Bismillahirrahmanirrahim
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, kültür (ekin, eski dilde hars) kavramının tanımı şu şekildedir: Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Sosyolojik olarak, bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü o toplumun kültürüdür.
Bireyler için ise yargılama, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenme ve tecrübeler yoluyla geliştirilmiş olan biçimine o kişinin kültürü denir. Bireyin edindiği bilgileri anlatmak için de kültür sözcüğü kullanılır.
Etimolojisi
Kültür sözcüğü Latince culturadan gelir. Cultura, inşa etmek, işlemek, süslemek, bakmak anlamlarına gelen colere'den türetilmiştir. Örnegin Romalılar 'mera işlenmesine' agri cultura demişlerdir.
Türkçenin batı dilleri etkisine girmesinden önce (Cumhuriyet döneminde de) kullanılan hars sözcüğü ise Arapçadır ve "tarla sürmek" anlamına gelir.
Her iki kelimenin de tarımla ilgili olmasından kaynaklanıyor olsa gerek, 20.yy'da Türk Dil Kurumu tarafından uygun görülen ekin sözcüğü, bu yabancı kökenli kelimelere alternatif olarak önerilmiştir. (Vikipedi, özgür ansiklopedi)
Yukarıda, en geniş anlamı ile tanımı verilen kültür, belli bir alanın belli bir algılama biçimi tarafından, geçmiş tecrübeye(tarih) dayanarak, bugünü ve geleceği inşa çabalarının bütünüdür.
Toplumların ve o topluma mensubiyeti bulunan şahısların, varlık sahnesindeki görünürlükleri yada kimlik ibrazları diyebileceğimiz olgu genel anlamıyla ‘kültür’ olarak ifadesini bulmaktadır.
İnsan, varlık sahnesine çıkışından günümüze, belli bir sürekliliğin içinde, zamana ve mekana bağımlı olması dolayısıyla ‘tarih’ adını verdiğimiz kavramdan bağımsız bir kendini ifade biçimine sahip değildir. Tarih de tek başına, insanı ve insanların oluşturduğu toplumları tanımlamada yeterliliği ifade etmez. Ancak, insanın kendini ifade etme biçiminde bir sac ayağı vazifesi görür. İnsanın ve toplumun kendini en geniş anlamı ile varlık sahnesinde ifadesi, ‘kültür’ ve ‘din’ kavramları üzerinden olmuştur. Kültür ve din anlaşılmadan, insanın ve toplumun, sahih bir algıyla, hayatı anlamlandırması ve yaşaması mümkün olmayacaktır.
Kültür bir tezdir. Hayatı algılama, yaşama ve algılandığı biçimiyle yaşatma-geleceğe taşıma tezi. Yani, dün, bugün ve gelecek ile çevrelenmiş insanın, anlama ve bu anlamı gerçekleştirme çabası.
İnsan, verili olarak bulduğu bir dünyanın-toplumun içine doğup, gözlemleri ve kendine yüklenenler üzerinden bir fikir sahibi olarak sürece dâhil olur. Bu dâhil oluş, aidiyet-mensubiyet üzerinden, mensup olduğu şeye dair tümünü verili(hazır) olarak bulduğu norm-değer’lerin ön kabulü ile gerçekleşen bir kimlikleşmedir. Kişi varlığını, bu değerler üzerinden algılamakta, yaşam alanını bu değerler üzerinden inşa etme ve varlığını bunlar üzerinden devam ettirme inancı kazanmış olarak; kültür havzasının inşa ettiği fert olarak bu kültür havzasının sürekliliğini sağlayacak ve kültürün de yeniden inşası işlevine katılacaktır. Sanıyorum Kuran’da bahsedilen ‘’atalar dini’’ kavramı, bugün ‘’kültür’’ kavramı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kültürün inşasında kanımca iki önemli başlık öne çıkmaktadır.
1) Kültür-iktidar ilişkisi
2) Kültür-birey ilişkisi
Kültür-İktidar İlişkisi
İktidar, en genel ifadesi ile ‘’belirleyen’’ olmaktır. Bu belirleyicilik, kültür üzerinden bireyi inşa ederken; hem kültürü belirleyen, hem bireyi ve dolayısıyla toplumu belirleyen olarak iktidar olmayı gerçekleştirmektir.
İktidarların (ister oligarşik zümreler olarak, ister belirli bir kişi) belirleyen olarak pozisyon almaları, iki temel belirsizlik alanı üzerinden ‘’norm’’ üreterek kültür’ü egemenlik altına almak suretiyle, düne ve geleceğe yükledikleri anlam ile ‘’bugün iktidarı’’ nı gerçekleştirmeleridir. Aslında kültür, egemenlerin hayat algılaması ve bunu topluma dayatma başarıları olarak ortaya çıkan birikimin bütünüdür de denebilir. Kültürün, değerler bütünü olarak ‘’medeniyet’’ görünürlüğüne bürünmesi, iktidarın, tarih doğrusunda güç olarak bulunduğu süreyi de skor olarak belirtmektedir. ‘’Bin yıllık medeniyet!’’ vurgusu olarak ortaya çıkan algılama gibi.
Norm-değer üretim alanı olarak iki temel belirsizlik: dün ve gelecektir. Dün: meşruiyetin kaynağı olarak kullanılırken; gelecek: yarının belirsizliğine çizilen hedef resimdir. Bu ikisinin birleşiminden de, zihni iktidar tarafından belirlenmiş ‘’yapay değerler’’ ile işgal edilmiş insanın ve toplumun, iktidarın hedeflerine kanalize edilerek, iktidarın sürekliliğine katılımları gerçekleştirilir.
Modernleşme projeleri örneklerinde görüldüğü üzere, hakim kültürü belirleyen, bundan bir paradigma üretip bunu topluma dayatarak hem kul devşiren hem de kulların toplam gücünü devşiren ve sürekliliği pekiştirmek için, süreci içinden çıkılamaz bir fasit daireye dönüştüren algılama, bireyi ve toplumu teslim alarak, iktidarın ‘’tanrısal pozisyon alışı’’ nı da sorgulamaz biçime dönüştürür. Çünkü, dünü ve yarını, dolayısıyla ‘’gaybı’’ bilen iktidar, bilgiyi, değişimi, değişmeyeni, kamusal alanı, kamusuz alanı… kontrol ederek, toplam hayat algılamasına (kültür) hakim olarak iktidarını korur. Nuh kıssasında egemenlerin, bırakmayın putlarınızı çağrısı, mevcut kültürün dayanağını oluşturan yapay değerlerdir; terk edildiklerinde o algılama çözülür, kültür çözülür, bağlar ve iktidar çözülür. Musa kıssasında firavunun, ‘’bunlar sizi yerinizden etmek istiyor’’ algılaması da önemli bir örnektir.
Yakın dönem ‘’yapay değer ‘’ üretimine, kültürleşmesine ve toplumsal etkilerine örnek olması bakımından ‘’eyüp sultan ‘’ olgusunu inceleyelim. İstanbul surlarının önüne gelmiş bir ordu. Hedefi, doğu romanın tahtına oturmak ki, oldukça köklü bir kültürle çarpışılacak ve iktidar değişimi gerçekleştirilecek. Ordunun sayısal ve teknik gücünden daha önemli olanı, gelinen noktada kaybedilecek bir savaşın, iktidarı devralmaya gelmiş genç ve dinamik aslanın sonunu kaçınılmaz kılacak ve bu arada ölümü bekleyen yaşlı aslana da, kendi tahtına neslini bırakabilecek süreyi kazandırma ihtimali. Osmanlı oligarşisi ( ki F.S.Mehmet’in yaşı itibari ile bu denli sofistike algılamaya sahip olmasını beklemek hayal olur kanaatindeyim), karşılarında ki güce denk bir moral değer ama ille de görünür, algılaması kolay vazgeçilmesi zor bir değer inşaatına girişiyorlar:
Eyüp Sultanın mezarının keşfi
Geçmişten taşınabilecek meşruiyet arayışı bakımından ondan daha iyisi bulunamayacağı gibi, peygambere istinaden söylenen (belki o günler de keşfedildi. Tarih sahnesine çıkışına bakmak lazım.) ‘’ o ne muhteşem komutan ki …’’ sözünün gerçekleşeceği günü müjdeleyen, geleceğin geldiğini bildiren gaybi haber boyutu da içermektedir. Bundan sonrası malum, Osmanlı sultanlarının sünnetleri, kutsanmaları kılıç kuşanma ayinleri burada yapılamak suretiyle tanrısal(!) bir meşruiyet(!) kazanmaktadırlar ki, ‘’ altıyüz yıllık iktidar’’ söyleminin temel dayanaklarından birinin gabya (hem düne hem yarına) açılan kapısıdır Eyüp sultan.
Dünün iktidar kurma ve koruma aygıtı olarak sembolleştirilen mekân, bugünün toplum tabanına kökler salmış ‘’atalar dinin’’ tartışılmaz bir tapınağı. Bunun başka bir sürümü (versiyonu) olarak anıtkabir, aynı işlevi görmek: iktidar için, kendi kültürünü, tebaasını ve tapınağını inşadan: ‘’gaybdan bilgi taşıma alanı, bundan da iktidar devşirme’’ den başkası değildir.
Kültür-birey İlişkisi
Kültür birey ilişkisinin bir paradoks oluşturduğu aşikâr. Kültür havzası taşıdığı değerler ile bireyi inşa ederken, olgunlaşan birey, kültürün üreticisi ve sürdürücüsü haline gelir. Kültür mü bireyden, birey mi kültürden…
İnsanın, içine doğduğu bu paradoksu dış yardım almaksızın kırması imkânsızdır. Çünkü verili alanı sorgulayabileceği, ayırt edici bir bilgi türüne ihtiyacı vardır ki, bu da ed-din dediğimiz resuller yoluyla rabbimizin bizlere ilettiği hakikatin bilgisidir. Her ne kadar Ahlaki (yaradılışımızda kodlanmış) yapımız ‘’ takva’’ yı ( sorumluluk bilincimizi) içeriyorsa da, bunun bir yol üzere istikamet bulabilmesi (yol haritası) gaybi yardım olarak Rabbimizin hidayetini gerektirmektedir ki hayat da gerçek-hakiki manada bu çerçevededir. Allah, melekler yoluyla, örnek kulları resulleri insanlığa vahyini iletmesi, razı olduğu din’i yaşatmaları çağrısıyla gönderir ki bu yaşama biçimi direk olarak ahiretle kurulacak köprüyü inşa etmektedir. Gelen bilgi hem sahih bir geçmiş dolayısıyla sahih bir tarih algısı, hem de sahih bir gelecek bilgisi ile, insanın belirsizliğe mahkum olmasını engelleyerek, yapay değerler etrafında başkasının kulu olmasını engeller ki, ‘’gayba iman’’ burada belirliliği ve aydınlatıcı hakikatin insan için vazgeçilmez önemini ifade eder.
Hayatın ve ölümün yegâne belirleyicisi olarak Allah’ın bilinmesi, iktidar arayışının beyhudeliğini yani kula aid bir alan olmayıp ‘’tanrısal bir alan ‘’ olduğu bilincini ve inancını gerçekleştirir. ‘’ Değer’’ ve ‘’değerler dizisi: paradigma’’ oluşturmanın Kuddüs olan Allah’tan başkasına aid olmadığı, kutsaldan bağımsız bir yaşam arzusunun(kültür inşaasının) insanı yabancılaştırmak suretiyle helake sürüklediği bilgisi insanı, ‘’değer’’in sahibi tarafından belirlenmiş ilkelerle inşa olup kimliklenmeye ve bu kimliğin taşıyıcısı şahitler olma sorumluluğunu yüklenmeye çağırır ki gerçekleştirildiği durumda karşımıza kültürün zıddı olarak yaşayan ed-din çıkar.
Sonuç olarak, kültür’ü de din’i de inşa eden ve bunlara aidiyetle bağlananları inşa eden temel yapı taşı ‘’DEĞER’’ dir. Ki ‘’değer ‘’ için ‘’tohum’’ demek yerinde olur. Yapay bir tohumla niteliksiz bir kültür oluşturulurken, bizzat Rahman’ın belirlemesiyle olan tohum ile nitelikli bir din oluşur. Neyin değer, neyin değmez olduğu bilgisi insanca meçhuldür, insan için gaybdır. Değer ve değmezi belirlemek tanrısal bir alandır. Kim ki Rahman’ın belirlediği değer üzerinden kimlik, cemaat ve hayat inşa eder; buna yaşayan ed-din denir ve bu ahirete kurulmaya çalışılmış sahih ve sağlam bir köprüyü yada Allah’ın ipine sımsıkı sarılmayı ifade eder. Bu çerçevede, hak-hukuk ve adalet kavramlarının içeriği, yani içerdiği değer bizzat Kuddüs tarafından belirlenmiştir: sınırları çizilmiş, tanımlanmış, çerçevelenmiştir ki buna ‘’meşru’’ denir. Bunun dışındaki tanımlar, iktidar müptelalarının heva ve heveslerinin belirsizliğinden taşıdıkları tuğyan çabalarıdır ki kutsalla bağı kopuk kovulmuş iblisin önermelerinde anlam bulmaya çalıştıkları için gayrı meşrudurlar. Hak: sabittir, meşrudur, meşruiyeti bizzat Allah tır. Zulüm: hakkı çiğneme çabasıdır, gayrı meşrudur, belirsizlik arzusudur ve bu belirsizlikten tuğyan üreterek (yapay değerler) tanrısal nitelik kazanma, iktidar arayışıdır ve sonuçları itibariyle: ekini ve nesli fesada uğratır. Nuh’un duasında: ‘’Rabbim! Kafirlerden yeryüzünde hiç kimseyi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız nankör doğururlar.’’ olarak ifadesini bulan, üretecekleri yapay değerler üzerinden inşa edecekleri insan-toplum ve kültürün ifsad ediciliğine yapılmış bir vurgudur.
Ed-din=islam, hak ve hukuk üzerinden meşru ve adil bir yaşamı ve barışın değerlerini ve nasıl gerçekleştirileceğini bilen, özel adı ''mümin'' olarak tanımlanmış:''elinden sadır olacaktan emin olunan, itimat telkin eden...'' bir insan kimliğini temsil ederken; Kültür, sabitleri belirsizlikte bulandırarak, tanımsız alanlarda yeniden yapay-naylon değer üretimine soyunarak, kartları yeniden karıp olası bir iktidar ihtimalini zulümle de olsa devşirme, tuğyan üreten bir tağut olma arzusunun bir paradigma olarak sunumudur ki bunun insan tiplemesi muhafazakar olarak karşımıza çıkar.Muhafazakar, ilk bakışta bir takım değerleri muhafaza eden izlenimi verirken aslında değerle işi yoktur; tek bilinebilen hedefi değerin karşıtı olarak ''konjonktür yada reel politik üzerinden İN-OUT denklemini=kontrollü değişim=şekli bozmadan içerikle oynamayı kontrol etmek'' ki bununla ''ebedi şeflik'' ve ''bitmez saltanat=iktidar'' sahibi olmak ister.
Not: Eyüp Sultan kısmı hariç, diğer kısımlar, cemaat com.'da yayınlanan sunumların altına girilmiş yorumlarımda dile getirdiğim bildiklerimin, yoğun istek üzerine bir sunum biçiminde derli toplu sayılabilecek bir tekrarından ibarettir. YORmak serbest, yorULMAK yaSAK...
SELAMÜNALEYKÜM
Yorumlar
Başlık ve içerik pozisyon almakta zorlanmış.
Cum, 20/06/2008 - 09:43 — alper selcukEmeğiniz asla değersiz değildir.Bu yüzden teşekkür ederiz. Yalnız, yazıyı dikkatle okumuş olmama rağmen yazının kültürle ilişkisini başlangıçta uzun uzun verilen sözlük tanımları dışında pek göremedim. Yazının geri kalanında da ahlak vurgusuna rastlayamadım.Yazınızda yanlış anlamayınız ama derli toplu bir bütünlük olduğunu düşünmek istememe rağmen (parça parça gerçekten değerli bulacağımız düşünceler olmasına rağmen) bir anafikir görmek imkansız. Siz bir anafikir etrafında değil de bakın ben bunları da düşünebiliyorum,demek istermiş gibi yazmışsınız. Kültürle ilgili açıklamaların yanında din'in tanımı yok. Din Kültürü ile kültürü karıştırmışsınız,oysa Din Kültürü başlıbaşına bir alandır. Kültürü de 'ataların dini'olarak daraltmanız gerçekten bu yazının başlığı ve içeriği hakkında yeterlilik kuşkusu uyandırıyor.Konuya ne kadar geniş bakabildiğinizin sınırlarını çiziyor.Eyüp Sultan-Anıtkabir karşılaştırması iktidara dinsel/mitsel ve oligarşik meşruiyet kazandırmak bakımından yapılmış çok başarısız bir karşılaştırma. Tarihsel ve siyasal hiçbir temeli yok,değeri de yok. Başlığın Ahlakla ilişkisi de aynı kopukluk içinde. Yanlış anlamayınız,ama söylemek zorundayım;bu iyi bir sunum olmamış.Tabi bu benim kişisel düşüncem. Mükemmel bulan da olacaktır. Ben size bundan sonraki yazı çalışmalarınızda başarılar dilemek istiyorum.
Alper SELÇUK
eyvallah
Cum, 20/06/2008 - 16:03 — rüştü hacıoğlu''Derinlerde kaynaşan soruların en donanımlısı karşınıza dikilirse bir gün, ne yaparsınız?... o soruya dair fikir maziniz mevcut ise herhangi bir mesele olmaz size göre... o soruları sormuş ve cevaplarınızı yeterlileştirmişsinizdir, geçiştirilmiş değilse dimağınızdaki tortular... ama ya size yönelen sorunun sahibine göre “ mesele” varsa?...onun fikir mazisi ile size yönelmiş olan sorunun sizdeki cevapları yeterince örtüşecek midir?... o kendi minik sorgu burgularıyla kendi zihninde açtığı yere sığdırabilecek mi cevaplarınızı?... veya gerçekten buna niyetli midir?... tenkid sıfatlı ise sorunun içeriği, biliniz ki; o buna niyetli değildir... zira; kendi kabuklaşmış cevaplarıyla sizin davranışlarınız zıt göründüğü için, size yöneltmiştir sorusunu... ve cevaplarınızın fayda oranı yüksek ölçülerde olmayacaktır... merak kurgulu içeriğe sahipse soru, yine problem vardır... zira kendi zihninde yeteri kadar yer açmış değildir, fikir mazisi yetersizdir ve cevaplarınızı anlayıp anlayamayacağı belirsizdir...'' Alper Selçuk
SELAMÜNALEYKÜM
eleştiriye doğru
Cum, 20/06/2008 - 16:20 — alper selcukKendi yazımdan bana cevap verecekseniz,çok boş bir çaba. Ayrıca yazımı hatırlattığınız için teşekkür ederim. Hiç değilse link verseydiniz. Okumak isteyenler hepsini okurdu. Sizin için de açıklayıcı olurdu.
Aradaki farkı açıklayayım izin verirseniz.Yazınızla ilgili soru sormadım. Cevap vermeniz gerekmiyor. Siz soru sorduğumu mu zannettiniz?Yazım soru ve cevap kurgusu ile ilgili.Sizin yorumuma eleştiriniz varsa onu yansıtınız veya yorum yapmayınız, yazınız zaten yukarıda,zahmet etmeyin anlayacağınız.
Eleştiriye tahammül etmelisiniz.Yoruma davet eden de sizdiniz. Çelişkiye düşmeyiniz.
Alper SELÇUK
Eyüp Sultan
Cum, 20/06/2008 - 18:23 — Fatih TEZCANEsselamualeykum
Ellerine sağlık Resul;
Not bölümünde de belirttiğin üzere yazı toparlama bir iş olmuş.Bu izah olmasaydı ben de diğer eleştiren beyefendi gibi bir eleştiri yazabilirdim.
Ama açıkçası yazının tamamında bir tekerleme yazsaydın da sadece arada EyüpSultan fenomenine dikkat çekseydin yine yeterdi!
Allah razı olsun...
Ben diğer eleştirmen beyin yorumundaki Eyüp Sültan eleştirisini anlayamadım.
Evet, altını çizerek söylüyorum:
"Eyüp Sultan mÜSLÜMANların Anıtkabiridir"
Tapınma eyleminin müşahhaslaştırıldığı mekandır.
Ehli sünnet vel'cemaat'ın itikadını ve ibadatını ilk kontrol etmesi gereken yerlerden biridir.
İslami perspektiften yapılacak bir sosyolojik okumada ise şirk virüsünün tesbitinin yapılabileceği eşsiz bir laboratuvardır.
Daha da uzatılabilir daha da ağdalı cümlelerle iş daha iyi tavzih olunabilir ama asla oradan o kalabalıklar el ayak çektirilemezler...
asla!
insanlara hazreti muhammed'i unutturabilirsiniz ama eyüp sultan'ı asla!
Çünkü Hazreti Muhammed s.a.v misyonuyla diğeri mitive romansıyla yaşıyor ve Türkiye'de insanların mite inanma ucuzluğu ve romans tadma hafifliği varken misyona bakmaları ve kafayı takmaları için zerre kuvvet ve azıcık dahi iradeleri yok...
Bunun nedeni nasılı gelmişi geçmişi geleceği falan çok su götürür konudur ama maalesef hakikat şimdilik bu...
Maalesef...
Ellerine sağlık tekrar Resul.
Hayal Dünyasında Yaşayanlar ya da Sapmanın Böylesi
Cts, 21/06/2008 - 07:57 — Fatih M. TiyanşanSiz ve sizin gibiler hayal dünyasında yaşıyorsunuz. Olmayan şeyleri varmış gibi görüyorsunuz. Aslında yazdıklarımın zerre kadar size ve sizin gibilere fayda edeceğini düşünmüyorum, ama yine de düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.
Eyüp Sultan'la Anıtkabir'i aynı cümle içinde kullanmak başlıbaşına bir faciadır. Buradaki abesliği, karşılaştırma bozukluğunu, zihin karmaşasını elbette akl-ı selim sahipleri anlıyorlar. Var olan dini, var olmakta olan dini, var olacak olan dini tahrip eden işte bu zihniyettir. Kendileri dışında bütün müslümanları şirk ehli görüp bir nevi putperest olarak algılayan, kendi karanlık kibir saraylarından çıkıp da insanlara merhametle muamele etmekten beri duran sizler ve sizin gibiler el-hak bu anlayışsızlığınız içinde boğulmaya mahkumsunuz.
Allah'a binlerce kez şükürler olsun ki Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat'im. Akidem sağlam, amelim sahih. Putlarla hiç işim olmadı ve Allah'ın izniyle de olmayacak. Eyüp Sultan'a defalarca gittim ve kendisine hiç tapmadım. Yalnızca Allah için namaz kıldım ve dua ettim. Ve edepsizlik etmedim Hz. Peygamber'in (s.a.s)'in şanlı sahabesine. Başkası adına ahkam kesmedim. Başkasını putperest ilan etmedim. Birkaç tane zavallı cahil orada din dışı işler yapıyorsa bu İslam'ı bağlamaz elbet. Onlar kendi cahillikleridir. Müslümanların ekserisi böyle değildir. Bunu aklınıza iyice yazın. Kimse gidip de orada tapınmıyor, sadece dua ediyor ve bu sahabeye hürmet ediyor.
Allah'ın dini azizdir. Allah'ın peygamberi azizdir. Allah'ın sahabeleri azizdir. Allah'ın veli kulları azizdir; muazzzezdir, muhteremdir, hepsi birer insan-ı kamildir.
Kendi bozuk anlayışınızı "din" diye insanlara takdim etmeyin. Din bu değil. Din yalnız sizin tekelinizde değil. Din sadece sizin dar zihinlerinize hapsolmuş değil. Din Allah'ın dini. Din bütün müslümanların dini, hatasıyla ve sevabıyla tüm müslümanların.
Hz. Peygamber'i (s.a.s) kimse unutmuyor, bilakis Eyüp Sultan gibi yerlerle daha çok hatırlıyor. Kimse hatim indirmekle boş bir iş yapmış olmuyor, Kur'an okuyor, O'nu hatırlıyor. Bütün bunlar sizi neden rahatsız ediyor? Nedir derdiniz? Artık bırakın müslümanları, artık düşün yakasından Allah'ın kullarının.
Müslümanlara verdiğiniz her zarar Kıyamet Günü'nde sizin karşınıza şedid bir şekilde çıkacaktır. Ve Allah için, bu dini güya kendi tekellerinde zannederek bozmak isteyen bütün zihni bozuklardan davacı olacağım o günde. Hepimiz hesaba çekileceğiz ve Rabbimize hesap vereceğiz.
Hakikat sizin ve sizin gibilerin anlayışından çok çok uzaktadır, bunu böylece bilin ve yaptıklarınızdan dolayı Allah'a tevbe edin.
Selametle.
... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...
kimin ehli sünneti ''ehli sünnet''
Cts, 21/06/2008 - 10:01 — murat tuzcuselamun aleyküm
''Allah'a binlerce kez şükürler olsun ki Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat'im. Akidem sağlam, amelim sahih.'' peki ehli sünnet olmayanlar şükretmeyip ne yapacak. putlara tapınıp şirk bahçesinde topmu oynayacak.
siz eyüp sultan'a gidip allah'tan başkasına ibadet etmeyebilirsin. bunu anlarız ve buna inanırız. ama halkın yapıp ettiklerini sizin görmeyip anlamadığınızı düşünüyorum. anahtarını resmini okunmuş pirincini şekerini kapan soluğu yatırların mezarların yanıbaşında alıyor. bunun sahih sünnet'le bir ilişkisi yok tabi. ama ehli sünnet'in dillleri bunların yollarını kesmeyip sizin gibi ehli sünnet olmayı şükür sebebi sayarsa olanlar devam eder gider.
ehli sünnet olmayanları ''4 hak mezhep''in dışına atıp neyle itham ediyorsunuz. salih ameller inşa eden toplum mühendisleri sadece sizin mektebin talebelirimi dostum? bu söylediklerin sayın m.ş.eygi'nin sağa sola küfür etmek için kullandığı oklardan başka birşey değil inan.
''Müslümanlara verdiğiniz her zarar Kıyamet Günü'nde sizin karşınıza şedid bir şekilde çıkacaktır. Ve Allah için, bu dini güya kendi tekellerinde zannederek bozmak isteyen bütün zihni bozuklardan davacı olacağım o günde.''
müslümanlara kim zarar verir? kim allah'ın dinini bozmaya yeltenir? kim kimden niçin davacı olur? emri bil maruf nehyi anil münker ne zamandan beri müslümanlara düşmanlık ve dini tahrif oldu. yazık bu cümleler size yakışmıyor. ne yani biz sapkınlar sizler salihler topluluğu üyesimisiniz? hani din allah'ın ve bütün müslümanların idi. ne oldu aniden tekel oluşturup ifrat tefrit duraklarında park eder oldunuz.
oldumu bu şimdi?
yakıştımı size?
salih ameller böylemi olur?
din bumu?
ehli sünnet bumu?
buysa sizin olsun bayım.
alın ve tekeller kurup salih ameller inşa edin.
biz sapkınlar sapkın ve azgın sokaklardan sizleri izleyip kıskanmayız.
rahat olun.
geniş olun.
sahipler sizler sahipsizler bizleriz.
eyüp sultanlarınız bol olsun...
TEVHİD ADALET ÖZGÜRLÜK
Açık ve net olmak
Cts, 21/06/2008 - 14:33 — Nihan İkbalİnsanların “şirk”e düşmesinden bu denli endişeye düşen Müslüman kardeşlerimiz,acaba insanların bu yanlıştan kurtulmaları için nasıl projeler ürettiler ya da üretmeyi düşünüyorlar? Yoksa “halkın cahilliği” birilerinin suları bulandırması için iyi bir fırsat mı oluyor?
Açık ve net olmak düşüncelerin anlaşılması ve meselelerin halledilmesi için gerekli bir şarttır. İlmi tartışmalar içinde... Ben Ehl-i Sünnet yolunu benimsiyorum demek neden birilerini putperest ilan etmek olsun. Bir başkası ben başka bir şeyim derken diğerlerini tekfir ediyor bunun için mi acaba? Ehl-i Sünnet’in İslam’ın ilk yıllarından bugüne Kuran ve Sünnet çizgisinden sapmayan İslam Cemaati'nin adı olmasının en büyük delili; bu çizgiden çeşitli meselelere bakış açıları sebebiyle ayrılanları küfürle ya da şirkle itham etmemiş olmasıdır zaten.
Mesele gerçekten “tevhid”se, neden bu ayrılıkçı bakış, anlamak gerçekten mümkün değil.
Selametle.
ehli sünnetin ilk yılları
Paz, 22/06/2008 - 22:24 — murat tuzcuselamun aleyküm
''Ehl-i Sünnet’in İslam’ın ilk yıllarından bugüne Kuran ve Sünnet çizgisinden sapmayan İslam Cemaati'nin adı olmasının en büyük delili'' nedir ve kim nerede ve ne zaman ''ehli sünnet''i dillendirmiştir.
kendilerini ''ehli sünnet'' ilan edenler ''bu çizgiden çeşitli meselelere bakış açıları sebebiyle ayrılanları küfürle ya da şirkle itham etmemiş'' derlerse doğru olurmu bu yazılanlar?
o halde ebu mansur abdulkahir el bağdadi'nin mezhepler arasındaki farklar
isimli kitabını ve diğer bir sürü neşriyatı nereye koyalım?
islamın hak yolunu dörtle sıkıştırıp diğerlerini haksız, sapkın hatta kafir görenleri haklı görmek sünnet ehli olmayımı gerektirir?
''İnsanların “şirk”e düşmesinden bu denli endişeye düşen Müslüman kardeşlerimiz,acaba insanların bu yanlıştan kurtulmaları için nasıl projeler ürettiler ya da üretmeyi düşünüyorlar? Yoksa “halkın cahilliği” birilerinin suları bulandırması için iyi bir fırsat mı oluyor?''
yayınevi, dernekler, vakıflar kurdular. kitaplar bastılar. dergiler çıkardılar. konferanslar verdiler. eylemler yaptılar. devam etmekte olan bu direnişi ıslah hareketi olarak görmek doğru olmazmı?
yeterlimi bunlar derseniz değil tabi. hep beraber elele verelim ne dersiniz?
tevhidin ve adaletin soluğunu çoğaltalım ne dersiniz?
toplaşalım konulaşım yürüyelim ne dersiniz?
vahyin ve sahih sünnetin aydınlığında her daim buluşalım ne dersiniz?
birileri ''halkın yapıp ettikleri islam'ın yapın dedikleri değildir'' dediğinde birileri yanlışı neden ısrarla savunur anlamam.
yanlışlarımız ortakmı?
doğrularımız ortakmı?
istikametimiz ortakmı?
yürüyüşümüz ortakmı?
sözümüz ortakmı?
aklımız ve kalbimiz ortakmı?
gelin bu eylemlerde şirkleşelim, ortaklaşalım, kaynaşalım.
sen sünni diğeri şii beriki mutezili olsun. yeterki tevhid ve adalet isteyelim.
ifrat ve tefrit çıkmazında top koşturmanın üstadlığını yerin dibine batırıp toprağın ademinden beşeri değil insanı çağıralım.
hem konuşalım hem dinleyelim.
konuşmak kolay dinlemek zor.
kolayları geçip zorların sınırına dayanalım.
belki ortaklıklarımız-şirklerimiz- depreşir.
anlaşır kaynaşır yürürüz.
allah'a emanet olunuz efendim.
TEVHİD ADALET ÖZGÜRLÜK
yazının anafikri
Cts, 21/06/2008 - 13:01 — rüştü hacıoğluYazı, pekçoklarınca kabul görmüş enaz 'hür ve kabul edilmiş masonlar' ifadesindeki kabul kadar yada sorgulanma ihtiyacı duyulmamış yada böyle bir sorgulama varsa bir bütün içinde henüz karşılaşmadığım bir tanımla başlıyor:''Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.''
Konu, ''değer'' ile ''egemenlik-iktidar'' arasındaki ilişkiyi ve bunun bir yaşam biçimi olarak hayata taşınmasını yani, kişi ve toplum üzerindeki etkilerini ve en nihayetinde İKTİDAR kim, nasıl yaşam alanı buluyor, bunun senaryo olanı ile gerçeği arasındaki farkı ortaya koymaya çalışıyor.
Allah'ın belirlediği değerler üzerinden inşa edilen hayat: Ed-din:belirli bir yaşama biçimi olarak islam; Allah'ın mutlak iktidar oluşunun ifadesi ve bunun insan yaradılışı-ahlakı ile örtüşen, kurgu ve senaryo olmayan yegane gerçekliği ile;
İnsanların belirlediği, ahlaki olmayan-insan yaradılışına uygun olmayan kurgusal değerler ile inşa edilen hayat: kültür: hiçbir tanımlı belirliliği olmayan, herşeyin iktidarın hevasınca göreceleştiği, tek değişmeyeninin ise iktidar olma arzusu; arasındaki farkı ve geçişleri ortaya koymaya çalışıyor.
Geçişlerden kastım ise, dünya dini olarak kültürün hizmet ettiği, yeryüzünde kendine iktidar-tanrısal bir pozisyon arayan tağutların, Ed-din' e ait kavramların içini boşaltarak kendilerinin belirlediği biçim ile kültürün hizmetine, dolayısıyla kendi hevalarının hizmetine sunmalarının ve Ed-din'i ''belirli bir din:islam'' olmaktan çıkarıp, dinlerden bir din olarak, kültürlerinin yani dünya dinlerinin mistifikasyon üretim alanına hapsedip alt küme haline getirmelerini işliyor.
Bu cümle yazı içinde geçmemekle beraber, baştan sona şunu anlatmayı hedefliyor: Tevhid=Ed-din, Şirk=kültür.
Allah'ın mutlak iktidar olduğunu tasdik etmenin bir belirli içeriği ve biçimi var. Bunu belirleyen de Allah. Baştan sona tüm değerleri ile, çiğnenmezlikleri ile insana, ilkeli olmayı, ilke( Allah'ın öğrettiği değerler) etrafında şekillenmiş bir yaşama biçiminin Allah'ın mutlak iktidarını tasdik etmek olduğunu, ilkenin herkesi bağladığını kimsenin ilkenin dışında bir tavra girme hakkının olmadığı, hiçkimseye de böyle bir alan bırakılmadığının ifadesi.
Peki, insan, ben bunu tanımıyorum; bazı ilkeler veya hiçbiri beni bağlamıyor derse ne olur? Kendisini bağlamadığını düşündüğü ilkeleri çiğneyerek, onların yerine kendi hevasına uygun olanları ihdas ederek, hevasının ilahlığını ve dolayısıyla ilahlığının kamusal alanını yani iktidarını ilan eder. Müslümanlar biliyor ki, bu tipe tağut deniyor, yani ilahlık iddiasındaki bu tipleme firavun, nemrut...ilahlığını gerçekleştirmek için bir dizi işlem başlatıyor. Bu işlemlerin tümü, kendi iktidarına çıkıyor; ''bütün yolların roma'ya çıkışı'' gibi. Tağutun yaptığı işleme tuğyan deniyor. Kendi tanrılığını ilan edip bunu yaşatmak için insanları kendine kul ediyor, köleleştiriyor; bunun için insanların, kendilerine Allah tarafından bahşedilmiş HAKlarını gasp ediyor ve bunun sürekliliğini sağlamak için bir yaşama biçimine dönüştürüyor:kültür. Kültür'ü belirleyen olduğu için, mikserin içine attığı herşeyi kendi hizmetine olduğu sürece kullanıyor; çünkü onun bir ''hukuk''u yok, çünkü ahlakı bozmuş, ifsad etmiş. İlkeli olmak onun için değil, kölelelerin ona hizmette şaşmamaları ve şaşarlarsa cezalandırılmaları için. İlkeyi belirleyen o, dolayısıyla değeri belirleyen o, insanların sahibi o ve insanlar da öyleymiş gibi davranarak onu tasdik ediyorsa, burada Ed-din'den bahsetmek, ahlaka-yaradılışa uygunluktan bahsetmek mümkünmü, Allah'ın mutlak iktidar oluşunu tasdik etmiş olmaktan bahsetmek mümkünmü?
Şimdi, ilahi ilke, bazılarını bağlıyor bazılarını bağlamıyorsa, bunları ayrıştırmak bu kadarmı zor. Bunu görmemek için kör olmak lazım gelmezmi, duymamak için sağır?
Şöyle düşünüyorum: iblis, ''üstünlük'' iddasıyla ''tanrısallık'' arayışını ifade etmiştir. Ve adem'e: ' sana tükenmez bir saltanat göstereyim mi?' derken, kendisi gibi onunda bu arzuya sahip olduğunu ve açığa çıkararak, (haşa) Allah'a ''gördün mü bak'' bu önemsediğin şeyin ne mal olduğunu gösterdim tavrıyla vzgeçemediği ene'sinin iktidar payını arayıp durmuştur ve duruyor. Allah: kim ona uyarsa, onunla hepsini ateşe dolduracağım diyor.
Kim iktidar arzusuyla hırsına yenilirse, aynı işi yapmış olur. Görmüyormusunuz kardeşlerim? Yüce(!) saltanatlarının anlatımından başkası değil tağutların tarih anlatımı, her ifadeleri güç ve egemenlik merkezli, kurdukları yaşama bakmıyormusunuz; bu kültür ağaç kovuğundan mı çıktı, kader mi bu? Ben şirk düzenine, iblisin krallığı diyorum ve iktidarı Allah'tan(ilahi ilkeye kayıtsız şartsız boyun eğmek)başkasının nezdinde arayanlar, ''iktidar odaklı dünya'' algısına bürünenler düşünsünler: neyin, kimin iktidarı? Kendini, Allah'ın gölgesi olarak tanımlayıp, Allah adıyla insanları kandırıp, kendine kullar edinmek midir islamı taşımak?
Peygamber insanları kendine çağırmadı; kendisinin de uyduğu ilahi ilkeye uymaya çağırdı. Hiçbir zaman imtiyazlı bir iktidar alanı oluşturmadı. Onunla yaşayan insanların boyun eğdikleri yegane iktidar İlahi ilke idi.
Haklar üzerinden inşa edilmiş meşru bir hukukları vardı ve o hala var. Tasdik edecek, hayata taşıyacak, Ona şahitlik yapacak kullar bizmiyiz değilmiyiz? Bütün mesele bu kanaatimce.
Yazı, ''sevgili Eyüp-el-Ensari''yi konu edinmemiştir. Onun adını kullanarak iktidar devşirme derdinde olan bir oligarşinin bunu neden ve nasıl yaptığına ve sonuçlarına değinmiştir. sn. eleştirmen Alper Selçuk:''Eyüp Sultan-Anıtkabir karşılaştırması iktidara dinsel/mitsel ve oligarşik meşruiyet kazandırmak bakımından yapılmış çok başarısız bir karşılaştırma. Tarihsel ve siyasal hiçbir temeli yok,değeri de yok. '' derken, şunumu demek istemiştir: tarihsel olarak böyle bir yerin mevcudiyeti ve istanbulun fethi(siyasi bir olay) ile de hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır; yazarın okuruyucuyu manipüle etmek için kullandığı bir kurgudur, senaryodur, bu yüzden değer ifade etmez mi ?
Böyle demek istemek yerine, bir araştırmacı olarak daha kuvvetli ifadeler sunmalıydı. Çandarlı halil'in tarihsel olarak yaşamışlığı kuşatmadan vazgeçilmesini önermesi ve kendisinin güçlü bir şahsiyet olarak 3 defa F.S.Mehmet'i tahtan indirmiş bir arka plana sahip olduğu, dolayısıyla oligarşinin belirli kanatlarını etkilediği ve belki kuşatmadan vageçilebilecekken, öbür kanadın, güçlü bir delil(!) ile ordudaki birlik ve bütünlüğü sağlayıp fethi gerçekleştirdikten sonra Çandarlı'nın ''bizans'tan rüşvet alması'' nı ortaya çıkararak(!) kellesini aldığı da tarihi ve siyasi değeri olmayan ifadelerdir. İktidar yakıcı bir şey.
Yazının, ana fikirden sonraki baba fikri de: bir şeyin ne olduğunun bilgisine sahip değilsek eğer, lütfen o şeyi egemenlerin dili ile tanımlamayalım, o şeyi tanıyıncaya kadar kendimize mühlet verelim. angaje olmayalım kardeşler, ille de olcaksak, kendimizi egemen paradigmaya sığınarak var etmeye çalışmayalım; çünkü bunun kendimize faydası olmayacağı gibi, egemenlerinde umrunda olmayacaksınız, onların ortak özellikleri, insana duydukları büyük nefrettir!
Son olarak biçim eleştirilerine değinmek istiyorum. Yazının meramını anlatmak bakımından çok açık olduğunu düşünüyorum ama iç içe bir çok konuyu bağlama endişesi, okurun konsantre olmasına mani olabilir ama bunlar birbiriyle ilişkili ve kanımca ifade edilmeliydi. Şöyle bir önyargım var: uzun sayılabilecek zamandan beri bir paylaşım içinde olduğum için cemaat insanıyla, tekrar düzeyinde ifade ettiğim bir-kaç anlatımın sadece birbirleriyle bağlarını kurmaya çalıştım. Bir çelişki görünüyorsa, bunun ifadesi herkesten önce benim için faydalıdır. Paylaşım, bir karşılıklılığı ifade eder; amacım sizlere ders vermek değil, düşündüklerimi paylaşarak sizlerin nezdinde de bir doğrulama-yanlışlama, düşüncelerimi muhasebe etme arayışıdır.
cehaletin diz boyu
Cts, 21/06/2008 - 13:25 — alper selcukSaptırma ve cehalet. Aşağıdaki linkteki bilgilere göre mezar fetihten dört yıl sonra bulunmuştur. Çandarlı siyasetiyle yakından uzaktan ilgisi yoktur. Saptırma yakıcı birşeydir.Bir çok kaynak tarih belirtmez,fetihten sonra der.istanbul.gov.tr den de bu bilgiyi teyit edebilirsiniz.
kolayca bakabilirdiniz;
http://www.ekitapyayin.com/id/010/01.htm
Alper SELÇUK
4 yıl mı 5 mi bilmem
Cts, 21/06/2008 - 14:31 — rüştü hacıoğlucami inşaatının bittiği yıl 1458 veya 59, kabrin bulunduğu yıl değil. Bu konuda yazanlar kesin bir tarih vermemişler diyorsunuz da, siz nasıl kesin olarak öyle olmadığını söyleyebiliyorsunuz? Tarih verilmese de, ortalama cemaat okuru ve ben, bildiğim tüm istanbul fetihleri anlatımlarında en önemli unsur olarak bilirim kabrin bulunuşunu. Hatta, kabrin ayak ucuna ve başına konan işaretlerin, fatih tarafından değiştirilip, orasımı değilmi sınamasına taabi tutulduğunun ayrıntısını bize bildirenler, tarih bildirmeyi unutmuşlarsa benim kabahatimmi? ayrıca yeni bir soruna da kapı açtığınızı unutmayın. karşı söyleminizle, bu mekanın istanbulun fethi ile ilişkisi olmadığını da iddia ediyorsunuz ki olabilir. Ama bu daha sonraki hizmetlerine mani teşkil etmez değil mi?
Aşağıdaki link'te verilen bilgi sizi doğrulamıyor. İstanbul gov' da tarih vermiyor. Nolcak şimdi?
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ak%C5%9Femseddin
''...Akşemsettin'in asıl ünü, büyük veli, Hacı Bayram Veli ile tanışmasından sonra başlamıştı. İlmi konulardaki önemli başarılardan sonra tasavvuf konusunda da ağırlığını göstermiş, daha sonra da II. Murat'ın emir ve isteğiyle Fatih Sultan Mehmet'in hocalığına tayin edilmişti. İstanbul'un fethi sırasında büyük yararlılıklar göstermiş, genç sultanı teşvik ederek zaferin kazanılmasında önemli katkılarda bulunmuştu. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyub'el Ensari'nin kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti. Dünya malına önem vermeyen Akşemsettin, Fatih Sultan Mehmet'in büyük saygı ve sevgisini kazanmıştı...''
Eğer fetih gerçekleşmişse ordunun maneviyatını yükseltmeye gerek kalmamıştır, öylemi? ayrıca ben sadece fetihte yarattığı etkiyle değil, fetihten sonra osmanlı sultanlığına kazandırdığı kutsiyet(!)ve dolayısıyla sorgulanamazlık ile de ilgilendim. Bunu da açık söyleyeyim şöyle bir kurguyla yaptım. Zor zamanda, belirsizliğin had safhada olduğu bir durumda devşirilen faydaya bakıp, kolay zamanda burdan neler çıkmaz ki demişlerdir üzerinden 600 yıllık iktidarın önemli bir ayağını inşaa etmişler diye düşündüm. Lafı uzatsam, oranın bizansta da önemli bir ''kutsal merkez'' olduğuna girebilirdim ama amacım örnekleri çoğaltmak değil, mantığın aynılığını vurgulamak. Bence siz bir araştırmacı olarak, muhatabınızı bilgi içermeyen sıfatlarla itham etmek yerine, bu konuya ilişkin hepimizin aydınlanacağı bilgilerden derlediğiniz bir sunumla cehaletimizi ortadan kaldırabilirsiniz. Değilmi ki burası orjinal fikir farklı kalıp düsturunu bellemiş, buyurun meydan geniş...
Selamünaleyküm
Çelişememezlik
Paz, 22/06/2008 - 19:40 — Osman UluFikir adamının bakış açısını tahlil ederek,düşünce kurgusunu örüş biçiminin anlaşılması,hakkında yargıya vardığı tüm bahisler için referans noktası teşkil eder.
Evet "çelişememezlik" kavramını yazınızı okuduktan sonra üzerinde düşünülmesi gereken felsefi ve sosyolojik bir tanım,tez olarak alacağım.Tabi çelişmezlik yada özdeşlik ilkesi vb. aristo'nun,hegel'in düşünsel mantık üzerine bina ettiklerinden çok ötede mana vereceğimi belirtmek isterim.
Bana göre çelişememezlikte statik değildir,belirtmeliyim.
Sadece kişilerin,düşünce piramitlerini oluştururken, tuğlaları yerleştirme sisteminin a=a şeklinde çelişmez bir şekilde müteselsilen devamını müşahede etmekten bahsediyorum.
Buna göre "çelişememezlik" başlangıç noktasına bağlılığın önemini ifade ederken aynı zamanda buradaki değişikliklerin öngörülemez sonuçlar doğuracağını iddia etmeyecek "kelebek etkisi" gibi.
Çelişememezlik, başlangıç noktası diye tabir edebileceğimiz sebep-sonuç ilişkisine gebe devinim kaynağından ziyade,başlangıç ve sonuç arasındaki bağlılığın "çelişemez" görüntüsünden bahsedecek.
Fikir adamı eğer, tümevarırken* farkında veya farkında olmadan tümdengelmeyen sebep-sonuç ilişkilerini referans kabul ederek düşünce piramitini oluşturuyorsa,piramitin gösterdiği netice her zaman bu mecraya bağlılığını koruyacak,kendi içinde çelişemez birşekilde tümevarma bağıntıları ile fetvalar verecek dolayısı ile salt kendi irfanının eserlerini ortaya koyacaktır.Yani şahsi kemalatını aşamayacak,bilgisi ve konum yüksekliğinin “zirve” noktası olmadığını itiraf edemeyecektir.Kısaca çelişemez bir şekilde şahsına sadık kalacak,sadakatinin gereği olarakta her konuda düşünme ve netice ameliyesini aynı merkezden çıktığı gün gibi açık bir şekilde “sınıflandırılabilir” bir ekole dönüştürerek, tüm tefekkür pınarını “buyurun işte ben buyum!” ifadesindeki gibi net olarak ortaya koyacaktır.
Çelişememezlik,yukarının zıddı bir şekilde tümdengelen** fikir ve netice sistemi içinde geçerlidir.Burada da tümün bilinebilirliği oranında parçalara yön ve tanımlar verilecek,tümde bulunan sıfatlar bütün parçalara,parçaların birleştirilme işlemine, çelişemez bir şekilde yansıyacak,detayların “tümü” seslendirmesi şeklinde sınıflandırılabilir bir düşünce kalıbının içine girilerek,tüme sadık kalınacak,sadakatinin gereği olarakta her konuda düşünme ve netice ameliyesini tüme veren dolayısı ile tümün bulunduğu konumun “zirve” olarak kabul edilmesi gerektiği, farkında veya farkında olmadan net olarak ortaya koyulacaktır.
Kur’an-ı kerim ,Hadis-i şerifler gibi kaynakları tümevaran yada tümdengelen metodlarla anlamaya çalıştığımızda kayıtsız şartsız bir şekilde “zirve” lik payesini onlara vermek demek;
okuduğumuz bir ayetin zihnimizdeki hakikat karşılığını “zirve” kabul etmemiz demek değildir.Bizim ulaştığımız hakikat, şahsi kemalat noktamızdır.Burada “zirve” kaynağın kendisidir.Aynı şekilde her şeyin sahibinin Allah (c.c.) olması merkezinden parçalara uzanan düşünme sistemindede “zirve” bize göre mükemmel bir uyumla yerleştirdiğimiz kombinasyonlar değil,zirve Allah (c.c.)’ın sıfatı subhanisidir…Dolayısı ile aczin itiraf edilmesini haykıran neticeye ulaşılmış,hak,sahibine teslim edilmiş demektir.
Çelişmezlik ilkesi***:A=A dır.Buna göre bir şey hem kendisi hemde zıddı olamaz.Neyse odur.Sıcak sıcaktır.Sıcak,soğuk değildir der,özdeşlik ile benzerdir.
Çelişememezlik ise tuğlayı yerleştirme bağıntısının**** keyfiyeti ile ilgilenmektedir.
Öyle ise kainatın bütünü yani her şey için kabul ettiğimiz “zirve”,konumuz ister eyup sultan olsun,isterse istişhad eylemleri yada diyalog faaliyetleri vs.biricik referans noktamız olacak,çelişemez bir şekilde ona sadık olacağız… Çelişememezlik ilkemiz,”zirvemize” olan bağlılığın ifadesidir.
Eyup sultan da kılıç kuşananların zirvesi ise acaba tevhid midir?Değil midir?
Tüm Allah (c.c.) dır,zirvemizin cevabı,Allah (c.c.)bilir dir...
Parçaları yerleştirerek cevaba ulaşıldığında ,cevap, yerleştirene göre değişecektir...
Parçalar,tümdengelinerek,tüm Allah(c.c.)kabul edilmiş yerleştirme sistemi,sıfat-ı subhaniyenin parçalara yansıtılarak,parçalardada Tüm’ü (c.c.) haykırması esas kabul edildiğinde ise Eyup Sultan (r.a.) nın konumu ve özelliği ona hürmet gösterenlerin nedeni ve niyetleri,Tüm’e (c.c.) bağlanacak,Tüm ‘e (c.c.) sadık kalınacaktır…
Dolayısı ile Eyup sultan’a gitmişlerin yada gideceklerin dikkat edecekleri nokta, tümevarırken,tümdengelmeyen sebep-sonuç ilişkilerini referans kabul etmemeleridir.
Bu bağlamda ;
Eyüp sultan ve anıtkabir arasında kurulan ilişkinin tümevaran bir sistemle yapılması durumunda ortaya çıkacak netice ve tümdengelen, tüme ait sıfatlarla ilişkilendirilerek ulaşılan netice aynı olmayacak,ikiside kendi sisteminde çelişemez bir yargıya ulaşacaktır.
*tümevarım : http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCmevar%C4%B1m
**tümdengelim : http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCmdengelim
***çelişmezlik : http://tr.wikipedia.org/wiki/Mant%C4%B1k
****bağıntı : http://tr.wikipedia.org/wiki/Ba%C4%9F%C4%B1nt%C4%B1
Öncelikle, Osman Ulu bey'e,
Pzt, 23/06/2008 - 14:19 — rüştü hacıoğluÖncelikle, Osman Ulu bey'e, yazıyı anlamak için gösterdiği ve anladığını anlatma çabasından dolayı teşekkür ediyorum. Yukarıdaki yorumunuz en az üç beş defa tarafımdan okunmak suretiyle ve altta verdiğiniz linklerden bir daha faydalanmak suretiyle anlatmak istediğiniz biçimi esas alarak anlaşılmaya çalışılmıştır.
Benim mantık örgümün, bağıntı kurma biçimimin yada bağ kuran olarak aklımı kullanma biçimimin ''çelişmemezlik'' üzerine oturduğunu ama ''çelişkisiz'' olmadığını; çünkü, hiç kimsenin çelişkisizlik üzerine bir algılamaya sahip olamayacağını, her karşıt görüşün kendi içinde bir ''çelişmemezlik'' örgüsüyle düşünce alanlarını bağladığı için, tümüyle bir doğrudan ve tümüyle bir yanlıştan söz edilemeyeceğini iddia etmişsiniz. Dolayısıyla ortaya koyduğum düşünüşün-bağıntının, öznel olarak kendi algılamam yani sadece bana ait olması ve içinde ''parça doğrular'' barındırması dışında, ne karşısında olduğum düşüncenin çelişkilerini ortaya koyabileceğini; aslında ne de, karşısında olduğum düşünüşün benimkiyle kıyasa tabii tutulduğunda çok ehemmiyetli bir farklılık içermediğini, ''bilinemezlik'' ve dolayısıyla ''görecelilik'' bakımından aynı değere yada değersizliğe sahip olduğunu ifade etmişsiniz. Eyvallah! en azından karşılıklı olarak neyi anlatmaya, anlamaya çalıştığımızı algılamış olmamız da benim açımdan çok çok önemli bir adımdır.
Şimdi itirazlarıma başlayayım.
1) Yazı, ele aldığı konu itibari ile ön kabullerden yola çıkarak yani tümden gelerek, karşıt(zıt) olduğunu düşündüğü iki paradigmayı karşılaştırmaktadır.
Bu noktada, ''iktidar'' olgusunu ele alıp, kime aid olduğunu; bu aidiyetin hangi ''değerler bütünü: paradigma'' ile yaşam alanı bulduğunu incelemektedir.
2) Ed-din'i, doğrudan bir tüm olarak kabul edip, gaybdan gelen sorgulanamaz, sorgulansa da, bu sorgulamanın gerçekleştirilebileceği bir ''bilgi'' nin mevcut olmadığı iddasındadır. Ed-din bize, sorgulanabilir ''bilgi'' yi değil; bizatihi sorgulama yapılırken kullanılacak ''ölçü'' yü verir. Yani, bir şeyin kaç metre olduğunu ölçmek için kullanacağımız birim metreyi verir. Kalibre etmek diyebileceğimiz, kalibre edilmiş ölçme aleti olarak bize bilgiyi verir. Bunu sorgulamaya çalışmamız demek, bunun karşısında başka bir bilgiye-ölçüye ihtiyacımız var demek olur ki, bu bilgiyi de bize verenin '' kim? '' olacağı ile başlayan bir dizi sorunumuz olur ki, bizim meselemiz de burada düğümlenmiyor mu?
Yani, Ed-din'in bize sunduğu ölçü(değerler) ile yolumuzu belirleyip hayat inşa etmekle (tümdengelim);
Ed-din içinden seçilmiş bazıları ve hevamızdan gelen bazıları ve başkalarından gelen bazıları.. ile oluşturulmuş sentezler (eklektik: ordan burdan derleme) ile belirsizlikte derlenmiş bir ölçü(!)süzlük oluşturmak suretiyle: İlah, din, kul, hayat ve ölüm tanımı yapmak : şirk kültürü ( parçalardan tüme varıp, kendisinin belirlediği bir tüm oluşturmak) arasındaki fark.
Ed-din bizde, ''subhan'' yani yararttıklarıyla hiçbir ontolojik- varoluşsal (parça, pincik, materyal...) ilişkisi olmayan ''münezzeh'' bir Allah tasavvuru: ''...lemyelid velem yuled...'' oluştururken;
Şirk kültürü bizde, yarattıklarıyla aynı bağlam içinde, ondan parçalar taşıyan ve ona dönüşü bir tamamlanma olarak algılayan; tevhidi, tüm yaratılmışların ve yaradanın birliği, aynılığı olarak sunar. Dolayısıyla, tek ilah'a aid olan tanrısal özellikleri, yaradılmışlar üzerine çarpmanın toplama üzerine dağılma özelliğini kullanmak suretiyle parçalar dağıtır. Bu parçalanma kendini evvela, iktidar alanları üzerinde ilahlık taslayan tağutların ortaya çıkması olarak göstermiştir ve bunların ceberrut dayatmaları ile insanları kendilerine kul ederek, Allah'ı unutmalarını yada göklere hapsetmeye kalkmaları sonucunu doğurmuştur. Yeryüzünde, dayanağını-meşruiyetini Allah'a izafe etmeyen yahut etmiyorsa bile bütünüyle onu inkar eden bir otorite oluşmamıştır. Geçen gün, genel kurmay başkanın ''din bize lazım, ordunun moral motivasyonu için...'' ifadesinde olduğu gibi.
Tevhid ile şirk'in ayrışımını bize Allah bildirir. Biz bu ölçüye göre, bize bir imtihan olarak bahşedilmiş hayatımızda, Ona ait olan alanlara dalıp dalmayacağımız, bize aid olmayana göz dikip dikmeyeceğimiz üzerinden sınanmıyormuyuz? İblisi örnek almak, tüme varmak (dikkat ederseniz, kuran'da anlatılan kıssalarda, iblisin ilginç(!) fikirleri, önermeleri ve mantık kurgularına rastlamıyormuyuz?) suretiyle, bu alandan( Allah'a aid olan) pay almanın izahını yapma çabası değil mi? Ve şu kadar da iddialıyım:
Araf 16. Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” Ayetinde belirtilen, iblisin, ''azmasını'' yönelttiği yer Allah. Yani, ben azmadım sen azdırdın diyor. Bakın bu önerme bir mantığında deşifresidir. Şirkin mantığı aynen böyle çalışıyor. Bu mantık, Alah'a akıl da veriyor, yeri geliyor onu peygamberleriyle de güreştirip yeniyor; yeri geliyor peygamberlerinde cisimleştiriyor ama mutlaka ontolojik bir bağ kuruyor.
Bu mantık,evreni sonsuz olarak tanımlıyor ve içinde ilah dahil hepsi beraber yani, bu sonsuzun bir dışı yok; dışı yoksa dışarıya ve içeriye hükmeden ayrı bağımsız biri de yok. Ne var ne yoksa birlikte; hoş şimdilik neyin var olduğunun toplam bilgisine sahip değilsek bile bilim ilerledikçe(!) öğrenilebilir, aşılabilir, anlaşılabilir, aynı düzlemde elbet buluşulabilir algısı oluşturmak; yada mistikçilerin bilimsel bilginin karşısında ilham arayışı ile aşkın bir bilgi üretimiyle bunun aşılacağını ifade etmesi ve herkesin böylece bu hapisten, bu gurbetten kurtuluş reçeteleri... Yani, varlığın toplam bilgisine ulaşıldığında insan yada ulaşanlar her kimlerse arşın kürsüsüne oturacaklar öyle mi? Tasavvufta arşı boş bulup oturanlara rastladığımız gibi, oraya ulaşmak mümkün olarak sunulan bir : ''nirvana'' tarih boyunca hep vardı zaten; ululaşmanın, uluhiyetin de yolu.
Başka örnek: birçok inançlarda Allah'ın bir gün bir yerlerde görülebileceği algısı oluşturulmaya çalışılmış-çalışılıyor.
Kimine göre dünyada asla ama öbür dünyada mutlaka; hoş belki herkes değil ama bazıları(?) Bu ed-din'in anlattığı Allah tasavvurumu? Görmek-görüşmek bir denkliğin ifadesidir. İnsan için belirli bir mekanı ve zamanı zorunlu kılar. Yok, farklı bir düzlemde gerçekleşiyorsa, insan (haşa) Allah ile görüşebileceği bir denkliğe ulaşacak demekki, daha açıkça (haşa) Allah'ın izniyle ikinci bir Allah olup görüşecek mi diyorlar? ''Kulhüvallahü ehad...'' ne anlatıyor acaba bize? Onun dengi yok derken (haşa)şimdilik mi demek istiyor? Bunları ilk defa ortaya atan ben olmadığım gibi, yeryüzünde bilelim bilmeyelim, sarf edilen her sözün dayandığı, dolayısıyla ulaştığı bir yer var. Hiçbirşey boşluğa asılı kalmıyor. Öyle üç veya yedi seçenekte yok; ya Allah'ın öğrettiğini konuşur insan, yada iblisin önermelerine mahkum eder kendini, hem de seçerek, bile isteye.
son örnek: geçen gün marsa gittiler. ne kadar zaman da 9 ayda. kaç km mars? 70-80 milyon km ama bu ara yaklaştı 50-60 arası. 9 ay yaklaşık 270 gün * 24saat = 6480 saat. demekki saatte 9000 km hızla giden bir araç, yaklaşık 9 ayda ulaşıyor marsa. aracı oraya yollamak için yapacaklarına dünyada tur atmak için yapsalar, antalyadan havalanan araç dünyanın etrafını dolanıp, 4 veya 5 saat sonra gelecek gene antalyaya. Yani hikayenin ve hikayeciliğin sonu yok.
Eskiden bende dindarlığın ölçüsünü şöyle algılardım. Bir şey ne kadar mantık dışıysa, ne kadar anlaşılamaz ve bağ kurulup örülemez bir belirsizlik taşıyorsa o kadar diiniidir. ''islam akıl mantık dini değildir, teslimiyet dinidir'' diye öğretmişlerdi bana. Yarısı doğru bir önerme. Bende şimdi kime teslim olduğuma dikkat etmeye çalışıyorum önermelerimi kurarken ve Ed_din'in bir mantığının olduğunu ve en önemlisi belirsizlikten, görecelilikten beni kurtaracak yegane bilgi olduğunu. belki sadece bana öyle öğretildiği ve yukarıda verilen örnekleri sadece ben bildiğim için, kurgumun zirvesine oturttuğum bu önermeleri doğrulamak için, bu bağıntıya hizmet eder biçimde çelişmemezleştiriyorum işime yarayan bilgiyi; haliyle bana has bu kurgulama biçimi, dışarıdan bakıldığında hernekadar abes isede; benimle empati kurabilecek zekalar beni anlayabilip; kugumun kendi içindeki çelişmemezliğini farkediyorlar ama mantık örgüm bütünüyle dikkate alındığında boş kümeye çıkıyor...
Osman Ulu'ya tekrar teşekkür ediyorum yorulmadan yazıyı anlamaya çalışıp, anladığını da anlattığı için. Yorulmadı çünkü, yorulsaydı, her yorulanımız gibi, '' bu yanlış konuşuyo, bırak cahili'' der; ucu hakarete açık bilgisel değil duygusal bir önermeyle, tarafımı belli edeyim yeter der geçebilirdi. yorulmadan yorum yapan tüm kardeşlerime teşekkür, yorulanlara da inşallah, soluklanıp devam gücü dilemek kalıyor.
Selamünaleyküm
güzelde çelişemez olmak!
Çar, 25/06/2008 - 20:21 — Osman UluRüştü bey,ben teşekkür ederim düşünüp,düşündürdüğünüz için.vealeykümselam...
Biraz kapalı gibi görünen uslubum içinde,sadece temkin olarak görülmesini umut ederim.İnternet ortamı malum,kendini matrıx deki "neo" zanneden birileri çıkıp "zannı" ile çelişemeyeceği için "ajan smıth" muamelesi yapar diye korkuyorum.
Aslında kim ne zannederse etsin,rengin tonunu tutturmak (iddiasız iddialı olmak), cazibeyi kaybetmemek (öteki olmamak) gerek ,diye düşünüyorum.Tabi ötekileştirmemekte...Malum çelişemiyoruz. :)
"Keşke,günah işlemenin tadını almış "iman" ımız olsa!" diyen birini tanıdım.Kastı,günah işlemek değildi tabi;(Allah(c.c.)ın inayet ve keremine sığınırız...)
günah kabullerimizdeki günahlarımızı,günahkarlığımızı,yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla birlikte,başımızı hiç dik tutturmayacak şekilde farkındalık sahibi olsak keşke! derdi...
Adamın çelişememezliğini hayal edebiliyormusunuz...
İnsan ve serüvenini "duygu durumu" hesaplanmadan tarif edemeyiz.Bu bağlamda var olan bir gerçeğe sırtımızı dönmeden "tüme yada tümden" kümelerde yer verecek,dolayısı ile çelişmeyeceğiz...
selam ve dua ile...
Fatih Tiyanşan'a açık mektup ve 2 soru
Pzt, 23/06/2008 - 11:26 — Fatih TEZCANFatih Tiyanşan...
haline acımamdan haz mı alıyorsun?
ben acımayla beraber Allah şahid ki üzülüyorum ama...
bak burada birisi bir emek vermiş, yazı yazmış, yayınlamış...
bir diğeri de ona medeni çerçevede eleştiri yazmış...
bir diğeri de(ben) başka bir eleştiri yazmış...
bak senin düştüğün durum ne biliyor musun kardeş...
sen de bir eleştiri yayımlayabiliyorsun...
ama buna cevaben gelen fatih tezcan cevabını buraya koymaya cesaret edemiyorsun...
bak ne kadar acı bir durum...
hakaretse yayınla herkes hakaretleri ve sebebini görsün...kızsın bana yargılasın darılsın eleştirsin ..
yok hakaret değilse ve değildi zaten bu sefer yayınla da fikri münazara başlasın...
yok bu seni kesmiyorsa sen ve senin fikriyatını beğendiğin 2 profesör veya alim bul siteye davet et ve ben de ben ve benim fikriyatını beğendiğim 2 alim veya profesörle anlaşayım toplam 3 kişi olup dev bir münazara yapalım.
sen savunduğunu savun yine..
o son yazını...
biçimini ve biçemini.
herşeyinizle gelin...
tüm delil bilgi ve belgelerle...
bir zaman tayin edelim hadi...
o zaman bunu istersen burada istersen istediğin yerde tutacağımız salonda mekanda okulda sınıfta sen nerde istersen orada yapalım...
hadi!!!
?
yok mu buna girecek cesaretin veya hayr azmin ?
neden?
son 2 ayda sadece bir yakın tarih araştırma pakedi için en az 6000 km gittim kardeş...
senin ve nihan ikbal hanımefendinin sorusu olabilir acaba bu şirke düşen kardeşler için ne yapıyorsunuz diye...
yazmıyoruz.
saymıyoruz.
biz yapıyoruz.
en azından yapmaya çalışıyoruz.
ümmetsen ümmsün annesin erkek de kadın da olsan annesin üreteceksin boş durmayacaksın diyoruz.kardeşlerimize öğrencilere bunu aşılıyoruz.
...
ötekileştirilemeyeceksin...
pasifleştirilemeyeceksin...
küçümsenemeyeceksin...
bunu sağla diyoruz...
senin medeniyetinin adı islam medeniyeti ve bu sana ve dünyaya yeter senin tasavvuf medeniyetineymiş kemalist medeniyetmiş batı medeniyetineymiş bunlara ihtiyacın yok diyoruz...
ve daha bir sürü şey...
neyse boşver...
bak sen şimdi de dev bir münazara teklifiyle karşı karşıyasın.
savun sen eyyüb sultanı.savun ne düşünüyorsan onu.
en doğal hakkın.
biz de eyüb sultan mitiyle tekerrür eden atalar mitini yargılayalım anlatalım ya da kutlu doğum peygamberinin tasavvur yanlışlığını izah edelim yada bir sürü şey...
sen kalakalmayı savunacaksın dersini iyi çalışabilecek misin?
sen muhafazakarlığı savunacaksın ve biz de sana savunduğun muhafaza etmeye çalıştığın kültün muaviye kültü olduğunu izah edeceğiz.
önce ağır gelecek ala resulina salavaaaaat diye bağıran müezzinin hazreti muhammedin torununun katilinin adamının sünnetini tatbik ediyor olduğunu öğrenmek.
irkileceksin.
itiraz edeceksin.
belgelerle geleceğiz.
bidatı anlatacağız ve bidatın en zehirlisi olan bidatı haseneyi...
bir yandan da sünnet-usve-teşebbüh-taklit meselesini...
tabağı sıyırmaya sünnetlemek diyebilen fikriyatın ebu cehil de tabak sıyırıyorsa ben sünneti nasıl tanımlayacağım şimdi diye kalakalmasını yaşayacaksın zamanla...
ve anlayacaksın ki ehli sünnet vel cemaat senin sandığından başka bişi demek.
kesinlikle sen ve ben beraber anlayacağız ki çok çok okumak sormak rahatsız olmak bir endişe sahibi olmak gerek...
ne oldu ?
hayırdır?
şamdaki kartal yuvasından kerbeladaki dere kenarına inmek zor mu geliyor yoksa birilerine...
Allaha andolsun ki hayatımı İslam Devrimi'nin tamamlanmasına adadım fatih bunları yayınlamışsın yayınlamamışsın az ile yok arasındaki bir mesabede benim için.
ama bilki sadece şama bağlı kartal yuvalarında kendinizi tatmin edebilirsiniz.
asla bizim gibi düşünenleri "muhafazakarlık:durumu koruma" veya "ehlisünnet velcemaat:cemaatin(muaviye taraftarları)genel psikolojisine uygun davranma" mitlerine inandıramaz ve dahi hatta bizim zürriyetlerimizi de bu minvalde islam'ın reddettiği bir hayat biçimine zorlayamazsınız.
iki soru soruyorum şimdi sana.
1.üstteki teklifim için cevabın ne?
netleştireyim:"islam tarihinde görülen itikadi ve siyasi mezheplerin çıkışlarının gerçek sebebleri" veya " ehli sünnet vel cemaat kavramının çıkışı-tezi-durumu"
daha dar kapsamlı da olabilir bak.
"eyüb sultan kültü" falan...
giriş için "salat ve namaz arasındaki" fark veya "günümüz müslümanlığının oluşumunda emevilerin etkileri" sen bi he de bak ben sana daha neler bulurum...
hazırlanır geliriz konusuruz tatlı tatlı...sallamadan...bilgiyle...basiretle...cesaretle...
2.buna vereceğin cevabtan başka bir de şunu desene bana fatih kardeş hadi benim sana verdiğim cevabı yayınlamadın da insanlar burada biz sessiz kaldık falan sandılar olsun sen okudun bana yeter aldığın cevab ama şu alttaki satırlar için neden tek kelime etmedin?
hadi sana bir fırsat.
hiçbişi okumadın da sadece bunları okudun farzet de rica ediyorum bir eleştiriver bir fikir beyan et bişi söle yahu bi anlıyım ne diyosun ne kafadasın?
Ana damar Anadolu Halkını ve Anadolu Müslümanlığı'nı nasıl yorumluyorsun bakalım...
yeterki opurtunist çıkışlarla oligarşik gücünün populist şovunu yapmadan fikirsel düzlemde bişiler betimle...
yeterki bunu başar hiç olmazsa bi dene be abi...
"insanlara hazreti muhammed'i unutturabilirsiniz ama eyüp sultan'ı asla!
Çünkü Hazreti Muhammed s.a.v misyonuyla diğeri miti ve romansıyla yaşıyor ve Türkiye'de insanların mite inanma ucuzluğu ve romans tadma hafifliği varken misyona bakmaları ve kafayı takmaları için zerre kuvvet ve azıcık dahi iradeleri yok...
Bunun nedeni nasılı gelmişi geçmişi geleceği falan çok su götürür konudur ama maalesef hakikat şimdilik bu..."
ha fatihim ne diyosun buyur söle bu paragraf hakkında?
Sizi Allah'a Havale Ediyorum
Pzt, 23/06/2008 - 12:22 — Fatih M. TiyanşanMerak etmeyin...
Acımanıza ihtiyacım yok. Sizin seviyenize de inmeyeceğim.
Burada yazdıklarımla hakaret ehli olmadım şimdiye kadar. Bundan sonra da olmayacağım Allah'ın izniyle.
Beni cesaretsizlikle suçluyorsunuz. Şahıslara rahatlıkla hakaret edebiliyorsunuz. Bu yüzden nice yorumlarınız yayınlanmıyor şu ortamda. Ama tüm bunlar ne anlama geliyor, hiç düşünmüyorsunuz. Yarın Hakk'ın divanına varınca ne olacak hesap edemiyorsunuz.
Beni münazaraya davet ediyorsunuz. Ama bir taraftan da bana acıyorsunuz. Ya, ne yazık, ne medeni(!) ve ne İslami bir teklif!
Sizinle münazara etmem. Hatta size bu yazdıklarımdan sonra tek kelime de yazmam. Neden biliyor musunuz? Çünkü size yazılan her kelime ziyandır benim için.
Nerede o anlayış? Nerede o saygı? Nerede o hürmet? Bütün bunları bir müslüman olarak sizde göremiyorum. Bundan dolayı niçin kendinizi hesaba çekmiyorsunuz?
İslam davası için şunu yaptım, şu kadar yol teptim, şöyle bir adamım ben diye şimdiye kadar yaptığınız reklamlar yetmedi mi?
O bilgiç beyninizle burdaki tüm insanları bir seferde nasıl da tanımlar hale geldiniz. Nasıl oldu da insanlar sizin gözünüzde birer putpereste dönüşüverdi. Nasıl oldu da allame-i cihan edalarıyla birer cahile çevirdiniz muarızlarınızı?
Tarih sizin gibileri çok gördü. Bundan sonra da çok göreceğinden eminim.
Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat'in tarihi seyri bellidir. Mezheplerin tarihi seyri bellidir. İslam fıkhının şu zamana kadar geldiği yer bellidir. Bütün bunlar belirsizmiş gibi, dünyada tek müslüman grup siz ve sizin gibilermiş gibi sağa sola meydan okuyanlardan olmakla ne kazanacağınızı zannediyorsunuz?
Beni ister korkak sayın, ister şirk ehli. Allah ne olduğumu, ne olacağımı en iyi bilendir. O'na tevekkül ediyorum.
Sizin için diyebileceğim tek şey şu tüm bu sözlerden sonra:
Allah sizi ıslah eylesin. Amin.
Sizi Allah'a havale ediyorum.
Selametle.
... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...
Meydan Okuma'daki destursuzluk!
Pzt, 23/06/2008 - 12:46 — alper selcukFatih Bey'in hüküm-dâr tavrını garip bulduğumu ifade etmek istiyorum. Temel aldığı kült nedir? Tarihi tahrif ederek, yeni teoriler üretmek yeni bir moda değil, yahudilerin artık klasikleşen bir tavrı. Bu tavra neden gerek duyuyorsunuz ki? İnsanları sizler gibi düşünmedikleri için neden korkaklıkla itham ediyorsunuz? Bu şiddetin gerekçesi nedir? Emeviler dönemi sona ereli yüzlerce yıl oldu, Şam unutuldu, ama siz hala gerilerdesiniz. Şam'ın bazı sapkınlıkları bizzat emevi halifelerinden bazıları (Misal Ömer Bin Abdulaziz) tarafından ortadan kaldırılmışken, sonrasında ortaya çıkan Abbasiler döneminde eski sapkınlıkların tamamına yakınının bilhassa ehli beyt düşmanlığının sona erdiği belliyken, Bağdat'a kayan Şam egemenliğinin gezdiği gittiği diğer yerlerde ve Osmanlı'da etkisinin sıfıra düştüğü besbelliyken derdiniz nedir? Osmanlı'nın sunniliğe katkısı da mı yok?Bugünkü sünni yaklaşımla mı kavgalısınız Fatih Bey? Eğer öyleyse şia'yı temize çektiniz mi? Şia'nın onlarca parçasından hangisini derleyip sorguldınız da kerbelâyı saf ve katışıksız halde sunuyorsunuz? Kan üzerinden siyaset yapan ve güden ne haldedir?
Her mezhebi eleşirebilirsiniz;bu insan olarak hakkınızdır. Ama birini eleştirirken diğerine eleştirisiz baktığınızda sizin niyetiniz anlaşılır. Ne kadar emek verirseniz verin,kendi emeğinizi büyütüp teorilerinize saygınlık kazandırırken başkalarını küçümsemeye başlamanız emeğinizin beş para etmediğini gösterir.İsterseniz 6000000000000...km yol katedin.
Eyüp Sultan konusu özel bir konu değildir. Ve şiilikte de abartılı bir şekilde vardır. Hatta Meşhede'e gittiğinizde Kâbe'ye hasredilen bir büyüklükte hacı bile olabiliyorsunuz. Bakınız Nadir marmara'nın konuyla ilgili yazısı...
"Burası, iddiaya göre, zehirlenerek öldürülen Şii imamı İmam Rıza’nın türbesinin yer aldığı “kutsal bir şehir”dir. Meşhed şehir olarak imamı ziyaret eden hacıların yoğun trafiği sonucunda bir şehir halini almıştır. Bugün Meşhed’i ziyaret edenler “hacı” karşılığında “meşhedi” dini unvanını almaktadırlar. Şii coğrafyasında Meşhed’i ziyaret edip bu unvanı alanlara genelde hep “meşedi” diye hitap edilmektedir" diyor Nadir Marmara.
Osmanlı Sultanlarının tahta geçişlerinde Eyüp Sultanda kılıç kuşanmaları, kendi siyasi hakimiyetlerine dini meşruiyet kazandırmaları ile ilgili değildir,saygı ile ilgilidir. Osmanlının buna ihtiyacı yoktu. İnsanların gidip orada putatapıcılık örneği sergilemeleri vs.. bunlar birbiriyle ilişkisiz sonuçlara malzeme olamaz. Anıtkabirle özdeşleştirme de kılıç kuşanma meşruiyeti ve tapınma özellikleri gösterse de gerekçeleri ve aidiyetlikleri bakımından karşılaştırılamaz. Sunniliği eleştirecekseniz, bunu dürüstçe yapabilirsiniz. Başka şeylerin arkasına saklanıp da şii emperyalizmi yapmayınız.
Din Kültürü ve Ahlak bilgisi derlemesinin yazarı da herhalde yazıyla aynı uzunlukta yaptığı açıklama ve ekle yazıdaki eleştirilerimin haklılığını kanıtlamış oluyor.Tşk ederim.
Alper SELÇUK
O Devrim!
Pzt, 23/06/2008 - 13:43 — Burak CEM"Allaha andolsun ki hayatımı İslam Devrimi'nin tamamlanmasına adadım"
Zannediyordum ki, mezkûr devrim 610 ile 632 yılları arasında tekamul edip, mukemmeliyet noktasına er/iş/mişti, oysa hiç de oyle değilmiş!
"MAİDE 3 Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim."
Şimdi soru şu: Bu, hangi d/evrim!
Düşünüşler, düşüşlerden evvel olmalı...
İnce söylem kalın ayar!
Cum, 19/12/2008 - 20:51 — rüştü hacıoğluSinirli ve hırçın olmayı gerektirecek bir şey yok. Ben tabularla hareket etmiyorum ama görüyorum ki, ince söylemlerle işi kotarmaya çalışıyorsunuz.
Burak Cem kardeşim! Nasıl bir iş kotarmaya çalıştığımı düşünüyorsun bilmiyorum ama zan bize erdem siz ya; üstüne şöyle mi alındın acaba: sözün sonunun pensilvanya'ya uzanacağı endişesiyle karartma yapalım, yolu şam'a çevirelim, nasılsa ümmetin gayya kuyusu orası, konu orada boğulsun.(blog da tartışmaya kapandı) Pensilvanya'ya bağlanmasın, bağlayan ehli sünnet düşmanı olsun mu?
Farketmez! Bugün itiraza sebebiyet veren her ne ise, o davranışın arkeolojisinde tarihten çıkaracağın isimler aynı zincirin halkaları olacaklardır. Bu gün savunduğun şeyin meşruiyetini tarih içinde aradığın isimler, çok bilinmeyenli denklemin bilinen değişmezleridirler; problem ne kadar karmaşık olursa olsun, onların zaman ve mekandaki konumlanışları ve tarzları şaşılmayacak kadar aynıdır. Pensilvanya'dan alıp şama götürsen ile, tarihten çıkarıp bugüne getirsen '' madalya/yağlı urgan '' nın kimin elinde olduğunu şaşırmazlar.
Not: '' orjinal fikir farklı kalıp '' hoşumuza giden yada enazından bizi rahatsız etmeyen fikirler için mi geçerli?
Selamünaleyküm
Amacın ne orijinal fikir mi?
Cum, 19/12/2008 - 21:59 — alper selcukİslam Hukuku'nda Kadının Çalışması
Salı, 11/11/2008 - 17:17 — yusa ırmak
Başlıklı yazıya yapılan yorumlardan birine cevap vermiş Rüştü hacıoğlu
Müslümanlara yakışmayacak genellemeler kullanmamalıyız
Cts, 15/11/2008 - 22:35 — rüştü hacıoğlu
"özellikle de islam'a aid olduğunu düşündüklerimizi anlatmaya çalıştığımız yazılar içinde.
...“ Avrupa’da genellikle evli erkeklerle evli kadınlar eşlerine ihanet etmekteler. Bunların pek azı gizli, çoğu ise çekinmeden bu ilişkisini sürdürmekte ve eşlerin birbirlerinin ihanetinden haberi olmaktadır. Bununla birlikte evlilik şeklen devam etmektedir.”...
Oldum olası bu algılama biçimi ilgimi çekmiştir. Nasıl bu kadar kolay hükümler verebiliyoruz başkaları için ve bu enteresan kurguyu oluşturmak için bir '' BİZ '' den bahsediliyor ki insanın şunu da söyleyesi geliyor : türk gençliğinin bilgi edinme yollarının önemlilerinden biri sayılabilecek '' alman filmlerine '' dayanarak mı oluşturuluyor bu sosyolojik analizler?
İtirazımın sebebi de şudur: aleviler için, çingeneler için ve bilimum kendi dışındakiler için çirkinlikler yaftalayan zihin yapısı iyi değildir kardeşlerim, hem de hiç..."
Bu yorumu okuyan biri Rüştü Hacıoğlu'nun incelik ve hoşgörü timsâli olduğunu düşünür ve onu takdir eder. Benim merak ettiğim şu: Avrupalı kadınlar ve erkekler kadar değeri yok mudur Müslüman sahabelerin de Rüştü Hacıoğlu oturduğu yerden 1350 yıl geriye gidip lanet yağmurunu yağdırmış? Yetmiyor ABD'ye de uzanıyor fukâra. Muaviye ve Gülen hakkında genellemeler yapmak Rüşdü efendi için müslümana yakışan tutumlar mıdır yani? Rüştü efendi de dil kilometrelerce uzun. gezdirmediği yer yok maşaallah! Allah terbiye etsin,inşaallah! Müslümana yakışanı da anlat be kardeşim. Kimle tartışsan rezaletin dibini bulmadan kesmiyorsun işi. Hadi senin yerin belli oldu. Diğer insanları nereye sürüklüyorsun böyle? Allah'tan korkmaz mısın? Utanmaz mısın? Amacın ne orijinal fikir mi? Temiz orjinal fikirlerin yok mudur senin birader? hepsi böyle kirden sinek konan fikirler midir? Sen dilinin hesabını nasıl vereceğini düşün Rüştü efendi, hâlin duman.
Alper SELÇUK
Değişen Bir Şey Yok
Cts, 20/12/2008 - 10:45 — Burak CEMSelâmlar,
Bir kıssa ile başlayayım:
"Keçecizade'ye öğrendiği ilimden ötürü gurur galip gelince, talebelerin ve etrafındakilerin dikkatini çeker olmuş. Bir gün, uyanık bir talebe bu durumdan muzdarip, üstadı biraz da kendine getirmek için, mollanın yanına gitmiş: "Üstadım size bir sualim var, günlerdir kafamı kurcalıyor."
-Sor demiş Keçecizade.
-Üstadım, bu vakte kadar yaşamış ümmetlerin ilmi ile Allah'ın ilmini mukayese etmemiz mümkün mü?"
-A be torlak molla! Öyle şey olur mu, Allah'ın ilmi yarattıklarıyla kıyas edilir mi hiç!?
-Muhakkak öyledir de Efendim, bir kıyas olsun diye bunu göstermeniz mümkün değil mi?
-Peki demiş ve eline bir çubuk alıp, toprağa genişçe bir daire çizmiş. Onun içine de ufacık bir nokta kondurmuş. Şimdi demiş, bu gördüğün geniş daire Allah'ın ilmi ise, içindeki şu küçük nokta da, bu vakte kadar yaşamış ümmetlerin ilminin hülasasıdır.!
Tabii, bu fırsatı bekleyen genç molla fırsatı kaçırmamış ve:
-Öyleyse efendim, bu küçük nokta içinde sizin ilminiz nereye düşer!?"
Kıssa aşağı yukarı böyle bir şeydi. Adı üstünde kıssadan hisse!
Görüyorum ki, hâlâ kişiler üzerinden gidiliyor. Karar mercii olmak ve hakîm olmak.. Hakîm olamazsınız. Hâkim de olamazsınız. Hüküm sizin tekelinizde değildir. Tek doğrunun size ait olduğunu düşünmek gibi bir yanılgıdasınız. Benim yaptığım en son yorumu bulup oraya yazmanız bile abes bana kalırsa. Sürekli reaksiyon göstermeye hazır durumda bekliyorsunuz. Bitmek tükenmek bilmeyen bir azim mi hırs mı olduğu belli olmayan bir haliniz var. Ne kadar bilirseniz bilin, bildiklerinizin bilemedikleriniz yanında hâlâ ve nihayete kadar küçük bir nokta kadar bile olamayacağını idrak etmelisiniz. Bu bizim için de geçerli elbette. Kendime de söylerim bunu sık sık.
Meraklı okurlar için bilgiyi de verelim de nedir bu Pensilvanya demesinler, değil mi Rüştü Abi? Pensilvanya, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Amerika sınırları içerisinde yaşadığı eyaletin ismi. Ona atıfta bulunuyorsunuz. Mesele değil. İşim hocaefendiyle ve diğer alimlerle, Ahmedinecad'la, Mustafa İsmail'le değil.. Ben onlara Allah'tan ve Peygamber (s)den bahsettikleri ölçüde itibar eder, Allah'a ve Peygamberine uymayan her ne ölçü varsa teperim, basiret ve feraset ölçümün Kur'an ve Sünnet'e göre şekillenmesi için istianede bulunur, Allah'a sığınırım. "La ilahe illallah" diyen birilerini yargılamak sizin işiniz değil, işimiz değil. Hâkim ve Hakîm değilsiniz, değiliz. Peygamber (s) "Kişi kınadığı şeyi görmeden göçmez" buyuruyor. Kınamanın bize ne faydası olacak? İhlasımızı, kurbiyetimizi mi artıracak? Safımızı mı tayin edecek ya da? Doğru yapanı en doğru Allah bilirken, özellikle de Sahabe-i Kiram'dan bir zat hakkında bile kolayca hüküm vermek haddimize mi düşer? Biz elimizden dilimizden böyle mi teminat vereceğiz Resulullah'a, ağabey? Bizlere düşen, dini yaşamak ve anlatmaktır. Hal dili ile örnek olmaktır. Başkalarını karalayarak anlatılan şey hakikat olarak adlandırılamaz. Bu şekilde yücelmek nerede görülmüş, görülmüşse kalıcı mı olmuş merak ediyorum doğrusu. Önemli olan, insanların hatalarını görüp onlardan ders çıkarmaktır. Ve insanların muhakkak ki en akîl olanları bu bahsettiğim, etrafında gördüğü eksikliklerden, yanlışlardan ders çıkaranlardır. Ve elbette, onları eliyle, diliyle düzeltmeye çalışmaktır. Ama dil, ısırgan otu gibi olmamalıdır.
Ben arkeolojiden, antropolojiden, filolojiden pek anlamam Rüştü Abi.
Nihayet-i Kelâm, Kur'an ve Sünnet ile, şahsi içtihad'a mümkün mertebe girilmeden, doğruluk gösterilebilirse, amenna. Lakin..
Bu bir tartışma havasındadır. Ders ve ibret almak için değil, üste çıkmak için konuşulmaktadır. Nefsimizin olduğu yerde şeytan var. Ben, konu hakkında başka yorum yazmayacağım. "Müslümanlar, ancak kardeştirler"
Saygılar,
Düşünüşler, düşüşlerden evvel olmalı...
Baştan alalım
Cts, 20/12/2008 - 14:55 — rüştü hacıoğluYuşa kardeşimiz bize bir portre sunmuş ve sunduğu portrenin bizi ilgilendiren kısmını yani örneklik boyutunu şu ifade ile bağlamış:
''...Mustafa İsmail denince akla Kuran, Kuran denilince de Mustafa İsmail ve Kuran’ın gölgesinde geçen bereketli güzel bir ömür gelir...'' demiş.
Ben de şunu sormuşum:
''...1965 yılında kendisini resmi Kari olarak atayan Cemal Abdul Nasır’dan üstün hizmet madalyası alır...''
Kuran gölgesinde yaşamın sonucu Abdunnasır gibi bir adamdan ''madalya'' almak ise;
Portresi sunulan zatla aynı dönemde aynı koşullarda yaşamış bir başka müslümanın abdunnasır'dan ''yağlı urgan'' almasının diğeri ile ortak noktası her ikisinin de boyuna asılmasından başka nedir ve buna bağlı olarak, ''kuran gölgesinde hayatlar '' neden bu denli tezat sonuçlar doğuruyor, benzerlikleri de ( boyun kısmı ) vurgulandıktan sonra?
Yuşa kardeşim bunu geçiştirmeyi yeğlemişken: ''...Ömrü kuran okumak, kuran okutmak ve talebe yetiştirmekle geçen bu zat-ı aliyi nereye koyacağız?... ''; Burak kardeşim her iki durumun da '' hak '' olduğunu, herşeyi ''tek doğru '' düzleminde değerlendirmenin doğru(!) olamayacağını ve kulvar farkı ile izah edilebileceğini söylemiş.
Sorumuz, ismi geçen şahısları nereye koyup koymayacağımız değil -ki işimiz de değil- iki tavır arasındaki tezat düzeyindeki farkı nasıl okuyacağımızdı? İki farklı düşünceden beslenen iki farklı insanı konuşuyor olsaydık, elbetteki benim sorum anlamsız olurdu ama söz konusu olan '' kuran gölgesi '' olunca, sıcak-soğuk kadar farklı sonuçlar nasıl ortaya çıkabiliyor?
Sıcak ve soğuk farkına değil, doğrudan soğuğun kategorilerine maruz kalmış insanlar örneklenmek suretiyle, soruya cevap aranmış olur muydu: ''...Türkiye'de İskilipli Atıf Hoca idam edilirken (katledilmiş bir mazlum) diğer taraftan Bediüzzaman gibi şahsiyetler belli bir dönemde devlet tarafından Ankaraya davet edilmelerine rağmen, sonraki dönemlerde tasalluta maruz kalarak farklı yönden zulme uğradılar. Ya da Mehmet Akif. Nisbeten daha az baskı gördü...''? Bu örnekten: '' urgan-zindan-işkence-tecrit-sürgün...'' zincirini anlayabiliriz ama '' madalya-urgan '' tezatını anlamayı çıkaramayız.
Çıkmayınca da: ''...Hülasa, bir tarafı yüceltirken, tek taraflı bakışla, diğer tarafı yanlış yola tevessül etmekle itham edip, rejime hoş görünme gayreti içerisinde olduğunu ima etmek ZAN'dan başka nedir ki?...'' fark anlaşılmaya başlıyor kanaatimce bu girizgahta ama kapanmıyor; çünkü, böyle fark kapatılamaz anlamaya dönük; olsa olsa '' örtme yada karartma '' nın örneği olabilir bu da ve karartma tarihinin sembol örneklerinden biri tarihten çıkarılıp konumuza dahil oluyor: ''...Hz. Muaviye (r) ile Hz. Ali (r) arasındaki içtihad farklılığından kaynaklanan savaşta ikisinden biri için -Allah dillerimizi, ellerimizi korusun- Cennet'ten nasipsizdir diyebilir miyiz?...''
Nasıl bir içtihad farkıdır ki, hz. Ali(r.a)'nin herbakımdan ümmete örnek bir şahsiyet olmasından tutun da; hilafet noktasındaki durumu itibari ile yani, hz. Ömer(r.a)'in kendisinden sonraki halife seçimleri için önerdiği üst istişare şurasında bulunan altı kişiden biri olan hz. Ali'nin karşısına, isyan eden bir cunta lideri olarak dikilmiş ve isyanı sonucunda mağlup olup savaş hilesiyle nam salmış birini '' içtihad farkı '' gibi masum bir cümle ile denkleyeceğiz ve mezkur kişi hilafetin hiçbir surette taraflarından biri değilken. Ki, Yuşa kardeşim daha sonra vediği şu örnekte belirttiği hususları neden mezkur kişiden beklemez?
''...Hz. Osmanın vefatından sonra Hz. Ali’ye biat etmedi ve Hz. Osman’ın katillerinin kanını istedi. Topladığı taraftarlar ile Sıffin de Hz. Ali ile çarpıştı. Hz. Ali vefat edip, Hz. Hasan halife olduğunda ise, Hz. Muaviye ile çarpışmayı fitne çıkması endişesiyle bırakıp halifeliği Hz. Muaviye’ye bıraktı ve Hz. Muaviye Küfe’ye gelip halktan biat aldı...'' Şu paragraf, içinde barındırdırdığı yanlışları bir tarafa bırakırsak, isyancı bir cunta liderinin, insanların kanı üzerinden yaptığı siyasetin sonucunu almasından başkasını anlatmıyor. Demek fitne çıkmasın diye hilafet terk ediliyor? Peki kimdir bu terör unsuru fitne? Kimdir bu masumların kanını dökmekten imtina etmeyen ve döktüğü kanın hesabını muhaliflerinden sormaya kalkan ergenekoncu? Almış mı peki ''Hz. Osman'ın katillerinin kanını?'' Sıffinde çıkardığı isyanla dökülen kan olsa gerek hesabı sorulan kan? '' Hz. Ali vefat ettikten sonra...'' demek? Suikast yok. Herşey kader. Muaviye masum, kanı dökülenler gitsin kadere başvursun öylemi? Olur!
Ve konu Selim abi' nin de haklı uyarısında belirttiği gibi buraya gelip otağ kurdu. Doğru. Çünkü ogün dökülen kana doymayan zalimler, aynı zincirin halkaları olarak bugün de sınır tanımadan yollarına devam ediyorlar. O gün mızraklarının ucuna geçirdikleri kuran sahifelerini kullanarak yaptıklarını, ogün bugündür iktidarlara ebed-müdded-devlet startejisi olarak miras bıraktılar ve ogün bugündür kuran sahifeleri o mızrakların gölgesinde okunur oldu madalya törenlerinde ve nezaman biri çıkıp, sahifeleri mızrakların gölgesinden gönüllere işlemeye çalıştıysa, ya böğrünü deştiler ya urganla mızrakların ucuna geçirdiler.
orjinal olsunda canımı yesinciyiz ya; o mızraklarla deşilmiş sahifeler var ya, onlar önemli bir semboldür kardeşlerim. O sahifeleri, gönüllerinden ellerine işleyeceklere bir tehtiddir ogün bugündür: işte yeriniz, bağrını o mübarek sahifelere açanlar bilsinler ki der muaviye hazretleri, böğürlerini de mızraklarımın ucuna açıversinler yada sahifeleri mızrak ucundan okumak serbest, madalyası da cabası...Ben acizane, kuran gölgesi ile mızrak gölgesi karışmasın için sordum sorumu; sağolun cevabımı da aldım, eyvallah.
Genellemeye gelince, '' nurcular eşittir Fetullah hocadır; sıffinde muaviyenin yanında olanlar muaviyedir '' deseydim, bahsettiğiniz genellemeyi tekrar etmiş olurdum ama öyle demeden özelledim ve bir zihniyet eleştirisini bu sembolleşmiş isimler üzerinden anlatmak zorunda kaldım, konuya doğrudan -en azından ben- dahil etmedim bu isimleri ama birbirimizi az çok anladığımız için ister istemez oraya ulaşcaktı zaten. Mesele, muaviyeci yada fetullahçı olma olmama meselesi değildir; muaviyeyi de, fetullahçılığı da üreten zihniyeti anlama çabasıdır. Çünkü onlar olmuş olacağını zaten ama seçeneksizlikten dolayı angaje olmuş insanları uyarmayalım mı, dost acı söyler, Ademin çocukları ve topraktan değilmiyiz?
Not: Burak kardeşim! ister hırsa yor, ister kiine ama bil ki -biliyorsun zaten-, daha önce konuşmadığımız ve bilişmediğimiz yeni birşey konuşmadık. tek farkı bu sefer uluorta konuştuk. Buradan devam etmemin sebebi, birincisi yazımın reytingini arttırmak, ikincisi öbür dükkan kapanınca başkasının dükkana tezgah açıp birde oradan fırça yemeyip bir taşla iki kuş vurayım içindi. canınızı sıkmış olabilirim ama doğrudan amacım canınızı sıkmak değildi. Cemal abinin verdiği kaynakları dikkate almakta fayda var. Biliyorsun ben orjinal konuşurum kaynaksız ve dayanaksız ama şu muaviye ile ilgili Mevdudi'nin '' hilafet ve saltanat '' kitabı ile Ahmet Akbulut sanıyorum '' ilk dönem siyasi çekişmelerin kelami problemlere yansımaları '' ve yenişafakın verdiği aşağı yukarı her kütüphanede bulunan '' mezhepler tarihi '' kitaplarına da bakmakta fayda olabilir, ben önsözlerini okudum.
Selamünaleyküm