Montaigne Denemeler'inde, batı felsefesi'nin duayenlerinden olan Eski Yunan'lı Demokritos hakkında şöyle bir anekdot nakleder;
" Demokritos, sofrasına gelen incirleri yerken bir bal kokusu almış ve hemen araştırmaya başlamış. O güne dek incirlerinden almadığı bu koku nereden gelebilir diye. Merakını gidermek için kalkmış sofradan, incirlerin toplandığı yeri görmeğe gitmek istemiş. Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi kadın gülmüş. ' Boşuna vakit kaybetmeyin ' demiş; 'incirleri bal çanağına koymuştum toplarken (koku, çanaktan bulaşmış)'. Demokritos'un canı sıkılmış; bu araştırma fırsatını kaçırdığı, bir merak konusu elinden alındığı için. Hadi be sen de demiş hizmetçi kadına, keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağım. Böylece yanlış, kendi varsaydığı bir etkiye doğru nedenler bulmaktan geri kalmamış " (Montaigne)
Eylemin öznesi Demokritos.. ve karakteri de bu denli küstah olunca, hikayeyi Demokles'in demokrasisinin çağdaş silahşörü Amerika ve Amarika'nın Irak'a savaş açmak için ileri sürdüğü nedenler ve sonrası gelişmelerle ilintilendirmeden edemedim. Her ne kadar savaşma gerekçelerinin sadece BOP projesini gerçekleştirmek için ileri sürülmüş bahaneler olduğunu bilsek dahi, bu durum; hikayenin açık ettikleri ve taşıdığı benzerlikler nedeni ile, bu gün karşımızda olan muhteris, aç gözlü ve şımarık zihniyetin, Demokritos'dan tevarus eden karakteri ile aidiyet unsurları taşıyor olduğu hakikatini setredemeyecektir.
ABD Irak'a, kimyasal silahları bahane ederek girmiştir. Ve mevzubahis silahlar bulamayınca, oluşturduğu kargaşa nedeni ile ortaya çıkan terörü gerekçe göstermesi gerekmiştir. Colin Powel'in ' Irak'ta kimyasal silah bulunamadı, istihbaratımız bizi yanılttı ' itirafına karşın Amerikan Hükümeti'nin, Evangelist amaçlarını gerçekleştirebilmek için Ortadoğu'dan aldığı hoş koku ve bir kez peyda olmuş heves nedeniyle iş işten çoktan geçmiştir. Bu hevesin giderilmesinin, kaç insan canına mal olacağı hususunun, bir muhterisin karşısında hiçbir değeri yoktur. İstenildiği kadar karşı çıkılsın, o bildiğini okuyacaktır. Çünkü kurt, kuzuyu yemeyi aklına bir kere getirmiştir. Amerika, hikayede geçen Demokritos'un yaptığı gibi, bal kokusu aldığı Orta Doğu'ya girme hususunda 'ötekilerin sözlerini' dinlemeyecek kadar Avrupalı'dır. Yani barbar.. yani aç gözlü. Yapılması gereken bir şey varsa şayet, o da Bakan'nı değiştirmekten ibarettir. Yani yerine daha Avrupalı olanını koymak.. yani daha erdemsiz.. yani daha yalancı. Rice.
Şimdi sıra göstermelik de olsa vaad edilen Demokrasi'yi getirmeye gelmiştir. Demokrasi, meşhur ifadesinde bulunan kılıcının gölgesi altında gelecektir. Jakoben Avrupalı geldiği her yerde, aşağıda da ifade edeceğim gibi bu şekilde davranmıştır. Kılıçların gölgesi altında kanlı bir huzur ve dişlerini gıcırdatarak gösteren sırıtan bir medeniyet. Çünkü O sizin için bunu uygun görmüştür. Yarınınız için hilafeti planlıyor olsa dahi o verdiği sözü tutacak kadar aristokrattır. Size ne gelecekse, onu ancak o getirebilir. Asıl amaçsa terörün önünü kesmektir. Terörün önüne geçmek! sömürüye boyun eğmenin.. zulme rıza göstermenin diğer adıdır bu bağlamda. Buna karşı başkaldırının her türlüsünü terörü ifade eder. Can Dündar'ın deyimiyle, küçüğü lanetlenip büyüğüne perestiş gösterilecektir nasıl olsa. Sömürmek için en ideal yol, kamuoyunca kutsanan alayişli bir demokrasi; kontrol altında tutmak için de etnik bölünmedir. Planı gerçekleştirmek gayesi ile, kokusu alınan baldan bir parça Şiiler'in, bir parça da Kürtler'in ağzına çalmak şimdilik yetecektir. Çünkü onlar bölünmüşlerdir. Aslında bu coğrafya çevresinin daha önce harita üzerinde cetvelle çizilerek parçalanmasının ve pay edilmesinin nedenlerinden biri de budur. Etnik grupların içinden sadece Sünni'ler, bir parça bala razı olmak yerine mücadeleye devam etmeyi tercih etmişler ve Sunilik hakkında ileri sürülen siyasal tezleri çürütmüşlerdir. Ve seçim.. işgal altında. Belki dünyada ilk defa. Hem trajik hem ironik. İkbalini seçimlerde görmeyen tek uzuv ise Suniler. Ne yazık. Artık kimse kanmıyor bunlara. Kananları da kimse yerine koymamak gerek.
Batı'nın icra ettiği, atalarından tevarüs edenden başkası değildir.
Montaıgne, aslında başka bir şeyden bahsederek sözlerini şöylece nihayete erdirir; " Hoşumuza giden her şey besleyici ya da sağlığa yararlı değildir" İşte bu cümle her iki cihetiyle değerlendirildiğinde dahi manalı ve isabetlidir. Hoşa giden ve arzu edilen şeylerin çoğu aslında bugün Iraklı'lara olduğu gibi, gelecekte Amerika ve tüm insanlığa zarar arz eder mahiyettedir. Amerikan halkı Haçlı zihniyetine sahip Evanjelist Bush'a Başkanlığı tekrar vermek suretiyle, gelecekte düşmesi pek muhtemel olan kendi kuyusunu kazmıştır. O'nun yaptığı, sonu yaklaşan köpeğin ölmeden önceki kuduruşudur. Cami duvarına işemek gibi bir şey. Ki son işgal her şeyi alabildiğine gözler önüne sermiştir. Bu durum, dünyanın gidişatına esef duymakla birlikte, diğer yandan ümit var olmak için bir sebeptir. Bugün ABD, dünyaya çektirdiklerinden dolayı hükümetinden nefret eden bir kısım vatandaşa sahiptir. Onlar, işkence ve zulüm ile abad olunamayacağının farkında olan bilinçli vatandaşlardır. Ve tam da bu sebeple, mazlum halklara kan kusturan bir başkanı yeniden işbaşına getiren kendi halkları adına dünyadan özür dileme gereksinimi hissetmişlerdir. Aralarından bazıları, başka ülkelere iltica ederek tepki vermişlerdir. İş bu verilerin bileşkesi, tarihin kırılma noktalarından birine doğru gidildiğinin alameti olarak görülebilir.
Montaiğne; Demokritos'un hikayesinde bahsettiği " Araştırma merakı'ından " bir sonraki denemesinde, Amerika'nın keşfinden hemen sonra vuku bulan ve yerlileri sömürmek için ortaya konan medeni vahşetten önce cereyan eden diyaloglardan bahsederken şunları anlatıyor;
" Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi olan Papa, bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış; yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış. Yerlilerden aldıkları karşılık ise şöyle olmuş;
Barışseveriz diyorsunuz ama görünüşünüz hiç de öyle değil. Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam olacak, çünkü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu verdiği yerin eski sahipleriyle savaşmaya sürüyor. İstediğiniz yiyeceklere gelince onları size veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla, güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; tanrılarımız için kullandığımız dışında ne kadar bulabilirseniz çekinmeden alabilirsiniz..."
İş bu cümleler, Amerikan hükümetinin diğer coğrafyalara demokrasi ve medeniyet ihraç geleneğinin tüm kodlarını vermektedir. Tarihin tüm evrelerinde diğer coğrafyalardaki mazlumlara reva gördükleri, atalarından aldıkları ilhama dayanır. Bu kertede; bizim barbar olarak nitelenmemizin nedenini, kendileri ile benzeşmiyor olmamıza bağlanabilir. Hatta, biraz daha ileri giderek, hasımlarımızdan gördüklerimizi kendilerine reva görmeyişimiz olduğunu dahi söyleyebiliriz. Ancak bizler, Montaigne'nin de iddia ettiği gibi, hemen her Batılı'nın nezdinde birer barbarız. Niçin? Hakim olduğu her toprakta adaletli olmaya çalışan, almak yerine katmayı, mimarisinden sanatına kadar hemen her hususta daha verimli hale getirmeyi amaç edindiği için. Fethi işgalden ayıran unsurlara dikkat ettiği için. Yıkmak yerine yapmak, çalmak yerine verimli hale getirmeyi amaç edindiği için.. Atalarımızın bir zamanlar hükmettiği her toprakta, şimdi dahi dimdik ayakta kalan izleri ve eserlerine bakarak bu durumu anlamak mümkündür. Osmanlı'yı barbar kılan tek neden, Frenkler'e tanıdığı haklar olsa gerek. Hükümranlığı altında bulunanları irfanı ile besleyen tek medeniyet!
Şimdi Dünya'nın en konbine terörünü estirerek Irak'ı yerle bir eden, genç-yaşlı ayırmadan işkenceye tabi tutan mütecaviz Avrupa, Ortadoğu'ya demokrasi ve düzen getireceğini söyleyerek kimi kandırabilir. Yapılan tüm uyarı ve tenkitlere rağmen Demokritos'un kibri ile hareket eden bu istilacı tavrın niteliğini Montaigne'nin bir sonraki denemesinin girişinde bulabiliriz;
" Doğadaki diğer varlıklarda olduğu gibi, insanlar için de doğal yasalar vardır; ama bizde yitip gitmişlerdir. Çünkü insan aklı, her yere elini atıp bir düzen vermeye, yönetmeye kalkmış, dünyayı kendi büyük emelleri, kararsız istekleriyle bulandırmış, karıştırmıştır "
Batıdan ve batılı kafalardan başka hiçbir bilgiyi referans olarak almadıkları için kendi tarihlerinden utanan ve kendi milletlerine yabancılaşan kafa(sız)lara yine kendileri gibi düşünen Montaigne'yle ulaşıyorum. Hem de " keşke Amerika kıtası gibi soylu bir ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar fethetmiş olsaydı "temennisindeki tenakuza rağmen.
Yorumlar
Çağına şahidlik etmek
Salı, 01/02/2005 - 11:25 — Kâni ÇınarSelim Şevkioğlu'nun affına sığınıp konunun dalgalarına kendimi bırakarak:
"Bir ihtilal patlak verdiği zaman" diyor Sartre, "dünyanın her yerinde iktidarda olan hükûmet ayaklananlara "isyancılar" adını verir. Bu onların, bir takım ihtiraslar yüzünden en kanuni bir iktidara karşı ayaklanmış oldukları ve "boyun eğmek" veya "ölmekten başka tercihleri" kalmadığı manasına gelir."
Ve devam ediyor üstad:
"Eğer ayaklanma zafere ulaşacak olursa olursa, bu hükümet ya kaçıp gider, yahut hapse tıkılır. Zafer kazananların liderleri iktidarı devralır ve kullanmaya başlar. Eski düzensizliği yıkmış olduklarını ve yeni bir düzen kuracaklarını halka anlatmak için kendilerine "kurtarıcılar, devrimciler...vs." adını verirler. "İsyan" sözü bir süre sözlükten kaybolacaktır. Bir sonraki ayaklanmayı tarif etmek için, yeniden belirecektir. Bütün bunlar geldiklerini haber vermeksizin olur; kelimelerin durumlara uydurulması otomatik bir durumda gerçekleşir!"
Ne güzel buyuruyor sevgili Yusuf Kaplan: "Bir kere şu noktanın altını özenle çizmek gerekiyor: Amerikan saldırganlığı yeni başlamıyor! Amerika, neredeyse bir yüzyıl boyunca Latin Amerika ülkelerine kan kusturdu. İkinci dünya savaşından sonra da saldırganlığını küre ölçeğine yaydı ve son on yıldan bu yana Balkanlara, Kafkaslara, Ortadoğu'ya ve İç Asya'ya yerleşti; "demokrasi", "özgürlükler", "insan hakları", "terörle savaş" gibi ayartıcı sloganların arkasına sığınarak tam bir terör havası estiriyor: İstediği yeri işgal ediyor, istediği yeri bombalıyor, istediği lideri alaşağı ediyor, istediği ülkeyi karıştırıyor!
Amerikalıların dünyaya demokrasi, insan hakları, özgürlükler armağan etmek gibi bir dertlerinin olmadığı artık anlaşılmış olmalı. Amerikalılar, neo-pagan, barbar "askerî zorbalık düzenleri"ni dünya üzerinde hâkim kılmaktan başka bir kaygı gütmüyorlar.
Ancak neo-pagan, barbar, "askerî zorbalık düzeni" Amerikalıların icadı değil. Eski Roma'da icat edilmiş, Avrupa'da tüm dünyanın sömürgeleştirilmesi sürecinde pekiştirilmiş, Yeni Roma Amerika tarafından da küreselleştirilmeye çalışılmaktadır. Düzensizlik üreten bu düzen, ben-merkezci, ırk-merkezci, gücü ve güç üreten bilim, teknoloji ve askerî teknolojiyi putlaştıran gayr-ı insanî bir düzendir.
...
Dünyanın, insanlığa pahalıya patlayan sekülerliğin ürettiği barbarlık, zorbalık ve yeni-paganizm biçimlerinin yarattığı şiddet ve kaostan kurtaracak yeni bir paradigmaya ihtiyacı var: Bu paradigma, vahiy'le aklı yeniden buluşturacak; insan, doğa, kozmik dünya ve Tanrı arasındaki ilişkileri yeniden harmonik bir şekilde kurgulayacak ve kuracak yeni bir medeniyet tasavvuruna dayalı olarak geliştirilebilir ancak. Bu yeni medeniyet tasavvurunun, vahiyle ilişkisini sürdüren yegâne / tek din olan İslâm tarafından geliştirilebileceğini Batılılar çok iyi kavradıkları için şu an İslâm dünyası üzerine tam bir panik psikolojisi ile fena halde çullanmış durumdalar."
"Biz, biz, biz"
Hadise bence de bundan ibaret. Esas olan durum tespiti ve gardın alınışıdır. Kim nasıl, ne şekilde alır bilmem, bilemem... Bildiğim alınması (anlaması) gerektiğidir. Yollar gibi içimiz. Kiminin ruhu otoban, devlet yolu, stablize, şose... Herkesin kendince bir duruşu, ruhunu anlayışı söz konusu.
Yollar, en kaba anlayış içerisinde ulaştıran, kavuşturan, birleştiren unsurlar. İki şehri, iki ülkeyi, iki insanı bir zaviyeye alır.
Ruhumuzun da yolları vardır. Bizi "başka", "yeni", "farklı" ilgilere, nesnelere, bilgilere ulaştırır. Bu yollar ne eskir, ne yıpranır ne kaybolur. Bu olumsuzlukların farklı şekilde tezahürü sadece ve sadece insanın, kendi olan varlığın onu yeterince kullanmaması, ilgilenmemesi, bilgilenmemesi sebebiyledir. Ağlamak, ruhumuzda sızı ve merhamet dolu yolu kullanıma sokar. Her şeye bîgâne kalıp çokça gülmek, çokça vurdumduymazlık yapmak kalbimiz için sonu belirsiz, karanlık bir dehlize kayan yola sapmamız demektir.
Çağına şahidlik etmek. Ne güzel ifade ve ne büyük bir sorumluluk. Her birimiz, yaşadığımız zaman diliminin harfiyyen şahidi ve mes'ûlüyüz. Her birimiz yaşadığımız dönem içerisinde ne ettiğimizden ve ne etmediğimizden bir gün hesaba çekilecek, bakiyesini dereceğiz.
Çağına şahidlik etmek. Kime tercih hakkı verilmiş ki biz de o haktan faydalanalım yaşamak istediğimiz çağ hususunda. Takdir edilen "zaman". Yaşananların zabıt haline getirildiği "zaman". Şahitlerin desteklendiği "zaman". Biz, kendi çağımıza şahidlik ederken aynı zamanda bize de şahidlik ediliyor. İnsanlar, birbirine şahid. Dağlar, taşlar şahid. Uçanı uçmayanı, kaçanı kaçmayanı her bir ferd için, her amel için yalan bilmez, yanlış yapmaz şahidlerdir.
Çağına şahidlik etmek. Üstümüzde bizi gözeten ilim ile müthiş bir denge, müthiş bir yücelik. Cenab - ı Allah ne buyuruyor:
"Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'an'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şâhidizdir. Çünkü ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (Levh - i Mahfuzda) bulunmasın." (Yunus: 61)
Güven veren ayetler. Çünkü Allah, her şeyimizdedir. Korkutan, ürperten ayetler. Çünkü Allah, her şeyimizde. İnsanın, Allah'ın kendisiyle birlikte olduğunu bilmesinden daha hayrına bir durum söz konusu mudur ve bu büyük bir lütuf değil midir? Hasbunallah...
Allah, mazlumlarla beraber. Bizler, yaşadığı çağa şahid olan bizler, Allah'ın şahidliğini hangi durumlarda ve kimlerle kabul ediyoruz?
Çağına şahidlik etmek. Ne güzel ifade ve ne büyük bir sorumluluk. Biz hangi tribündeyiz a dostlar?