renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Diriliş Gâmzesi

Kınından çekilmemiş gâmze, kuşatmadan düşürdü kâlbimi. Gözlerimde çakan şimşeklere, yara görünümü olmayan gri bir bulut dokundu. Okunaklı değildi hislerim, düşlerimin dişi gıcırdıyordu. Hârflerim basınç yaparken hücrelerime, sıfırın da altındaydı kütlem. Küflenmiş bir kara delik bulsam, girdap hâlinde dalıverecektim uzay boşluğuna; çünkü ayda bile hacimsizdi varlığım.

Zahmetsiz gelinciklerin dâhi kotarıldığı yollarım, çıkmaz sokak dehlizlerinde bölündü. Kum fırtınası hezeyânlarım, savrulgan yapraklara gıpta ediyor şimdilerde. Son baharım mıdır yaşanan, yoksa beşinci mevsim midir iklimine çentik antığım? Çürük bir ekvator üzerine yaptığım yuvamda, sancılıca bekliyorum yazın gelmesini.

Şâir gibi çilekeş kaldırımlara ruhumu atacağım diyorum… fakat, kaldırımlar da çâre değil ki artık. Her yer keşmekeş, köşe başları dipsiz kuyu. Aldırmadan yürüyemiyorum kaldırımlarda. Aldırılmış vicdanların, şefkâtlerin, saflıkların, benliklerin kol gezdiği hangi sokak ortasında hâyâl göreceğim? Olsa olsa ayaları nasırlanmış, buğulu idealler keser sadrımı. Ve ben çizilmiş bir kırık ayna yansıması olurum cadde kenarında.

Çığlık korolarının seslendirdiği kötürüm senfonilerde ön saftayım. Kulaklarım hışırdıyor, gözlerime hohluyor kimliği belirsiz kişiler. Ölü toprağı serpiyorlar dimâğıma, ağ atıyorlar düşlerime. Bir olta ucunda yemini yutan, demi tutmamış kuru cisimlerle benzeşiyorum. Fakat gâmzemi avlayamıyorlar bir türlü. Kezzaplayamıyorlar destânsı varlığı, fişini çekemiyorlar harâretinin. Gâmze bana gülüyor, ben ona bülbül oluyorum; gâmze boynunu büküyor, ben mâhzun oluyorum.

Yokuşlarım semânın ucunda, fakat kavşakları tebessüm etmiyor eskisi gibi. Bir asmalık kurmak istiyorum karanlığımın ardına. Bir kazma vuruyorum şehrin orta yerine; köhneleşmiş hüzünler patlıyor topraktan. Bir kazma vuruyorum şehrin ücrâ kuytusuna; yüreklerin gömülü olduğu, bir toplu diriliş hezeyânı değiyor kazmamın ucuna. Kanıyor, kanıyor, kanıyor toprak…

Habeşistanlı çocukların beyaz dişleri parıldıyor rüyâmda. Sarı iklimin devşirilmiş yavruları, karanlığın dürtüsünde meydan okuyorlar ölüme. Su kuyularının kenarında umut fakiri insan öbeklerinin gölgeleri değil, sûretleri yansıyor görüngüme. Şâh damarı saklı eklemleri beliriyor mazlumların. Yüreğimin girintilerindeki boşlukları seziyorum; bomboş, hâyâtı düşünceyle dolduramadığım dikenli duvarlarına organlarımın özsuları değiyor. Yılanlar kara çöllerin hengâmında yelelerini değiştiriyorlar, fakat silüetleri hep aynı! Gözbebekleri yağmur doğurmuyor kara çocukların, kan doğranmış kâlplerinden kırmızı sızıyor durmadan. Kefenlenmiş bakışları var… bir piramit altına yatmayı bekler gibi.

Dağlarda sis bulutları volkanları bastırıyor. Tepeciklerine yayla ekmek derdindeler. Külfeti insanoğluna bıraktıkları günden beri hercâi kurguları yok. Fütûrsuzluk sağanâklarının yeşerttiği insancık fidelerinin büyüme seânslarındaki yalnışlarda, depremlere sıkıyorlar vücutlarını. Sıkkınlar, bıkkınlar, telâşlılar. Mazilerindeki seçimi konuşuyorlar hâlâ.

Enkaz mezarlığında parmak uçlarıma basarak yürüyorum. Sert bir kayaya çarpıyor parmaklarım; ayağım acıyor, biraz da sızı var. Eğiliyorum… bir kaya değil bu, bir taş değil! Beyaz bir dilekçe dokunmuş parmak uçlarıma. Ama, sanki kâlbime sert bir salvo savurdu sâhife. Uçuklamış tırnaklarımdan kâlbime sinyâller uçuruyor kimsesiz serçeler.

Tozların cismine dokunmaya kıyamadığı beyaz dilekçeyi alıyorum elime. Bu bir vâsiyet; Kudüs’te sözyâşlarıyla gergef gergef dokunmuş. Vâziyetimi enkazlaştıran, yüreğimi okyanustan okyanusa vuran heceleri okuyamaz oluyor çatallanmış dilim. Elimden bırakacak gibi oluyorum kâlbimi sanki. Fakat, rüzgâr izin vermiyor buna. Uçuruyor dilekçeyi elimden. Parmaklarımı hissetmiyorum o an. Aslında ben kendimi hissetmiyorum; ne zaman hissettim ki şimdi duyumsayamadığım tenimi…

Taçlar giydirdiğim kralcık nefsime gözler değmesin, hârfler püskürmesin diye altından fanuslar kiraladım. Kâlbimdeki pıhtılaşmış duygularımı yonttum ucu keskin, ufku kör düşüncelerimle. Suni sislerle gölgeledim güneşlerimi. Fakat gâmze, her yürek temasımda dirilişi heceledi bana. Avuçlarımı arada bir ovunası hâyâllerle doldurdum. Gâmzenin kıvılcımlarını kumbaramda biriktirdim, arada bir mısrâ aralarıma serptim onu. Çukurundan dünyamı çıkarmak istedim her dem.

Karalanılası dünyamın içinde ben ona meftun oldum. Çünkü bir onu karalayamadılar, omurgalarındaki uğultunun çağıldamasına mani olamadılar. Bu yüzden dünyam, hâlâ dağların yeşerttiği yaylalardaki çimenlerden kokuyor.

Isırgan otlarının arasında; habeşli çocukların mağripli çocuklara akbabalarla selam uçurdukları semâda, beyaz dilekçelerin hârfleri dökülüyor dikdörtgen piramitlerin üzerine bulutlardan.

Ve ben gâmzenin maşûku… kâlbim ona doğru seyirtiyor. Sen benim düşlerimin en tatlı iki saniyesisin; karantinaya alınmış toprağımda sana doyamıyor, sana varmak istiyorum; dirilişimin gâmzesi…

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Acz Duanın Dilidir

İstemek yoksulluğun ve çaresizliğin yanıbaşında bekler. Elimizde bir şey yoksa, dilimiz istemeye yönelir. Elimizden bir şey gelmiyorsa, dudağımıza istemek gelir. Tam tersine, doygunluk ve varlık, dilimizi istemekten geri çevirir, dudağımızı dilekten çeker. Kendimizi kendimize yeter görüyorsak, bir başkasına başvurmayız. İhtiyaç duyduğumuz her şey elimizin altındaysa, önümüzdeki her engeli aşabiliyorsak, bir şey istemek durumunda değiliz demektir. Fakir ya da aciz değilsek, kapımız istemeye kapalıdır.