renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Diriliş Saatini Muştulamak

En gençlik günlerinden en yaşlılık günlerine dek doğunun yanık sesini ruhlarımıza üfleyip bizi kendimizden geçiren ve hâlâ Fındıkzade’de partisinin merkezinde verdiği konferanslarla yürüyüşünü devam ettiren çileli adam… İşi ciddiye alan adam… Şairliği ve düşünürlüğüyle öncülerin öncüsü… (Öncelikle onunla tanışmak istiyorsanız Cemaat.com’da Şaban Abak’ın Yeni Başlayanlar İçin Sezai Karakoç adlı yazısını okuyabilirsiniz.)

Yakın geçmişimiz onun izleriyle dolu olsa da, yakın geleceğimize onu nasıl ulaştırabiliriz, onu nasıl tanıtabiliriz, bu da düşünülmelidir bu gün bence.

Sezai Karakoç’u okumak neden bizlere farz gibi bir şey? Sezai Karakoç belli bir dönemin umutlarına kalem olmuş ve susmuş mudur, yoksa yeni nesillerin okumalarıyla hayatta kalmayı başarabilecek ve propagandanın karşısında hakikati konuşmayı sürdürebilecek mi? Onu neden okuyalım ki? Sezai Karakoç, bir şairi anlamak için, onun şiirlerini şerh etmek için mi okunur, yoksa tarihi ve medeniyeti doğru görmek için mi? Birikimimizi en üst düzeye çıkarmak için mi okuyalım yoksa? Ruhumuzun küllenen ateşine üflemek için mi? En kestirme cevabımız şu: “Sezai Karakoç, yazılarını niçin yazmışsa biz de onu o yüzden okuruz.”

O, lafı döndürüp dolaştıran yazarların aksine, apaçık sözlü, söylenmesi gerekeni doğrudan söyleyendir. Başka aydınların “kültürel değerlerimiz” “bizim medeniyetimiz” “şanlı tarihimiz” diyerek övündükleri şeyin, aslında “İslâm” olduğunu neden saklayalım? Avrupa’nın Rönesans’ı ve yenileşme hareketleri ve bunların bizdeki yansımaları, yani zoraki yenileşmelerimiz hep İslâm’a karşı yapılmıştır. Bunu da neden saklayalım? Tersi, tarihteki büyük mührümüzü görür gibi olmak ama görememektir. Kapitalizm’i ve Marksizm’i bir de onun gözüyle görmeliyiz ki, asıl o zaman görmüş olalım devrimlerin de aslında birer Batılılaşma hareketi olduğunu. Devrim modasının karşısına diriliş tezini koyarak ideallerimizin kötü yola düşmesini engelleyendir o.

Necip Fazıl’ın bir dizesi vardır: “Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?” Demek ki ortalıkta kokuşmakta olan ölüler var, ölümler var, bunu birinin söylemesi gerekiyordu, Necip Fazıl söylemiş oldu. Bu gaflet ölümünün yaşandığı yerde, birinin de dirilişten söz açması beklenirdi, o da Sezai Karakoç oldu. Geri kalmışlığımızı ve yenilmişliğimizi herkes her gün dile getiriyor yıllardır, ancak bu seslerin içinde en bilge olanıydı o. Aydın taslakları arasında gerçek aydınımız… Allah ömrüne bereket versin!

Neden gerçek aydın, çünkü okuması, öngörmesiyle tam teçhizatlı bir yazar, bir düşünür… Çin’den Afrika’ya gelmiş geçmiş medeniyetler onun gözlüğünden geçmiştir mutlaka. Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an onun kaleminden ve yeniden yansır bize. İlk peygamberden sonuncusuna kadar uzanan vahiy yolu geçer düşüncesinden. Yazı öncesi çağlardan, karanlık aydınlık bütün çağlardan günümüze, bir sütün gibi uzanır zaman, onun eserlerinde. Medeniyetler kurulur, beşik gibi sallanır ve çınar gibi devrilir… Doğudan ve Batıdan düşünceler akar. Sokrates’ten Sartre’a kadar felsefe akar. Mevlâna’dan Âkif’e yolculuktur o. Artık önümüzü görebiliriz böylece. Yüz yıl sonrası görülmelidir o okunurken. Önümüzdeki seçenekler, takvimler, olacaklar…

Âkif’in henüz anlaşılmadığını söyler Sütun’da. Ancak Âkif’i anlayacak nesil mutlaka gelecektir, diyor. [Son zamanda yapılan Safahat okumaları onun bu müjdesini doğrular nitelikte ama asıl konumuza geçelim.] Bence aynı durum Sezai Karakoç için de geçerlidir. Bunca okunmuşluğuna, benimsenmişliğine rağmen Türkiye’de hak ettiği değeri gördüğünü söyleyemem. Çünkü İslâm âleminde oluk oluk kan akarken, o, kalemini bir silah gibi doldurup boşalttı ama bizim ağlayamayan, nasırlaşmış kalplerimiz bütün ölüm haberlerini kanıksadığı gibi, onun yazılarını da kanıksadı. Hani bazen annemizi üzmemek için “tamam” deriz de sözünü yerine getirmeyiz ya, üstadın sözlerine de böyle yaptık. Suçu samimi olmasıydı sanırım.

Bir aşk hamlesi gerekiyordu ayakta kalabilmemiz için, hâlâ gerekiyor. Ayaktayız şükür, ama bu duruşumuzun devam etmesi ve yarın da ayakta kalması lazım. Diriliş, ayağa kalkış, bir kabalık bir gürültü patırtı olarak da algılanmasın ha; aksine medeniyetimiz “gül yaprağından kubbe, gül fidanından çatı, gül kokusundan anne, gül şurubundan aşk sanatı” inşa eder ve yine beklenen de bundan başkası değildir. Bu gün bile insanlığın tamamen hayvanlaşması veya yok olmasının önündeki tek engel, sapanıyla sopasıyla medeniyet kalıntılarıyla ruhuyla direniş gösteren, Batıya karşı duran İslâm’dır. Sûr’da ifade ettiği üzere “direniş dirilişe dönüştüğünde” bunu herkes anlayacaktır. Bunu şimdiden anlamak için okuruz üstadı. Şimdiden anlayanlara selam…

Millet, ümmet, teknoloji, bilim, medeniyet gibi kavramları yanlış kullanmamızdan kaynaklanan akıl kazalarımıza her gün bir yenisini daha eklemek istemiyorsak onu bir an önce okumalıyız. İdeolojilerin gerçek yüzlerini görebilmek için, toplumsal hareketlere daha yakından bakabilmek için… Ancak onun deyimiyle “ilkokul seviyesine inmiş olan üniversite öğretimi” yaşanırken bir ülkede, onun okunmasını ne kadar yaygınlaştırabiliriz, zor ama gerekli… “Cehaletin karanlıklarından kültür ve medeniyetin aydınlığına” çıkmamız şart. Yine kendi deyimiyle “edebiyatı layık olduğu yere oturtmak ihtiyaç haline gelmiştir.” (Gün Saati) Okullarda içini bozduğumuz aklımızı tedavi etmek için okuruz diriliş şairini.

“Oku” emrinin kitabını anlamaya artık başlamak için okumalıyız bir de… Onun sözüdür: “Kur’an, çağımızdaki Müslümanın yitirilmiş cennetidir.” Kur’an’ın bunca okunup ezberlendiği, hatmedildiği bir ülkede bir aydının bunu söylemesi manidar değil midir? O halde içinde bulunduğumuz Kur’an’sızlık cehennemini kavramamız için Âkif’ten sonra bir uyarı da Karakoç’tan geliyor demektir. İdrak etme vaktidir.

“Ruhun nükleer donanıma kavuşması” gerekli… “Ya insanlık batacak ya bu olacak.” İşte tehlikeler ve işte reçeteler, vicdanınıza sormak için de süre… İçinde yaşadığımız çağın trajedisi… Kaos. “Ölüme dikkatini yitirmiş bir uygarlık içindeyiz.” (İnsanlığın Dirilişi) Ölümü hatırlamayan bir medeniyet yaşamanın değerini bilemeyeceğine göre… Bu çağı onaracak ve insanoğlunu yaşatacak bir diriliş nesli bekleniyor. Tabii önce okuması gerekiyor bu neslin, yoksa bitkisel hayatlarımız da son bulacak ve ruhumuz uçup gidecek. Zamanlar trafiğinde kırmızı ışıkta geçmemek için okumalıyız onu.

Bu gün milletlerdeki Batı özentilerinde, için için bir isyan bir intikam da yatmaktadır. Özentiler isyana dönüşecektir güç ele geçtiği gün. Bu isyanı yönetecek ve yeni bir ateşe yer vermeden dünyayı gül bahçesine dönüştürecek İbrahim’ler… Sezai Karakoç baştanbaşa umuttur. Gerçeğe dönüşmesi zaruri, aşklar, umutlar, sancılar… Tarihin ve toplumların kaderinde var olan ve bize ait olan bir diriliş ve o dirilişin saati, onun ve bizim umutlarımız sayesinde öne çekilmelidir.

Onun çilesini, muştusunu yüreğimizde hissetmek, şiirini ve yazılarını okuyup incelemek, işte ödevimiz… Son söz Zarifoğlu’ndan ona: [senin köylün olayım/ o uzak iklimleri erişilmez beldeye/ bakabilemezdik senin götürmen olmasa/ şu küçücük kalpte/ (yaman halimiz helal ettiremezsek)/ nice hakkın yüklü]