renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Dâru'l-Hikme ve Rıhle Dergisi

1979'de Ayetullah Humeyni İran İslam Devrimini yaptıktan sonra özelde İslam dünyası genelde ise tüm dünya gözlerini İran'a çevirdi.

Devrim bütün Müslüman ülkelerde gıptayla anılan ve incelenen bir olgu oldu. Her ideolojik devletin yaptığı gibi İran da devrimi yaymak için ciddi paralar harcadı. Farklı İslâm ülkelerindeki yandaşlarını ve sempatizanlarını destekledi.

Devrim beraberinde bir külliyatı da getirdi. Mutahharî, Muntazarî, Beheştî, Humeyni ve Ali Şeriatî gibi Şii ilim ve düşünce adamlarının kitapları dünyanın birçok ülkesinde yerel dillere çevrildi. Bu eserleri okuyarak yetişen kuşağın tasavvur ve düşünüş biçimlerinde ciddi erozyonlar, çatlaklar ve kırılmalar meydana geldi.

Savrulanlar… Muta nikahı kıyanlar… mezhep değiştirenler… Devrime ya da Humeyni'ye sempatiyle bakmanın Şiiliği de benimsemeyi gerektirdiğini sananlar… Ehl-i Sünnet ulemasıyla ilgili ileri-geri konuşanlar…

Ayetullah Humeyni'yi takdir etmek için Şii olmak gerekir miydi? Ya da Che Guevara'yı takdir etmek için Marksist mi olunmalıdır? Yahut Zapatistalardan yana olmak için din değiştirmek mi?!!

Konumuza dönersek bu kitaplardaki İslam tarihi tasavvuruna göre Ehl-i Sünnet, hep statükonun yanında yeralmıştı. Ehl-i Sünnet öncüleri zâlim yöneticileri desteklemişti. Şia ise bir direniş ve muhalefet geleneğiydi. Hep zulme karşı olmuştu. Bu kasıtlı genellemelerin sathiliği bir tarafa, bu tarih tasavvuru zalim ve despot yönetimlerin zindanlarında şehit olan onlarca Ehl-i Sünnet âlimini unutturuyordu. Sanki İmam Ebu Hanife, İmam Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel gibi Ehl-i Sünnet öncüler işkenceyle ve zindanlarda can vermemişti ve sanki Şia sürekli Müslümanlarla savaşmamıştı. Sanki Seyyid Kutup merhum, Hasan el-Bennâ, İmam Şamil (rh. a), Ömer Muhtar (rh. a), Ahmed Senûsî (rh. a), Cezayirli Abdülkadir (rh. a) bir şii idi... Ve sanki bugün Irak Şiileri emperyalist ABD'nin kucağına oturmamıştı…

Böylesine genellemeci ve şia-merkezli tarih telakkisi bir virüs gibi insanların beyninde yayılıyordu. Türkiye özelinde konuşursak maalesef bazı büyük cemaatlerin iktidarlarla yürüttüğü kirli ilişkiler de şii ideologların bu yaklaşımlarına malzeme olacak mahiyetteydi. Bazı cemaatler müstakim çizgilerine devam ediyordu ama onlarında bir şekilde sesleri kısılıyordu.

Bu hengâme böyle sürüp giderken Dâru'l-Hikme ve Rıhle dergisi peyda oldu. Bu akım hem Ehl-i Sünnet, hem ant-i emperyalist hem de haksızlıklar karşısında muhalif bir mevzide konuşlanmış… Hiçbir cemaate bağlı değil, hiçbir kimseye ve kuruma angajmanı yok. Dâru'l-Hikme ezber bozuyor. Özellikle 1979'dan sonra oluşmaya başlayan Şia merkezli tarih tasavvurunu ve daha öncesinden başlayarak gelen, oryantalistlerin etkisiyle biçimlenmiş modernist din tasavvurlarının tutarsızlıklarını ilmî bir usul ve edep ile ele alıyor. Bir dostumuzun ifadesiyle Ehl-i Sünnet'i varoşlardan/varoş söyleminden kurtarıyor.

Dâru'l-Hikme 2000 yılında Türkiye ve İslâm dünyasının farklı ülkelerinde okuyan bir grup genç tarafından kuruldu. Bağımsızlığının bedeli olarak yaşadığı derin yokluğa ve ekonomik imkânsızlıklara rağmen kısa süre içinde önemli işler yaptı ve yapmaya devam ediyor. Web sitesiyle bizi İslam dünyasının ilim ve fikir adamlarıyla tanıştırıyor. İslâm dünyasının birikimini Türkiye'ye, Türkiye'nin özgünlüğünü ise İslâm dünyasına taşımayı hedefliyor. Bu yüzden Rıhle'deki makalelerin başında Arapça ve İngilizce özetler var... Web sitelerinin Arapça ve İngilizce bölümleri var. Belki yavaş bir yürüyüş ama ilkeli, köklü ve tutarlı. Gelinen nokta itibariyle berraklığı, ilmîliği ve duruş yerinin muhkemliği sebebiyle en radikal uçtaki Müslümandan en geleneksel uçtaki dervişine kadar hemen herkesin ortak noktası oldu.

Dâru'l-Hikme fetişleştirilen akademik unvanlara hiç aldırış etmeden yoluna devam etti. O unvanların arkasında gizlenmiş sünepelikleri, yetersizlikleri, çarpıklıkları, ahlaksızlıkları, sathiliği ve ezikliği selîm ve soğukkanlı bir üslupla dile getirdi. Bunu yaparken ilim ahlakından hiç ödün vermedi. Egemen paradigmanın kaktırdığı türedi değerlere prim vermedi… İslâmî değerleri hâkim değerler lehine eğriltme derdinde olan akademik replikleri ve geyikleri tiye aldı.

Rihle dergisini çıkardı. Rıhle, yolculuk demekti… "Varlığın anlamına, eşyanın hakikatine ve köklerimize yolculuk". Ve Rıhle, çıktığı bu yolculuğu sürdürüyor… Yolumuzu aydınlatıyor. Yerleşik telakkilerin bir balon olduğunu deklare ediyor. 1429 yıldır örgüleştirilmeye çalışılan değerlerle hayatı yeniden inşa etmeye çağırıyor. Bu değerlere işlerlik kazandırarak hayatımızın içine katıyor. Zihinlerde birikmiş tozları siliyor. Tasavvurlara bulaşmış virüsleri temizliyor.

Bunu fark eden "mealci-radikal" bir yazar "bu ne biçim dergi? Hem ehl-i Sünnet hem de enti-emperyalist ve statüko karşıtı!!!" diyerek merakını izhar etmekten kendini alamıyor.

Rıhle son sayısında yine önemli bir konuyu gündem yaparak eni-konu tahlil etmiş. Zihin kurcalayan, istikamet şaşırtan ve kalp kimyasını bozan temel bir “mesele” ile okuyucunun karşısına çıkmış: "Modernizm: Bilincimize musallat olan çağdaş virüs"…

Dergi, modernizm olgusuyla ilgili olarak da çarpıcı sorular sormuş ve tesbitler yapmış. "Soruşturma" bölümünün giriş cümleleri ne demek istediğimiz anlatmak açısından önemli:

"Modernite sadece kullandığımız araç-gereçte ya da içinde yaşadığımız fizik ortamlarda değil, aynı zamanda kafalarımızın içindeki temelli değişimleri, dönüşümleri ifade ediyor. “Şu anda” ve “burada” olan dışında başka bir hayatı çoğu zaman tasavvur dahi edemiyoruz. "Elektrik olmasaydı ne olurdu?" sorusunu aklımıza bile getirmek istemiyoruz mesela. Bu yüzden Edison'un –sahih bir imana sahip değil idiyse– cenneti hak edemeyeceğini söyleyenleri kolayca "bağnazlıkla", "geri kafalılıkla" itham edebiliyoruz. Elektriğin keşfini iman ile eşdeğer kılacak kadar yücelten bu ruh hali elbette önceki nesilleri imanda, takvada ve emr-i ma'ruf nehy-i münkerde örnek almak yerine, elektriği icat edecek ya da modern şehirler kuracak kadar dünyevîleşmedikleri için suçlayacaktır. Modernitenin zihnimize, din ve dünya algımıza ne ölçüde nüfuz ettiğini, Müslümanlığımızı ne ölçüde dönüştürdüğünü tam anlamıyla fark edebildiğimiz söylenemez. Bunu her Müslüman fert kendi kalbinde ve ruhunda muhasebe edecektir. Ancak bu muhasebenin gerektiği gibi yapılabilmesi, elbette modernite hakkında yeterli bilgi sahibi olmaya bağlıdır. "

Derginin takdim yazısında Rıhle'nin modernizm konusunu masaya yatırma sebebi şöyle izah ediliyor:

"İslam’ın kaynaklarına, tarihte ortaya konulmuş pratiklerine, inşa ettiği ferde ve topluma ve bugüne ne söylediğine ilişkin olarak kafa karıştıran soru işaretlerinin, nereden kaynaklandığını sormayı çoğumuz akıl edemiyoruz. Din adına ortaya atılan yeni keşiflerin bizi çarpması, toplum olarak, “Meğer bugüne kadar bize öğretilenler yanlışmış; işin aslı öyle değilmiş” tarzı cümleler kurmaya hazır bir algı durumuna, böyle bir kıvama getirilmiş olmamızdandır. “Tedeyyün”, tabiatı icabı bu kadar kolay yapı-bozumuna uğrayan bir hal değil oysa…

Kafa karıştırıcı soru işaretlerinin ve dini, kolayca değişiveren bir “tasavvur”a indirgeyen şeyin ne olduğu sorusunu sormayı akıl edenlerimizin önemlice bir kısmı ise cevap olarak “bireysel sapmalar”ı işaretliyor. Şu veya bu ilahiyat profesörünün dudak uçuklatıcı “fetva”ları ya da tesbitleri, evet belki onaylanmıyor büyük kitle tarafından, ama ona bunu dedirtenin ne olduğunu sorduğunuzda cevap, “delidir, ne yapsa yeridir” kabilinden, onun bireysel şaşırmışlığına yapılan bir göndermeden ibaret oluyor büyük ölçüde.

Oysa bu topraklarda resmî olarak Tanzimat’tan bu yana, fiilî olarak ise Cumhuriyet’le birlikte İslam’ın modernizasyonu bilinçli, planlı ve çok yönlü bir operasyon olarak yürürlükte bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz “şu veya bu ilahiyat profesörü”nün yahut şu veya bu kanaat önderinin yaklaşımlarının ilk ve son olmaması ve hatta onların, meselenin “fazla öne çıkmış” bir görüntüsünden ibaret bulunması bu yüzdendir.

Modernizm’in bu topraklardaki serüveni üzerine kafa yoranların genellikle gözden kaçırdığı bir nokta var: Fazlur Rahman’dan yapılan çeviriler öncesinde “modernizm”den ziyade “reform”u konuşuyorduk. Efgani ve Abduh isimlerinin Luther çağrışımıyla birlikte anılması ve başını onların çektiği ekolün faaliyetlerinin, “reform” kavramı ile ifade edilmiş olması bunun en bariz göstergesidir. O süreçte “modernleşme”yi anlatmak için kullanılan yaygın tabir “asrîleşme”dir; ancak “asrîleşme” denince genellikle profan/din dışı bir hayatı benimseme tavrı anlaşılmıştır. Yani “Müslümanlığın asrîleşmesi” söz konusu değildir henüz.

Bugüne geldiğimizde ise kitap isimleri yahut makale başlıkları arasında “Dinde reform”un bulunmaması, onun yerine “İslam modernizmi”, “Modern İslam düşüncesi”, "din anlayışının revize edilmesi/yenilenmesi" veya benzeri terkiplerin yaygınlık kazanması en dikkat çekici olgu olarak görünüyor. Bunun sebebi sadece “İslam modernizmi” vb. tabirlerin “dinde reformculuk”a göre daha az tepki uyandıran, daha olumlu, entelektüel boyutu olan, daha süzme, hatta belki “daha az zararlı”?! çağrışımı yapıyor olması mıdır? Şüphesiz hayır! Asıl sebep, yukarıda sözünü ettiğimiz operasyon çerçevesinde toplum-din ilişkisi alanında yaşanan bir değişim, daha doğrusu bir “takdim-tehir”dir. “Dinde reform” döneminde din reforme edilerek onun üzerinden ulema ve giderek toplum dönüştürülmek isteniyordu; bugünse din, değişen toplumun talepleri doğrultusunda dönüştürülmek isteniyor. Dönüşüme direnen ulemanın terk-i dünya ettiği bir vasattayız; toplum değişmiş durumda ve din ona ayak bağı olmaktan uzaklaştırılmak isteniyor.

Reform aşamasında, ulema olmasa da toplum bu dönüşüme refleksif olarak tepki gösterecek kıvamda idi. Şimdi ise dinî hassasiyetlerinin canlı olduğu farz edilen muhafazakâr kesim öyle bir dönüşüme uğramış durumda ki, yenilikçilik, ictihad, tecdid, çoğulculuk, özgürlükler, insan hakları, barış… gibi büyülü kavramların eşliğinde 1400 yıllık birikim ve tecrübeye burun kıvırarak bakıyor ve Modernitenin amentüsüyle çelişmeyecek “yepyeni” bir İslam tasavvuru yolunda atılan her adımı çabucak ve içtenlikle benimsiyor, alkışlıyor! Şüphesiz bu durum, Modernitenin inşa ettiği yepyeni bir birey ve toplum gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Modernite, sadece bizde gerçekleştirdiği bu dönüşüm sebebiyle değil, bütün bir İslam dünyasında, hatta bütün dünyada yol açtığı dinî, kültürel, sosyal, ekonomik, teknolojik, siyasî… sonuçlar dolayısıyla Müslümanların kalıcı gündemini oluşturmalıdır. Böyle bir olgunun, bir dergi formatı içinde bütün boyutlarıyla ele alınması mümkün de değildir, doğru da. Bu sebeple Rıhle’nin bu sayısında konunun bazı veçhelerini yansıtmaya çalıştık."

Sözün hülasası, Dâru'l-Hikme ve Rıhle dergisinin izlemeye devam… Ebubekir Sifil hoca ve ekibini Allah muvaffak etsin.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Tutarsızlıklar İzm'ciciliği ve ÜLKEM!

Selamunaleyküm Ömer Faruk Bey kardeşim, Rıhle Dergisi'nin bu açılımları taktire şayan ve hiç bir cemaat veya hiç bir tarik'ın içinde olmaması meselelere yazarların bakışının daha objektif bakılacağı kanısındayım. Ancak, günümüzün modern Türkiye'sinde cemaatlerin sesi ve soluğu olmayan hiç bir yayın veya yayın grubu tek başına bir başarıya ulaşamıyor. Bunun nedenini sorgulamak gerektiğine inanıyorum. İnsanlar hiç bir kimsenin olmadığı bir dağ sarayında yaşamaktansa herkesin olduğu veya geldiği bir dağ kulubesinde olmayı daha çok neden arzularlar? Bu durumun derginizin sağlıklı ve emin adımlarla ilerlemesinde yani maddi planda dezavantajı olarak görüyorum.(Şu Parasal doktrinleri bir süre konuşmak istemiyordum lakin yine gelip söz burada düğümlendi...)

Modernizm, söylenilene göre ya da okuduğumuz kitaplar da ve sizinde bahsettiğiniz modernleşme çabaları içerisinde, taa Lale devrinden itibaren başlamış, 2. Atatürk denilen Osmanlı Padişahlarından II. Mahmud zamanından bu zamana kadar Padişahın gayretli çabaları ile de büyük bir ilerleme katetmiş, Tanzimatla uçmuş velhasılı kelam Cumhuriyetle de sırça saraylara ulaşmıştır...

Şimdi modernizmin anlaşıldığı şey nedir günümüz Türkiyesinde? Sanıyorum şöyle izah edebiliriz bunu “sivil toplum”larla yakınlaşıp her türlü ideallere onlar ile ulaşma çabaları... Ayrıca ileşitim ve teknolojinin getirdiği maddi rahatlıklarla birlikte Batılı hayat tarzının benimsenmesi Türk insanın bu akımların içine alınmasını kaçınılmaz hale getirmiş, meselenin Batı'da çıkması 1970'lerde sanat, bilim ve düşüncede modernist anlayışa halklar "postmodernizm" demeye başlamıştır.

Bunun yanında modernite, kendisini fizik ve sosyal alemin akıl ile bir niteliğe dayalı olduğunu, sosyal alemin insan tarafından karekterize edilip yönetilebileceği anlayışını da hızlı ve yayılmacı bir şekilde geliştirdi. Bunların en azılı savunucusu Alain Tauraine'dir. Kendisi “aklileştirme” ve “öznelleştirme” diye taktim ettiği bu çözüm yoluyla aklı, bilimi, bilinci öne çekerek; gelenek, hayal gücü, ruh zenginliği ve inançları hiçe saymış ve bu oluşumun ziruzeber olmasına da sebebiyet vermiştir.

Sosyologlar akıl merkezli âlem anlayışı ve yaşam biçimini Rönesans, Aydınlanma ve Modernite yüzyıllarına damgasını vurduğunu söylüyorlar. İşte bu zıtlıklar, tezatlıklar, tutarsızlıklar ve çelişkileri üstün körü ama gerçek bir akılla anlatmak sanıyorum bu düşünce akımına karşı bizlere ip uçları, yaşantılarımız içerisinde ne kadar gereksiz olduğunu anlatacak niteliktedir...

Bu zamana kadar gelmiş geçmiş bunların içerisinde tutunan ve ragbet gören bütün "izm"lere şöyle birgöz atalım; Evet, Amprizmin deneyciliğine rahmet okutturan Rasyonolizmin akılçılığı, Rasyonalizme kafa tutan irrasyonalizmin akıldışılığı, Determinizmin belirlenimciliğine; Indeterminizmin gayr-i muayeniyetçiliği, Egoizmin bencilliğine; Altruismin diğergamlığı, sencilliği, özgecilliği... Faşizmin nam-ı diğer Nazismin diktatörlüğüne mütevellit Kominizmin ortakçılığı, İdealizm'in mefkûreciliğine; Realizmin gerçekçiliği veya Sürrealizmin gerçeküstücülüğü.. Etatizmin ve Makyevalizmin devletçiliğine; Endividualizmin ferdiyetçiliği, veyahut Anarşizmin kargaşacılığı.. Materyalizmin gözleri hiç birşey görmez maddeciliğine; İmmateryalizmin maddesizciliği, hayalciliği ya da Spiritualizmin maneviyatçılığı.. Ne Ekzistansiyalizmin varoluşçuluğu, ne Essensiyalizmin özcülüğü, Formalizmin biçimciliği.. Mekanizmin mekanikçiliği, ne de Romantizmin romantizmi.. Fundamantalizmin köktendinciliğine; Laisizmin lâikçiliği, İmmoralizmin ahlakdışıcılığına; Hümanizmin insancıllığı, Feminizmin o cıvık cıvık kadıncılığı.. Ne Dogmatizmin nassçılığı veya Traditionalismin gelenekçiliği, ne de Modernizmin yenilikçiliği veyahut Postmodernizmin artıları... Pozitivizmin olguculuğu/nasılcılığı, Kozalizm'in illetçiliği/nedenciliği, ersonalizmin şahsiyetçiliğine, Nihilizm'in hiççiliği, Finalizm'in gayeciliğine, Hedonizmin zevkçiliği veya Epikürizmin hazcılığı yahut Freudizmin cinselciliği..
Bu oluşumların hiçbiri değil başkalarına, kendilerine bile hakiki manada bir saadet sunmamıştır...

Dahası yok değil bunlara bir sürü izm daha ekleyebilirsiniz. Yaban tarlalarda biten ayrık otu gibi modernite çabaları adı altında bir sürü fikir akımlarını daha fazla anlatmayayım zira sabır sınırlarınızı zorlamamak için bu zevatları kısa kesiyorum. Şimdi Türkiyemizin bu zengin topraklarında yeşilenmeye çalıştırılan akıl almaz binlerce akımların bize sundukları ve ümit ettirdikleri huzur ve mutluluğu sizce halkımıza sunabilmiş ve bunda da muktedir olmuşmudur!? Akıllarınıza havele ediyorum...

"Ya bir yol bulacağız, ya da bir yol açacağız." Anibal