuğun annesi kederliydi.

Üzgün anne onu Sevgili Peygamberine götürdü.

Peygamberi, bir su ile elini yıkadı ve mazmaza yaptı. Sonra anneye dedi:

''Bu suyu içir.''

Çocuk suyu içer içmez iyileşti.

Konuşmaya başladı ... Bu Peygamberin mucizesiydi.

Burada biz ümette verilen mesaj, çocukların hastalığında tedavi yolları aramaktır. Ümitsizliğe düşmemektir. ...

''Her şeyin Sahibi ve Yaratıcısı olan yüce Mevla, isterse ona şifa yollarını açar.'' diye düşünmektir.

Çocuğun, bilhassa zihinsel hastalıklarda, anne ve babanın duruşu çok önemlidir.

Onların güçlü olmaları, çocuğun iyi olacağına inanmaları ve her türlü tedavi yollarını aramaları gerekmektedir.

''Beyindeki inanç, maddesel tesir göstermektedir.''

________________________________________________
Peygamberimiz Çocuklara Nasıl Davranırdı/Nuriye Çeleğen.
________________________________________________

O'ndan öğreneceğimiz ÇOK şey var...

Allah Rasulü'ne Selam Olsun...

şükretmeye de şükr!

yazı için teşekkürler... hayatımızda "of"ladığımız durumlarda veya Allaha ve verdiği nimetlere karşı kalbten giden yollarımızı "off"ladığımızda gözümüze sopadır aslında her ibret alınası şey. çocuğumuz yanımızda yolda gider iken karşıdan gelmekte olan spastik çocuk şükr'dür bize daha ziyade, belki biraz bencilce. ötesini düşünemeyiz. sadece sarıldığımız koca benliğimizle şükrederiz... şükretmeye de şükr!

merhametlilerin en merhametlisi bu gühansızlara eminim ki öte alemde en güzel ikramı hazırlamıştır. ya kalbi spastik olanlar ya aklı hakikate engelli olanlar! ya onlar...

metin karabaşoğlunun kitabında okumuştum galiba. sokak çocuklarına üzülürken bir akşam Allah ve peygamber sevgisinden yoksun herşeyleri tam, lüks içinde yaşayan ama işte Allah ve peygamber sevgisinden yoksun çocuklara daha fazla üzülmem gerektiğini hissettim diyordu.

ne kadar engelli var Allahım dünyada... halimize sonsuz şükr ama bizi de Ayşenur öğretmen gibi sabr taşı eyle ki ulaştığımız engellilere bir cümle -ki bu cümle yeryüzününün en güzel cümlesi olsun "lailaheillallah"- öğretebilelim. amin...

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

teşekkür..

okudum, dönüp bir daha okudum...
zaman oluyor çocuğumuz basit bir çocukluk hastalığı geçiriyor da onda bile darma duman oluyoruz. kızımın bugün biraz ateşi var ve hep tetikteyim. Ama sürekli tetikte olan ve göğüslerinin üzerinde hep bir kuş taşıyan o anneler.
Her an "bir şey olacak" ya da "olamayacak" endişesiyle hayata tutunmaya çalışanlar. Allah hepsine sabır versin ve en önemlisi çocuklarını olduğu gibi kabullenebilme ve sevebilme gücü versin.
Ben önceleri engelli çocuklarla karşılaştığımda nasıl davranacağımı bilememenin verdiği bir dürtüyle olsa gerek korkardım yanlış bir şey yapmaktan, yanlış bir şey söylemekten... özellikle de içimde uyanan acıma duygusunun anne-baba tarafından sezilmesinden..
ama anne olunca anladım ki, çocuğunuz nasıl olursa olsun sizin çocuğunuzdur, emanetinizdir. bir ömür boyunca ihtiyacı olduğu her an onun yanında olmak Anne olmanın birinci dereceden sorumluluğudur. Rabbime şükrediyorum sağlıklı bir çocuğum var ama öyle olmayabilirdi de...
hatırlattıklarınız için teşekkür ediyorum...

Şükür ve teşekkür..

Eline, yüreğine sağlık kardeş. Bazen.. yani ara sıra.. sıkca unuttuklarımızı hatırlattın aslında. Ne zamandır tutukluk yapan kalemimi tetikledi sözlerin. Hislerime kanat olup gurbetteki kelimelerimle buluşturdu. Ayna olmaya devam et ki, orada kendi gerçeğimizi görelim. Ve belki yaşayalım sonra.
Her daim yaşa.. ve yaz.

Sayın Selim Şevkioğlu'na

Unutulanı hatırlatana övgüye ne hacet...
Hatırlayıp hislenendir taktire şayan.

Sizin kaleminizden çıkanlar kadar güzel olmasa da benim kalemimden çıkanlar,söylediklerinizle onure oldum.O güzel kaleminizi tetikleyen o güzel yüreğinizdir aslında.Ayna olmak da haddim değil.Bakıp gösterebiliyorsam ne ala.Sizin de elinize ve yüreğinize sağlık.

Yorum yapan,daha doğrusu bu acıyı anlayabilen ve hissedebilen herkesten Allah razı olsun..Selametle...

Ne içindeyim zamanın; ne de büsbütün dışında...
Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışında...

Hangi günahından

dolayı onları diri diri gömmeye kalkıyorsunuz? Bir kaç yıl evvel, taksimde küçük camiideki bir cuma vaazında dinlemiştim onların hikayesini. Ve sonra '' dawn sendromu '' teşhisi adı altında, gebe annelere yapılan faşist öneriyi, ahlaksız teklifi : '' isterseniz alabiliriz, dünyaya bir sakat çocuk getirmeyebilirsiniz...'' Oysa mimberden sıkça duymaya alışık olmadığımız hakikati söyleyen sesin sahibi iyi ve güzel adam demiştiki : '' hangi hakla, hangi faşist, sakat doğacak endişesiyle bu çocukların ölüm fermanlarını yazmaya kalkıyor? Onları yaradan ne yarattığını bilmiyormu yoksa? ''
Ve sonra bir annenin korkutulmasına şahid oldum iblisin sesinden, yukarıda bahsi geçen faşist ve şeytani söylemle. Allah ondan razı olsun, o anne : '' hayır! onu yaradan ne yarttığını pek iyi biliyor, bana en güzel biçimde sabretmek düşer '' diyerek; hemde o vaazı da dinlememişken Rabbini dinleyip fıtratına dönmüştü. Rabbi ona nur topu gibi bir Meryem hediye etti, faşist şeytanların umduğu gibi değil; kendi takdir ettiği gibi...
Şimdi bize de, bu yazıyla bizi fıtratımıza çağıran kardeşimize en güzel biçimde teşekkür etmek düşer : '' insanları hakka çağıran ve ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? ''
Birde bahsi açılmışken, devletin bekaası ve artık adından başka anılacak bekası kalmamış al'i osmaninin menfati için katledilen yavruları da bu çerçevede bir kez daha düşünelim; tüm mustazaflara savaş açmış şirk düzenlerinin çocuk yaşlı kadın ve zayıfları yok etme çağrılarına karşı direnmenin, Allah ile yaptığımız ahdin gereği olarak fedakarca hakkı söylemenin tarafı olalım....
Selamünaleyküm

Evet öyle malesef ....

Evet öyle malesef .... Rüştü Bey.Bahsettiğiniz konuyu sınıfta tartışmaya sunmuştuk.Ve acı sonuç:Öğretmen de dahil sınıfın çoğu aldırırız demişti."O sorumluluğu almak kolay değil,hem bile bile o çocuğu doğurmak ona haksızlıktır bence" diye kendilerini haklı çıkarmışlardı üstelik.

Gerçi keyfi sebeplerle çocuk aldıranların yanında bunlara şaşmamak gerekiyor ama neyse.

Allah yanıltmasın kimseyi.

Selametle.

Ne içindeyim zamanın; ne de büsbütün dışında...
Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışında...

sizden bir ricam var!

yazınızı gerçekten utanarak okudum. neden mi utandım? şu ana kadar sokakta gördüğüm, televizyonlarda haberlerin bir bölümünde bir kenarda gördüğüm o zihinsel engelli insanları bu zamana kadar hiç düşünemediğim için. Sizden bir ricam olucak, daha doğrusu sizden bir izin isteyeceğim: ben bursa uludağ üniversitesinde öğrenci ve valilikte devlet memuruyum. izniniz olursa yazınızı fotokopi yoluyla çoğaltıp okulda arkadaşlarıma ve çalıştığım kurumdaki iş arkadaşlarıma dağıtmak ve böylelikle bir nebze olsun kendimde de gördüğüm bu ihmalkarlığın önüne geçmek istiyorum. Rabbim yar ve yardımcınız olsun.
sevgi saygı ve muhabbetle...

elbette

Tarık Bey;öncelikle yorumunuz ve ilginiz için teşekkür ederim.Bir şeyleri hatırlatmak istiyordum sanırım amacıma ulaştım.

Yazımı çoğaltmak istemişsiniz.Benim için bir sakıncası yok.Dediğim gibi amaç bir şeyleri hatırlatmaktı zaten..."İzinsiz çoğaltılamaz" diyerek hadsizlik yapamam.Zira yazı mesaj verme sebebiyle yazılmıştır.Edebi bir eser niteliği de taşımıyor malumunuz.

Selam ve dua ile....

BAŞARI ZORU İSTER

Merhaba hoca hanım,
İnsanın hem mesleki hem ruhi açıdan gelişiminde bence en mühim tetikleyici müessir, yüzyüze geldiği zorluklardır. Bunu ben de hem mesleğimde hem hayatımda yaşayarak gördüm ve emin olun, zorluklarla, sıkıntılarla elde edilen her ne ise, o şey, tam anlamıyla size ait oluyor. Yani tam bir hakediş.
Ve insanın hakettiği birşeylere sahib olması da, bence kıymetli ve gurur duyulası bir şey.

Oldukça içten bir anlatıma sahip yazınız. Tebrikler.

Size hayatınızda başarılar dilerim.

www.yazibilim.com

...

"emin olun, zorluklarla, sıkıntılarla elde edilen her ne ise, o şey, tam anlamıyla size ait oluyor. Yani tam bir hakediş." İnşaallah hakediyorumdur.

Teşekkürler. Yorumunuz ve temenniniz için...

Selam ve dua ile...