renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Delik

Bir meczubun ünlemeleri arasında mazide kalan anılara doğru ilerliyorum. Yer yer yükselen frekansla ‘büyüyor’ diye söyleniyor etrafa. Sağa sola yalpalar yapıyor. Üstü başı toz içinde. Yanımdan geçerken yolun kenarına doğru ani bir hamle yapıyor. El kol hareketleriye, sadece ona ayan olmuş bir çukura düşmememiz hususunda uyarıyor bizi. ‘Çukura düşmeyin’ derken göz göze gelince irkiliyorum. Endişe dolu bir ifade buluyorum orada. Aynı uyarıyı birkaç kez tekrar ettikten sonra kendi alemine doğru seyirtmeye devam ediyor. Tedirgin edici hareketlerine rağmen kimseye sokulmuyor. Ara sıra arkamı dönerek ardından kontrol ediyorum. Yanından geçenleri uyarmaya devam ediyor çukura düşmemeleri hususunda. Tek kelimelik bir şey daha söylüyor. Biraz yoğunlaşınca, ‘kapatmalıydınız’ dediğini anlıyorum.

Eski mahallemizin en orta yerinde ibret abidesi gibi duran mezarlığa ulaşınca, üzerime bir yük binmişçesine adımlarımın ağırlaştığını hissediyorum. Adımlar yavaşlayınca düşünceler derinleşmeye fırsat buluyor ancak. Küçüklüğümde bazı bazı korktuğumda yanından koşarak geçtiğimi hatırlıyorum. Şimdi ise kaçacak bir yerimiz olmadığını biliyorum. Hızlı ya da yavaş adımların ulaşacağı menzilin farkındayım. İnsanın, evinden her çıktığında mezarlarla karşılaşması ne hoş. Varacağı yeri hatırlayarak adımlarına çeki düzen vermek.. değerlerine sahip çıkmak için diyorum.

Etrafını saran sıra serviler, gök ile yer arasındaki bağlantıyı simgeler gibi dimdik uzatmış başlarını. Boynunu büken bir biz varız ölüme karşı derken isimler beliriyor zihnimde. Dış duvarını oluşturan parçalanmış briketlerinin arasından ölümün silik ve solgun yüzünü görüyorum. Bir kısmı tanıdıklara ait yüzler. O zamanın güleç, şimdinin müphem yüzleri. Mahalle komşularımızın bir kısmı orada yatıyor. Ayşe teyze, Hüsnü amca ve.. ve can arkadaşım Birol. O’nun sureti biraz küskün gibi bakıyor gözlerime. Saklambaç oyunlarımızın en muteber gündüz mekanı, Birol’a yatak olduktan sonra değişiyor. Vefatından bir gün önce aldığım gazozdan payına düşen göz hakkını vermediğim için duyduğum pişmanlıktan, seneler sonrasına düşen payı yokluyorum. Küçük bedenini tabuttan çıkardıklarında o bir yudum gazozun burnumdan fitil fitil geldiğini, hüzün yüklü bir tebessümle karşılıyorum.

Tanımadığım mahalle çocuklarına bir kasa gazoz ısmarlamalıyım Birol için şimdi. Ama Resul Bakkal’ın kepenklerine vurulmuş kilit de neyin nesi! Her karşılaştığımızda başımızı okşayan, paramız çıkışmadığında asla boş çevirmeyen; veresiye alırken, annem sonra verecekmiş demekten çekinmediğimiz Resul Bakkal’ın kepenkleri şimdi kilitli. Kilidin neye vurulduğunu düşünmeden edemiyor insan. Alışveriş yaptığınız mekandan ziyade insanlık dolu hatıralarına olduğu muhakkak. Sorunca sağ olduğunu öğreniyorum Resul amcanın. Süper marketler açıldıktan sonra birkaç sene kadar direnebilmiş ancak. Büyük marketlerdeki amcaları nazlarını çekmeyince çok aramışlar mahallenin çocukları onu. Camiye gidip gelirken görünüyormuş çokluk. Cebinde taşıdığı şekerlerle yokluğunu hissettirmemeye çalışıyormuş. Mahallemizin tek beyaz eşyacısı, Mustafa Efendi’yle dükkan önünde karşılaşınca her şeyi öğreniyorum. O anlatıyor ben dinliyorum! İyice ihtiyarladığını, ak dedelere döndüğünü söylüyor. Yine vaazlarda cezbeye tutulup ‘Allah’ diye haykırmaya devam ediyormuş. Bunu duyunca, camiye gelen çocuklara.. tabi en çok da bana verdiği harçlıkları hatırlıyorum. Mustafa Efendi’ye bahsedince gülümsüyor.. hala öyle olduğunu söyleyerek gıyabında dua ediyor. Mustafa Efendi de hoş adamdı, zahir.. Resul amca gibi ince fikirli değildi lakin mahallemizdeki pek çok kimse gibi onun da farklı meziyetleri vardı. Yetmiş dört harbi başladığında ilk televizyonumuzu ondan almıştık. Babamın paraya sıkıştığında, ay başında ödemek şartıyla ara sıra kendisinden borç almaya gittiğini hatırlarım. Birinin başına bir iş geldiğinde, maddi dertsek için en önce onun yanına uğrandığını da öyle. Az ya da çok, karşılıklı ya da karşılık, imkanları dahilinde geri çevirmezdi kimseyi. Birol’un kalbindeki küçük delik için de ilk önce ona müracaat edilmişti. Birol’un babasının yüzündeki kederi görünce, ‘hele varın varacağınız yerlere.. geri kalanı tamamlamak için bana gelin’ dediğini anneme anlatırken babamın yüzünde oluşan taktir ifadesi bugün olmuş gibi gözlerimin önündedir. Gücünü aşan ameliyat masraflarını karşılayamasa da, gayretinden dolayı en çok Birol için sevmişti Mustafa amcayı mahalleli. Ve en çok da İsmail’in ismini hatırlayamadığım zengin babasına kızmıştı imkanı olduğu halde pintilik ettiği için.

İşlerini sorunca, yüzü asıldı biraz Mustafa Efendi’nin. Çok şükür lakin devir değişti oğlum dedi. Biz satıyoruz büyükler kazanıyor artık. Küresel Ekonomi gibi bir şey dedi ya bizim oğlan buna. Yuvarlanıp gidemedikten sonra.. takılıp içine düştüğümüz çukur işte..

Çaylarımızı yudumlarken, caddenin karşı tarafındaki kasap Hilmi’nin dükkanının yerine internet kafe açıldığını fark ettim. İşleri yürümeyince bir marketler zincirinin et ürünleri reyonuna işçi olarak girmiş Hilmi amca. Terzi Faruk da onun gibiymiş. Yurt dışına fason imalat yapan bir atölyede usta başılık yapıyormuş. İçimi çekince içini çekti Mustafa Efendi. Kısa süreli suskunluğumuzu o bozdu yine. Eskisi gibi değil oğul dedi.. atık hiçbir şey eskisi gibi değil diye tekrar ederken, eski bahçelerimizi süsleyen güllerin solduğunu hissettim.

Siz gittikten sonra müstakil evlerin bir kısmı yıkıldı diye devam etti anlatmaya. Yerine binalar yapılınca yabancı çok insan yerleşti buralara. Çoğu da, oradan buradan göç edenler. Memleketin hali malum, bilirsin! Kalabalıklaştık ama hepsi o kadar.. sadece kalabalık işte. Yanlış politikalar ve yoksulluk epeyce zarar verdi memlekete. Ne mahalleye mukayyet olabiliyoruz artık.. ne de kimseye sözümüz geçer oldu gayrı. Belediye bakmazdı ya! kendimiz süpürüp, onarıp, adam etmesini bilirdik. Söküğümüzü kendimiz dikmeye alışıp, öğrenmiştik. El ele verince baharın geldiği belli olurdu mahallemize. O zaman sadece yoksulluk vardı.. şimdilerde yoksun da kaldık. Hırsızlık, ursuzluk bir yana dursun.. Allah’tan korkmasak birbirimizden utanır, sakınırdır ya!. Senin İsmail bile uyuşturucu müptelası oldu. Babası ayrı mesele.. pek bir acıdım oğlana. Sonra.. dükkanın önünden bazen öyle oğlanlar geçiyor ki; kız mıdır erkek midir ayırt edemiyorum. Birini çekip kenara azıcık nasihat edeyim dedim!.. bırak bunları babalık diye başlayıp.. küreselleşme falan diye yine yuvarlak laflar ederek söylenip gitti. Bir azar yemediğim kaldı oğlandan. Mahallemizin delikanlılarının, sarhoşlarının bile eski tadı kalmadı. Onlar da yok ya artık. Ahmet ağabeyini hatırlar mısın bilmem! İsmail’den sonra uyuşturucu satıcılarına kafayı taktığını söylediler. Kabadayı derlerdi ama şimdikiler gibi değildi. Sahip çıkardı mahalleliye. Öldürüp, atmışlar bir kenara. Sırtından dokuz bıçak darbesi aldığını söylediler. O öldükten sonra sarhoş Nazmi birkaç gece, ‘delikanlılık öldü mü lan’ gibilerinden naralandı. Çekildi köşesine sonra. Sarhoştu marhoştu ama iyi adamdı. Naralarından gayrı bir zararı yoktu kimseye. O da zararsa, bir tek kendine. Meğer geceleri mahallenin nöbetini tutarmış Nazmi. O susunca başkaları bağırmaya başladı. Bazı geceler küfürlerin bini bir para. Ara sıra Ahmet’in mezarının başında görüyorum. Artık içmediğini söylüyorlar.

Bak! Geçen gün bir çocuğu şuradaki çöpleri karıştırırken gördüm. Sordum soruşturdum.. babaları afili bir karıyla kaçıp gitmiş. Komşu dükkanları dolaşıp birkaç bir şey toplayayım dedim. Sağım internet kafe, solum bijuteri. Yüzümü kızartıp çekine çekine gittim. Sonra.. sonrasını ne sen sor, ne de ben söyleyeyim. Bende de eski güç kalmadı ki, tek başıma hemen altına girivereyim. Kimimiz ya bir avuç kodamana hizmet etmeye razı oluyoruz mecburi.. ya da yürütemeyip vuruyoruz dükkana kilidi. Elinde birikimi, emeklisi olanlar git camiye gel eve.. olmayanlar da onun bunun süperine, hiperine hizmet edip duruyor işte. Evvelce bu hiperin süperin bir tansiyonunu bilirdik. O da bir halta yaramazdı bunun gibi!

Dün gazetede okudum. Bayiliğini yaptığım firmanın, on yıllık hedefini dört sene öncesinden yakaladığını, iyi bir haltmış gibi yazıvermişler. Bizim oğlanın lafı aklıma geldi. Küresel denilen şey koca bir ağız demek. Eee bir tek bu ağız mı beslenir. Azıcık kızdım tabi. Adı da benziyor ya! İçimden, boynuzsuz KOÇ’un boynuzludan hakkını alacağı zaman da gelecek elbet deyip sinirimden gülüverdim.

‘Dönerken mezarı başına uğrayıp, Birol’u ziyaret ettim. Fatiha okuyup, gıyabında dualar ettim. Tam ayrılmaya niyetlenirken, yokluğunda içtiğimiz, nevzuhur esans aromalı gazozların genzimizi yaktığını söylemeden edemedim.

Mustafa Efendi’nin tıkamaya çalıştığının, Birol’un kalbindeki küçük delikten çok daha fazlası olduğunu düşündüm sonra. Gömüldüğü yerde onunla birlikte çürüyeceğine, mahalleye sirayet etmişti adeta. Adını hatırlayamadığım babasının duyarsızlığıyla kapatamadığımız o delik büyüdükçe büyümüş ve sonunda İsmail’i de çekip yutmuştu içine. Surumuzun gediği olmuştu Birol’un kalbindeki delik. Mahallemizin tüm efsunu Birol’dan esirgediğim o gazozda saklıydı sanki.. ve o efsunlu gaz, kapatamadığımız o gedikten akıp gitmişti. Uzaklardan gelerek kulağıma değen ‘çukura düşmeyin’ nidaları arasında, yüksek ve biçimsiz binalara doğru ben de akıp gittim! Dimdik başları göğe doğru uzanan sıra servilerin arasından geçerken boynumu büküp.. yanlarına son kez geldiğimde, cansız bedenimi şefkatli kollarıyla sarıp sarmalamaları için ümit ve korku arasında sıkışmış dualar ettim.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

bilmem...

Kardeş o kadar hüzün nasıl çekilir.Hayatın neresinden tutacağız biz.Sizi anlıyorum yeni eskiyi kıyıp geçiyor ve getirdiği ile bizi eski kadar mutlu edemiyor.Edemiyor çünkü her geçen gün bizi doğallıktan uzaklaştırıyor.Her yeni koparıyor bir yanımızı bize ait olandan. Çok hüzünlendim yazıyı okuyunca elinize dimağınıza sağlık.Aslında birazda eskinin kötüsü unutuluyor hep iyisi kalıyor insanın akılnda da özlem ondan mı bilmem...
ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM, ZALİMİ ASLA SEVEMEM;
GELENİN KEYFİ İÇİN GEÇMİŞE KALKIP SÖVEMEM.
BİRİ ECDADIMA SALDIRDI MI,HATTA BOĞARIM!...

Mazi, saf olduğu kadar da fıtridir..

'Aslında biraz da eskinin kötüsü unutuluyor, hep iyisi kalıyor insanın aklında da özlem ondan mı! bilmem' demiş Ahmet bey,

Bu husus üzerinde bir ara epeyce düşünmüştüm. Evet, eskinin güzellikleri takılır tuttuğumuz siyah beyaz/sefya tonlardan mürekkep arşivin çeperlerine. Ve maziye giden zihin, toz pembe bir atmosferin etkisi altında bulur kendisini. Sürülen zaman melhemi yaralarımızı çoktan iyileştirmiştir.. ve bu sebeple artık acı duyulmadığı için, hayal meyal tebaruz eden kabukları kaşımak pek cazip bir eylem olarak görülmemektedir.

Ancak bunlar eskinin eskimeyen cazibesine halel getirmek için yeterli sebep değildir. Bana göre burada iki saik son derece önemlidir. Birincisi, dünya kişinin gördüğü gibidir. Ve çocukluğun -çocuğun- saf/temiz/berrak penceresinden temaşa edilen dünya, büyüklerin penceresinden görülenden daha güzeldir. Ancak ikinci saik ise bizi bambaşka bir esbap penceresine götürür; Asrımız dünyası, bilmin ve teknolojinin son derece hızlı, hızlı olduğu kadar da dengesiz ilerlemesine şahitlik ve zemin teşkil etmektedir. Bilim ve teknoloji, salt olarak asla kötü olgular değildir. Ancak, fıtrata uygun olmayan kullanımı, kullanımının teşviki ve gerek ekonomik, gerekse politik cihetle emperyalizmin aracı haline dönüşmesi, insanoğlunun huzur ve saadeti için doğallık denen vazgeçilmezi alabildiğine tahrip etmektedir. İnsan ruhunun maziye duyduğu özlemin altında, daha fitri olana teşne kalan yanlarının payı büyüktür. Mazide geri giden zihin; çocuk kalbimizde taşıdığımız ve saf gözlerle baktığmız pencerenin kanatlarına dokunup, açtığı kadar, fitri olana daha yatkın bir zamanla buluşturur ruhlarımızı.

selam ve dua ile..

Hz. Adem dünya...

Hz. Adem dünyaya geldiğinde dünyanın hali nasıldır .Nasıl bir düzen vardır .Düşünüldükçe derinleşen bir mevzu. Adem eşyayı işlemeye başladığı andan itibaren bozmaya da başlamış görünüyor. Yapmak insanoğlu için bozmanın diğer bir adıdır aslında.
Teknolojik gelişmelere karşı olmak çok saçma gibi görünse de aslında bakılacak en doğru pencere bence. Allah zulmün insanoğlunun kendi eli ile yaptıkları ile gerçekleştiğini beyan ederken aslında bu konuyu da anlatmaktadır diye düşünüyorum.
Evet çocukça bir bakış dünyayı güzel görmemizi sağlıyor. Peki ya dünya bir bilgisayar ekranından ibaret olursa çocuk nasıl bakacak. Nasıl at yapacak bir söğüt dalını ve nasıl çıkmış bir römork tekerini kovalayarak kilometrelerce dünyanın en mutlu çocuğu olacak. Diyeceksiniz ki yanlış kullanım. Ben de diyeceğim ki apartmanlar arasında ne söğüt var dalını kesip at yapam ne de mesafe var kilometrelerce koşam. Her taraf beton, her taraf çocuklara homurdanan demir, her taraf asfalt...

ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM, ZALİMİ ASLA SEVEMEM;
GELENİN KEYFİ İÇİN GEÇMİŞE KALKIP SÖVEMEM.
BİRİ ECDADIMA SALDIRDI MI,HATTA BOĞARIM!...

Gül mevsimi geçince

Bu hikaye, bir hikaye kitabının sayfaları arasında olmalı diye düşünüyorum. Yoksa var da ben mi habersizim?
Çünkü ben de serviler altında yerimi ve başımda Kuran okuyan birisini çok hayal etmiş, yazmış ve kendisine okumuş idim. Ancak bu çok kısa sürdü. O, şimdi serviler altında ve ben onun kadar güzel Kuran okuyamam. Çünkü o yaşayan bir Kurandı.
Eski bahçelerimizi süsleyen gülleri nerelerde bulalım. Hz.Mevlana der ki :"Gül mevsimi geçince gül kokusunu gül suyunda aramalıyız."
Bu gül kokusu çok hoş olmuş doğrusu. Toplanırda dağıtılırsa haberim olsun isterim.

Nasip kardeş.. her şeyin

Nasip kardeş.. her şeyin hayırlısı! Olur da bir gün dağınık durmaktan sıkılıp, iki kapağın arasında toplanırlarsa, üzerine gül suyu dökerek tarafınıza göndermekten mutluluk duyarım.

Dünyevi bir beklentisi olmayan zahidlerin ölüme dair hayallerini paylaşmak güzel. Ayrıca, her şehirde, ziyaret edildiğinde, dünya'nın küçük ve hayatın ne kadar kısa olduğunu hatırlatan ve taşlarında maziden kalma hoş izler bulunan mezarların bulunması ne büyük bir imkan değil mi!? Bir şehire gittiğinde, hiç görmediğin birini hatırlayarak, mezarı başında Kuran okumak! Kim kime yetişirse artık.. bir de mezar dahi istemeyenler var tabi.. o da ayrı bir fasıl..

Yarım kaldı...

Yorum yarım kaldı. Şu çukur meselesine gelmek istedim zaman bulamadım.Hem çalış hem cemaat'i takip et zor oluyor haliyle. Çukur önce yüreklerimizde açıldı bence. Hayatımızdaki tüm çukurlar gönlümüzdekilerin yansıması gibi geliyor bana .
Bu savruluş rüzgarın kuvvetinden olmasa gerek bu savruluş köksüzlüğümüzden olsa gerek. Gönül kökümüz kuru gibi geliyor bana sana da öyle gelmiyor mu?
ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM, ZALİMİ ASLA SEVEMEM;
GELENİN KEYFİ İÇİN GEÇMİŞE KALKIP SÖVEMEM.
BİRİ ECDADIMA SALDIRDI MI,HATTA BOĞARIM!...

Bu tür toplumsal

Bu tür toplumsal vakıaları iki ciheti ile değerlendirmeye tabi tutmayı daha uygun görürüm. Aslında birbiriyle son derece yakın ilişki içinde olan ve önceliği hususunda birini diğerinin önüne geçirmenin pek mümkün olmadığı nefsi ve afaki nedenler. Bozulma nefislerden mi başlar, yoksa nefislere etki eden dış faktörlerden mi? Tarikat ve şeriat meselesi gibi bir şey. Biraz daha açarsanız ve nereye varmak istediğinizi ifade ederseniz belki üzerinde konuşmak faydalı olabilir..

Hoş tevafuk..

Tamircilik yapan bir tanıdığın dükkanına uğradım bugün. Aracım dükkanın küçük girişini neredeyse kapatmış. Biri sesleniyor, 'pişt, pişt'. Oturduğum taburede, elimdeki gazeteye daldığım için biraz geç algıladım. Başımı kaldırdığımda, kapı önünde duran nineyi fark etmemle, yakalamam için elindeki şekeri bana fırlatması aynı anda oldu diyebilirim. Sonra, arkasını dönerek, tatlı tatlı yürüyüp gitti. Şeker tadındaydı tüm hepsi.

Önce ninenin ardına sonra elimdeki şekere bakıp son yazdığım öyküleri andım. Şeker dağıtanları, hep dede suretinde tasvir etmemden gücenmiş olmalı dedim. Sonra şöyle düşünüp, ümit ettim;

biz onları özleyip, andıkça, tekrar var olurlar mı acaba!?