renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Dersu Uzala

Akira Kurosawa - Dersu UzalaŞehirli insan, doğa karşısında takındığı tavrını rasyonel bilginin sınırlarına hapsettiğinden, doğayı kendisinin karşısında alt edilmesi gereken bir rakip olarak görür. Dolayısıyla şehirli insanın kendi varlığına bir uzuv gibi yapıştırmış olduğu suizannı, yeryüzündeki bütün yapıp etmelerine bu rasyonel bakış açısının gerektirdiği intizamı getirerek yaşama keyfiyetine sahip olacağından kaynaklanır. Oysaki tabiatın kendiliğinden varolan doğal vahşiliği bile insanın tahripkârlığı kadar ezici ve iz bırakıcı değildir. Zulüm, insana ait bir kavram olmasına rağmen sadece insanın insana göstereceği yozlaştırıcı bir tahribatı değil; insanın insana, insanın doğaya, insanın eşyaya ve dahi insanın Tanrıya karşı göstereceği kayıtsızlığı da bünyesine alacak kadar geniş ölçekli bir alanı işaret eder. Diğer yandan hikmetle beraber yol alan bilginin, özellikle şehirli modern insanın zihninde pek makbul bir yere sahip olmadığı bilindiğinden; doğaya karşı yürütülen kayıtsız tahribatın, hikmeti terminolojisinden çıkarmış olan yine aynı modern insan tarafından gerçekleştirildiği görülür. Öyle ki; hikmet bir kere insanı terk edince aklın ve gönlün manevrası, elin ve ayağın hareketi, gözün ve dilin işleyişi son derece tahripkâr bir bombaya dönüşür.

Bugün bu tahripkâr bomba, hikmeti tedavülden kaldıran modern insanın eliyle pimi çekilmiş bir vaziyette yerkürenin her tarafında patlatılmaya devam ediyor. İçinde bulunduğumuz modern hayat ölçüleri içerisinde hepimiz kayıt altına alınmış birer nesneye dönüşmüş olduğumuzdan, bu kayıt altına alınmışlığımız dolayısıyla; her şeyi kayıt altına aldığımız sürece özgürlüğümüzün sınırlarının genişleyeceği zehabına kapılıyoruz. Bu zehaptır ki, bizi hikmetin bünyesinden uzaklaştırıyor ve doğaya karşı kayıtsızlığımız bir hastalık olarak ruhlarımıza nüksediyor. Dersu Uzala, tam da bu noktaya değiniyor. Medeni bir toplumda varolan insani ilişkilerdeki içtensizlik ve sunilik karşısında, ilişkilerini vahşi doğanın bünyesinden kotararak kendi hareket kabiliyetine katan ve bir yerde şehirli insanın gözünde görgüsüz durumda olan “medeniyetsiz” insan ile şehirli medeni insan arasındaki anlayış farkını irdeliyor. Bütün bunlar neticesinde bir şehirlinin güneşin karşısında şaşkınlık duyacağını, aya, yıldıza, ağaca, toprağa hürmet göstereceğini bekleyemeyiz; tıpkı suyu pet şişeden içen birine ırmağın gürültüsünden hiçbir nağme ulaşamayacağı gibi...

Hikmeti, vazgeçilmez insani bir olgu olarak sinema diline çeviren iki önemli sinemacıdan biridir Akira Kurosawa. Diğeri Andrey Tarkovski. Yaptığı filmlerin hemen hepsinde hikmetin dile getirilişindeki aykırılığıyla dikkati çeker Akira Kurosawa. Akira Kurosawa, genellikle teknik açıdan övgüye değer bir sinemacı olarak görülür. Oysaki, bir filmde kullanılan kamera açılarındaki harikuladelik, görsellik açısından fotoğraf karelerinin mükemmelliği, ışık kullanımındaki olağanüstü kabiliyet gibi bir takım özellikleri süreklice dile getirmek, sadece filmi yöneten kişinin kendi teknik üslubuna ait vurgulamaları kapsar. Oysaki asıl önemli olan teknikle beraber dile getirilen meseleye ait olan içeriktir, yoksa işi sadece filmin teknik yönüyle ele alıp yönetmene bir taltifte bulunmak yapılan işin sadece posasına talip olmayla ilgilidir.

Dersu Uzala, yaşam koşulları oldukça zor olan ormanlık bir arazinin topografyasını çıkarmak üzere görevlendirilmiş bir manga Rus askeri ve onların başındaki kumandanın, Rus Uzak doğusunda Mançurya ormanlarında araştırma yaparkenki görüntüleriyle başlar. Filmdeki anlatıcı “ben”, yüz yüze geldiği doğanın yabaniliği karşısında kendini küçük düşmüş hisseden manga kumandanıdır. Bu keşif mangasına, ilerleyen bölümlerde atalarının yaşamından pek farklı olmayan bir hayat süren ve adı Dersu Uzala olan yaşlı ve garip bir avcı dahil olur. Bu noktadan sonra izleyicinin dikkati manga kumandanından Dersu Uzala’nın ilginçliğine çevirtilir. Dersu Uzala’da, Akira Kurosawa film boyunca doğanın vahşiliğindeki yalınlığı harikulade bir görsel efekt içerisinde verir. Bu yanıyla filmin baş kahramanı Dersu Uzala’dan ziyade belki de doğanın ta kendisidir. Çünkü dört mevsimin havasını da izleyiciye son derece mükemmel bir şekilde hissettirir. Kış sonu eriyen karlarla, yaz sıcağının ormana verdiği sükunetteki yalnızlık ve sonbaharın çamuruyla film, tabiatın bütün renklerini ekrana yansıtır. Böylelikle film adeta bir tabiat güzellemesine dönüşür.

Bu noktada vurgulanan ilginçlik, doğanın bütünlüğüne kendi benini uyuşturmuş olan Dersu Uzala’nın kendisidir. Çünkü kendisine nerelisin diye sorulduğunda aidiyet hissinden uzak bir cevap olarak “ben bir Goldi’yim” der. Goldi; yani avcılıkla geçimini sağlayan kişi. Yalnız bir şekilde yaşayan Dersu, ailesini çiçek hastalığından kaybetmiştir. Nerde yaşadığı sorulduğunda; “ormanda yaşarım, bir kulübe yapar ve orada, kendi evimdeymişim gibi gecelerim” der. Doğanın bütünlüğüne son derece saygılı olan Dersu, adeta doğanın varlığıyla varlık kazandığına inanır. Öyle ki; güneşi, ayı, rüzgarı, suyu ve ateşi soluk alıp veren bir canlı gibi kabul ederek bütün bu sayılanlardan capcanlı bir “adam” olarak bahseder. Kumandana güneşi göstererek “kumandan, bu en önemli büyük adam, eğer bu sönerse her şey biter” der, sonra ayı işaret ederek; “bu da ikinci büyük adam” der. Bu noktada kadraja alınan görüntü bir harikuladelik anıtı olarak seyircinin önüne dikilir: güneş tüm kızıllığıyla ufka batmak üzere ve dolunay hafifçe göğe tırmanmaktadır. Bu ikisi arasında ise sırtı kameraya dönük iki adam siluetiyle tam bir pastoral şölen sunulur seyirciye.

Manga kumandanının, Dersu’nun doğaya gösterdiği bu anlaşılmaz saygısı karşısında etkilenmiş olması, ona karşı içten içe derin bir saygı ve sevginin beslenmesini de tetikler. Bütün bunların yanında Dersu’nun, manga kumandanının birkaç kez hayatını kurtarmış olması bu sevginin daha da bir katmerleşmesine neden olur. Bu, doğa karşısında son derece ihtiyatlı olan, kendinden sonra olurda biri gelir diye bulduğu kulübenin çatısını onaran ve içerisine tuz, kibrit ve pirinç bırakarak doğanın vahşi yabanlığı karşısında her zaman merhameti ön planda tutan, hikmetli sözü ve sezgisel bilgisiyle dimdik ayakta duran ve sorulduğunda yaşını dahi hatırlayamayacak kadar zamanın dışında kalmış bu yaşlı adam ile kumandan arasındaki muhabbet ikili bir gönül ilişkisinden başka bir şey değildir.

Dersu Uzala keşif gezilerinin devam ettiği günün birinde yanlışlıkla bir kaplanı öldürür ve bu olaydan sonra işler karmaşıklaşır. Zira, Dersu’nun dediğine göre ormanda bir kaplanı öldürmek büyük kötülüklerin doğmasına sebeptir. Bunun akabinde o uysal kişiliği günden güne hırçın bir hal almaya başlar ve bu durum gittikçe de çekilmez bir noktaya gelir. Kaplanın ölümünden sonra Dersu, her gün biraz daha kabiliyetini yitirdiğini fark eder. Elleri titrer ve keskin gözleri artık avını göremez olur. Bu durum üzerine kumandan, Dersu’yu yalnız bırakmaktansa kendi yaşadığı şehre götürmeye karar verir. Film bu noktadan sonra şehirde devam eder. İlk bölümde kumandan, Dersu Uzala’nın doğa karşısındaki bütünleşmişliğine şaşırırken; ikinci bölümde bu şaşkınlık Dersu Uzala’ya geçer. Çünkü şehir büyük bir hapishaneye dönüşmüştür onun için. Şehirli insanların ev diye tabir ettiği bir “kutu” içerisinde yaşamaları onun için büyük bir şaşkınlıktır. Şehirli insanın suya ve oduna para vermesine hayret eder. Nehirde su öylesine akıp giderken, ormanda her yer ağaç doluyken bunların para karşılığında satılmasını bir türlü anlayamaz. Bütün bunların yadırgatıcılığı sonucunda şehirde yapamayacağını, avlanmadan yaşayamayacağını anlar ve şehri terk eder. Sonunda cesedini karlar üzerinde donmuş bir halde bulurlar ve oracığa gömerler.

Film, şehirli medeni insanın hapsedilmişliği ile doğada özgürce hareket eden, bir nevi yabanıl insanın karşıtlıklarını belirlemesi açısından ilginçtir. Bir yerde de alışkanlıkların kişiyi nasıl bir şekillendirmeye tabi tuttuğunu gösterir. Şehrin rahatlığında yetişmiş biri için doğa, vahşi ve tehlikeliyken; doğanın kucağında cesur ve bilge olanın şehirde ne kadar acemi ve çelimsiz bir cahil olarak kaldığını anlatır. Çizmiş olduğu bu açıyla da aslında ne doğayı taltif eder ne de şehrin medeniliğini lanetler. Burada önemli olan yönetmenin seyirciyi yönlendirmesi değil seyircinin yönetmenin yapmış olduğu işten kendine bir yön tayin etmesidir. Akira Kurosawa tam da böyle yapar; seyirciye iki tercih arasında neyi seçeceği hususunda serbest bir alan bırakır. Artık bundan sonrası seyircinin keyfine kalmıştır.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

dursu

eyvallah. hümanizm üzerine de epey düşünmemi sağlamıştı bu film. bir de filmdeki bi diyalog aklımdadır hala, bütün vuruculuğuyla;
dersu şehre gitmiştir, evde, kumandanın yanında kalıyordur, bi gün evin hanımının kapıya gelen satıcıdan su aldığını görünce, su satan adama, "sen kötüsün" demiştir. "sen kötüsün"
elinize sağlık, gerekli bi yazı.

selamlar.

Kurosawa: O bir efsane

Akira Kurosava, Japon yönetmen , yapımcı ve senaryo yazarı 23 Mart 1910 Tokyo - 6 Eylül 1998 Tokyo )

İmparator lakaplı Kurosawa'nın her filminin yapım aşamasında, her sahnenin story-boardlarını çizebilecek kadar iyi bir ressam olduğu ve filmi izledikten sonra filmdeki karelerle kendisi tarafından çizilenlerin birebir oturduğu söylenir.

Bir filmi için orta çağdan kalma japon sarayını satın almış ve yakmış. Gerçekçilik O'nun için bu kadar değerlidir. Yine bir filminde çok özel bir ışığa ihtiyaç duymuş. Yaptığı araştırmalar sonucu o ışığın yılda bir kez (29 Mayısta saat 17:30'da) ortaya çıktığını bulmuş ve filmin setini 6 ay beklettikten sonra 29 mayıs akşamı çekimlere tekrar başlamış.

Sanat anlayışı ve film tekniği ile çığır açan bu efsane yönetmen "sinemayı seviyorum, iyi filmler yapıyorum, bu da bana yetiyor" diyebilecek kadar da mütevazi bir insan.

Ödüllü filmleri:

rashomon: 1951 venedik film festivali / altın aslan
rashomon: 1951 akademi ödülleri/ en iyi yabancı film oscar ödülü
seven samurai: 1954 venedik film festivali / gümüş aslan
ikuru :1952 berlin film festivali / gümüş ayı
the hidden fortress: 1958 berlin film festivali / gümüş ayı
the hidden fortress: 1958 berlin film festivali / en iyi yönetmen
the hidden fortress: 1958 berlin film festivali / uluslararası eleştirmenler ödülü
kagemusha: 1980 cannes film festival / büyük ödül
red beard: 1965 moskova film festivali / moskova emekçiler birliği ödülü
dodes'ka-den: 1970 moskova film festivali / moskova emekçiler birliği ödülü
dersu uzala: 1975 moskova film festivali / büyük ödül
dersu uzala: 1975 akademi ödülleri / en iyi yabancı film oscar ödülü
ran: 1985 akademi ödülleri / en iyi kostüm dizaynı oscar ödülü (Kurosawa'nın "hayatımın çalışması" dediği bu film ayrıca en iyi yönetmen, en iyi sinematografi, en iyi sanat yönetmeni dallarında da oskara aday gösterildi)

Kurosawa, 1990 yılında Amerikan Film Akademisi tarafından "Ömür Boyu Başarı Ödülü"(Oskar Onur Ödülü)ne layık görülmüştü. Ünlü yönetmen anılarını Kurbağa Yağı Satıcısı ismini verdiği bir kitapta toplamıştı.

Bu saydıklarım belli başlı ödüller. Tüm ödüllerini şurada görebilirsiniz.

Eğer bir Kurosawa filmi seyretmediyseniz sinema adına bir şeyler eksik kalmış demektir.

tüm zamanların efsanesi

murat sözer'e ve mesut erkan'a teşekkür etmek gerek."Eğer bir Kurosawa filmi seyretmediyseniz sinema adına bir şeyler eksik kalmış demektir" cümlesinde eksik bir taraf var. "bir şeyler" yerine "çok şeyler" denmeliydi sanırım. ayrıca mesut erkan'ın saydığı envanter için tekrar teşekkür edilmeli. bunca bilgiyi loppadanak bulamayabilirsiniz her yerde.

Kurosawa ve Satyajit Ray

Bir de bu sözün Kurosawa cephesi var;

"Hiç Satyajit Ray filmi izlememiş olmak, varlığını dünyada sürdürüp hiç güneşi ya da ayı görmemiş olmakla aynı şeydir"

Karşı cepheden de şöyle mukabele edilir;

Satyajit Ray*: "Kurosawa, en önemsiz yapıtları bile insanı şaşkınlıktan alt üst eden bir teknik ustalık örneği."

Kurosawa için çok şeyler yazıldı, yazılıyor, söyleniyor. Ama bunlar arasında Steven Spielberg`in şu sözleri Kurosawa`yı çok daha çarpıcı bir şekilde özetliyor: “Kurosawa filmlerinin bana, güzelliği, yaşam mücadelesini, yaşama sevgisini, yeniden doğuşu, öğrenilen dersleri, ihaneti, görsel metaforları, aksiyonu, enginliği, destansı anlatımı, ince ayrıntıları, rüyaları, kabusları, çocukları, bilgeliği, kaderi ve umudu göstermesini beklerim. Onun ortaya koymak istediği, kültürlerin kesiştiği o ince noktadır ve bunu öyle ölçülü yapar ki, dünya çapındaki sinemacıların saygısını kazanır. Akira Kurosawa, Japon kültürünün, sinemaseverlerin dünyasına sunduğu en eşsiz armağandır."

---------------
(*)- Satyajit Ray(1921-1992), Hintli Yönetmen

Hindistan'ın uluslararası platformda en etkili yönetmeni olan Ray'in filmleri Hint sinemasına hakim olan şarkılı danslı melodramlardan ayrılan yavaş ritmli bir gerçekçilik sergilerdi. Gerçekçiliği yakalamak konusundaki kararlılığı, karakterlerin yaşamlarındaki 100 dakikayı gerçek zaman diliminde ayrıntılı bir biçimde anlatan "Kanchenjungha"da iyice ortaya çıkar. Ray bu filmde karakterlerin ilişkilerini ve iç dünyalarını incelemek için hiçbir ayrıntıyı atlamamıştır. Yönetmen daha sonraki filmlerinde siyaset içerikli konulara yönelmiş ve sakin tarzını bir kenara bırakıp sıçramaları ve flashback'leri daha sert bir biçimde kullanmıştır. Hemen hemen bütün filmleri Bengal'de çekilen Ray'in 1977 yapımı "Satranç Oyuncuları" hem İngilizce hem Hintçe olarak gösterime giren ilk filmiydi. Ray'in verimi 80'li yıllarda geçirdiği birkaç kalp krizi yüzünden düştü. Bu rahatsızlıklarından birinde "Dünya ve Ev" filminin yönetimini oğlu Sandip'e devretmek zorunda kaldı. Ray o güne kadar sadece kendi senaryolarının hepsini yazmakla kalmamış müziklerini de yapmıştı. Yönetmen ölene kadar film yapmaya devam etti ve ölümünden sonra 1992'de Oscar kazandı.

Görülmesi Gereken Filmleri: Genç Apu'nun çocukluğundan evliliğine ve daha sonrasına kadarki hayatını izleyen, insani duyguları ve lirik güzelliği ile dikkat çeken Apu üçlemesi "Pather Panchali-Yol Türküsü" (1955), "Aparajito" (1956) ve "Apu'nun Dünyası" (1959). (http://www.sinemafanatik.com/yabbse/index.php?board=8;action=display;thr...)

dahiyane bir kurgu olarak ran

ayrıca Akira Kurosawa'nın RAN filmi de izlenmeli. Shakespeare'in Kral Lear oyununun sinemaya dahiyane bir şekilde uyarlanmış eseridir bu. bir film bu kadar mı epik olur hayretini edindirir insana.

Dersu Uza La:)

Sean Penn'in yakın zaman önce yönettiği Into The Wild filminin bireysellik dışında tamamen çıkış noktasıdır adeta Dersu Uzala. İnceleme gayet şık olmuş azizim. Öyle ki üzerine uzun uzadıya yorum yapmak tuzu gayet güzel ayarlanmış çorbaya tuz atmaktan öte gitmez . Onun yerine filmden can alıcı bir replikle katkıda bulunmak istiyorum.

-Bir şey mi arıyorsun?
-Evet, bir mezarı.
-Burada henüz kimsenin ölmeye vakti olmadı.

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa
Ne biçim bir dünyadır burası!

Andrei Tarkovsky ( Nostalghia )

henüz değil

bahsettiğin filmi henüz izlemedim. dersu uzala'ya ilişkin bir bağlantı kurmuş olduğuna göre bakılası bir film olacağına inanıyorum ve en kısa zamanda tavsiyeni yerine getirme niyetindeyim.

dersu ve stalker

Elinize sağlık yazınız çok güzel olmuş.

Dersu, çok sevdiğim karakterlerden biridir. Hele hele askerlerin eğlence için bir iple ağaca bağlayıp salladıkları şişeyi vurmaya çalışmalarına kızması ve askerlerin şaşkın bakışları arasında şişeye acıyıp ipi vurması aklımdan hiç çıkmaz. İp nasıl olsa tekrar bağlanır ama şişe eski haline dönemez kolay kolay.

Efendim, sizden bir de Tarkovsky' nin Stalker adlı eserinin yorumunu okumayı çok isterim.

mühürlü bir zaman

eyvallah

umarım isteğinizi gerçekleştirecek bir imkana sahip olurum.. tarkovsky başlı başına bir zorluk, hele stalker ondan da büyük bir zorluk doğrusu. filmin imgesel yoğunluğu hakikaten metne dökülemeyecek kadar sık örülmüş... iyi bir şiir kadar tesirli bir anlatımı var stalker'ın ... üzerinde konuşulabilecek bir çok sahnesi var... inşallah diyelim..