renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Doğrunun Doğruluğu

İslamiyet son yıllarda bir çok kalıba sokulup, çeşitli ideolojilerle karma edilmeye çalışılıp, bir imaj çarpıtma senaryosunda başrol oynatılmaya çalışılmaktadır. Tabi bu senaryo insanların beyinlerinde filmedilmektedir. Nihayetinde bu çarpışık düşünce halka, avam tabakasına etkimiştir kısmen. Lakin bu düşünce aydınlarımız, hatta ve hatta dinci aydınlarımız tarafından bile benimsenilmiştir. Farkında olarak veya olmayarak.

İslamiyet’in özellikle batılı bilimciler tarafından araştırılması, yazılması (oryantalizm), felsefi, iktisadi, medeni.. çerçevelerde mercek altına alınıp, Avrupa’ da, gayri müslimler meşrebinde olumlu yankılar bulması, bizi (müslümanları) mutlu etmiştir yıllar yılı. Bir Alman vatandaşının müslüman olma öyküsünü dinlemek -özellikle inançlı- vatandaşlara büyük bir haz verir genelde. Veya bazı islamcı yazarlarımızın; batılı -gelişmiş olan- devletlerin gelişmesindeki en büyük sebebin, İslam prensiplerine uymalarında olduğunu söylemelerinden, İslamın olumlu yönlerini ortaya koydukları, en azından çabaladıkları sonucunu çıkarabilmekteyiz. Tabi ki doğru olma olasılığı göz ardı edilemez.

Lakin İslam’ın; toplumların gelişmesinde kullanılabilir bir disiplin, bir prensip olduğunu kanıtlamak telaşına girişmek gereksizdir. İslam’ ın pozitif yönlerini kanıtlamak telaşı romantikleştirilmiş ve bulandırılmış bir düşünceyi yansıtır. Doğru olanı, şüphesiz olanı, gerçek olanı -ilahi, tevhit, hak- kanıtlama ihtiyacı o doğrunun doğruluğundan şüphe edilen ortamlarda duyulur. Bu şüphe de, şüphesiz olarak, batının İslamı (yalnızca) bir prensip (hem de gelişmede kullanılan bir prensip), bir düşünme yolu, bir felsefe olarak benimsettirme çabalarının tezahürüdür. Batılı, büyük devletlerin amacı, bize İslamiyet’ in yaşamamız gereken şartlarını yani hayatımıza ne kadar sokmamız gerektiğini, hayatımızdan ne kadar uzak tutmamız gerektiğini -maksimum- minimum- dayatmaktır, emsal olmaya çabalamaktır..

Bu şüpheyi silebilme telaşı bizim İslamcı aydınlarımız tarafından bile (belki de farkında olmadan) hissettirilir olmuştur. Örneğin, dinci aydın diyebileceğimiz Hekimoğlu İsmail’ in şu sözlerinde de bu telaş sezilebilmektedir zira:

“...Gayri müslim pek çok kimse İslam prensipleriyle başarılı olurken, süper güçler de aynı prensiplerle bu noktaya gelmiştir...
...İslam ülkelerinde şeriat münakaşaları yapılırken, ecnebiler İslam prensipleriyle süper güç oluyor. Seksen senede Almanya iki defa süper güç oluyorken, neden Türkiye olamadı?...
...Hiçbir zaman Amerika’ nın demokrasisi, Fransa’ nın laikliği, Almanya’ nın teknolojisi Türkiye’ ye getirilmemiştir. Anayasanın değişmez esasları tarif edilmemiştir. Atatürk yetmiş sene evvel muasır medeniyet seviyesine çıkmamızı, çağdaş olmamızı emretmiştir. Atatürkçüler bunu başaramamış, İkinci Dünya Savaşı’ ndan sonra süper güç olanlara inat biz geri kalmışızdır. Türkiye’ yi geri bırakanlar gerici avına çıkmıştır ...”

İlk önce süper güçlerin de İslam prensipleriyle bu noktaya geldiğini söylüyor Hekimoğlu İsmail. Süper güç diye adlandırdığı batının gelişkin devletlerinin, bu duruma İslam prensipleriyle geldiğini söylemesi pek isabetli gelmiyor bana. Batının süper güç devletlerinin; emperyalist ve sömürü prensiplerinin (ki zenginliği getiren önemli olgulardır bunlar) İslamla ilişkilendirilmesi biraz rahatsızlık verici.

Zira ahlak yoksunu bu devletlerin İslamla olan münasebetleri, bizim gibi müslüman ülkeler için emsal teşkil ediyorsa (anlatmaya çalışdığım tehlike de bu noktadadır) bu durum ciddi yozlaşmalara yol açabilmektedir.

Üzerinde durulması muteber bir nokta daha vardır; süper güçlerin, süper güç olmasında rol oynayan olgu tabi ki sadece emperyalizm ve/veya sömürü değildir. Çalışmak... Çalışmayı, hadis ve ayetlere bakarak tabi ki “İslam prensibi” diye tanımlayabiliriz. Lakin, zaten süper güç olmanın önemli belki de ilk şartı çalışmaktır. Asıl İslam prensibi dediğin; çalışırken sömürmemektir. Yani Kapitalist Batının gelişkin devletlerinin tam manasıyla İslam prensipleri sayesinde süper güç olduğunu söylemek; ya batıyı temizlemek oluyor ya da islam prensiplerine belki de farkında olmadan kir atmak oluyor. Bu müslümanlara emsal olmamalıdır.

Hiçbir zaman Amerika’ nın demokrasisi, Fransa’ nın laikliği, Almanya’ nın teknolojisi Türkiye’ ye getirilmemiştir diye hayıflanması da; Batının İslam prensipleriyle geliştiğine ve hatta bizim de bunu onlardan transfer etmemiz gerektiğine inandığını kanıtlıyor Hekimoğlu İsmail’ in.

Batının emsal olarak teşir ettiği bu durum (yani İslamiyet’ i gelişmede bir araç olarak kullanmamız ve yalnızca, Amerika, Fransa, Almanya kadar İslam’ ı yaşamamız) ülkemizde dil, kültür, düşünce... gibi yozlaşmaların temelini oluşturmada da İslamiyet’ in kullanıldığını gösteriyor bize. Bu amaca ulaşma hasebinde de bazı İslamcı Yazarların bile kullanıldığını -batı yanlısı veya sosyalist yazarlar zaten kullanılıyor- görüyoruz. Bu noktada yazarlarımıza düşen önemli görev, Almanya’ nın teknolojisini alamadık diye hayıflanmak değildir bence.

“...Edebi şarkın alamet-i farikalarından biri olan içtimai/toplumsal yaşam, yerini ferdiyetçiliğe/bireyselliğe bırakıyor mesela. İnsanlar hem toplumdan, ortak yaşamdan; hem kendilerinden, fıtratlarından uzaklaşıyorlar. Aslında bu uzaklaşma yaratıcıdan uzaklaşma ile başlıyor... ” diyor bir başka yazar. İşte bu yazının sonunda söylenecek doğru ve nokta söz de bu olmalı kanımca.

İslamı kimin ne kadar, ne için ve hangi amaç doğrultusunda kullandığı bize bir emsal teşkil etmemelidir, edemez. Biz; müslümanların değer kayıplarını bilip, bu konuda bir şeyler yapmalıyız.

___________________________________________________________________
1- Tefekkür, Hekimoğlu İSMAİL, Timaş yayınları
2- Değerler kaybı ve müslüman, Mesut KAYA, Altınoluk-Kasım 2005

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Hayranlığın haddi hududu

Bu telaş pek de yeni değil ne yazık ki...İslamı parçalanabilir şekilde düşünmek ve düşündürtmek ona yapılacak en büyük haksızlık olacaktır. Bu muazzam muhtevanın bütünlüğünü anlamaya ve anlatmaya çalışmak lazımdır. Bu çok yönlü muhtevayı hangi kalıba dökeceksiniz. O zaman yapılan iş , çok kullanılan fil tarifine benzer. Nereden tutarsan .Yok kulağı mıydı, gözü müydü? diye...
Bir defa geri kalış psikolojisini maddi plandan ne yapıp edip çıkarmak, aşağılık kompleksinden kurtulmak, bu girdapta debelenmeden inancın insanı en üstün kılacağını bilmek ve ardından inandığın gibi yaşamak gerekliliğini yaşayarak doğrulamak. Gevşememek, üzülmemek...
Dışarıdaki modelin beğenilen tarafları olabilir. Ancak dar bir takım kalıplar ile İslamı dile dolamak yanlış olur. İnanç noktasında gelişme sağlayamamış milletlerin teknolojisi olsa olsa zulme hizmet içindir. O zaman nasıl bu benzetmeyi yapacağız. Esasen İslam yapılan her işin arka plânını sorgulamaktadır. Niyeti yani. Niyeti bozuk olanların süper güç olarak göz boyayabilmesi akıllara durgunluk veriyor.
Evet haklısınız Murat bey. Müslümanların değer kayıplarının tespiti ile işe başlamalıyız. Bu gereksiz hayranlık faslının da çoktan bitmesi gerekirdi. Allah yâr ve yardımcımız olsun.

din-ci aydın nedir?

öncelikle her anlama çabası değerlidir. bu yüzden sizi çabanızdan dolayı tebrik etmek isterim. fakat unutulmamalıdırki her kavramın bir soykütüğü vardır. bir tarihi bir bağlamı vs. gelişme, kalkınma, ilerleme, az gelişmiş, vs gibi kavramlar hepsi kocaman bir literatürün değer yüklü parçaları bunları rahatlıkla kullanabilmek bile başlı başına bir meseledir. islam aleminin ya da daha geniş bir tanımlama ile batı dışı dünyanın batılı modernlik karşısındaki serencamını her müslüman hayatının her anında tecrübe ettiği gibi bilimden ahlaka ve siyasete kadar her alanda da en azından bizim coğrafyamızın eli kalem tutanlarınca bir iki asırdır tartışılmaktadır. Hekimoğlu'nda tespit ettiğiniz batının bilimini medeniyetini islami bir temel üzerinde görmek ve bu anlamda kolay bir açıklama çabası "islamı asrın idrakine söyletme çabasındaki" her müslüman düşünürün çıkmaz sokağı değil midir. arada paradigmatik bir yarık olduğunu görmek için postmodernizmin koltuk değneğine ihtiyaç duymadan batılı modernliği eleştiren alternatif modernliklerin olduğunu iddia edebilen kaç kalem erbabı vardır ki? bu anlamda mümkün olduğunca yargılamalardan uzak durmaya çalışmalıyız. bir dert sahibi olan insanları tenkit ederken insaf sınırları içinde kalmalıyız. sonuç olarak yazınızın içinde bir kaç kez rastladığım "dinci" aydın tanımlaması şahsen her kim için kullanılırsa kullanılsın beni rahatsız etti. ne demektir dinci aydın? din-ci nedir? aydın kime denir? aydının dincisi olur mu? dinci olana aydın denir mi? dinci olmayanına da aydın mı denir? düşünen çağını zamanını anlamaya çalışan okur yazar mütedeyyin müslümanlar dinci midir? aydın mıdır?
tekrar bize bunları düşündürttüğünüz için teşekkürler...

budur...

dinci aydın vardır. türkiyedeki dinci aydın karakteri batıcı, modernist bir şiarla, muhafazakar kesimin isteklerine karşılık veren, kendinden söylenilmesini isteneni söyleyen bir çizgide durmayı seçer. ben dinci aydın deyip geçmemek için, yazının içinde kaskatı bir örnek bulunması için ismen hekimoğlu ismaili seçtim. ve söylediklerini koydum oraya, bunları söylemiş. konumuz hekimoğlu ismail değildi fakat. konumuz dinci aydınların islam ve batıcılık arasında kurduğu çürük bağlantıydı. o isim sadece bir örnekti.

"Hekimoğlu'nda tespit ettiğiniz batının bilimini medeniyetini islami bir temel üzerinde görmek ve bu anlamda kolay bir açıklama çabası "islamı asrın idrakine söyletme çabasındaki" her müslüman düşünürün çıkmaz sokağı değil midir." demişsiniz. hayır değildir.. yani bu çıkmaz sokağa düşmenin sebebinden bir ipucu da yine sizin yorumunuzda geçen bir ifadede işaretli; "batılı modernliği eleştiren alternatif modernliklerin olduğunu iddia edebilen kaç kalem erbabı vardır ki.." aletrnatif modernlik diyorsunuz fakat biz bu yazıda modernliğe bir reddiye sunuyoruz. bunun alternatifini filan da istemiyoruz. istediğim sadece yıkmak, alternatifini sunmak istemiyorum, çıkmaza da düşmüyorum bu yüzden. yıkılanın yerine ben birşey getirmeyeceğim. çünkü yaratıcı yakın zamanda bir kitap yollamıştır bize ve yıkılanın yerine inşa edilecek orada var, bunu bildikten sonra çıkmaza filan düşmeyiz, bunu bildikten sonra dinci değil, islamcı aydın oluruz.

okuduğunuz ve düşündüğünüz ve paylaştığınız için teşekkür ederim.

kan uyuşmazlığı

"arada paradigmatik bir yarık olduğunu görmek için postmodernizmin koltuk değneğine ihtiyaç duymadan batılı modernliği eleştiren alternatif modernliklerin olduğunu iddia edebilen kaç kalem erbabı vardır ki? " cümlemin tamamı bu. kocaman bir paradigmatik yarıktan bahsediyorum. kimileri epistemolojik kopuş diyor buna yani bilginin temelleri ile ilgili bir yarık. bir kan uyuşmazlığı. yani ne batılı modern bilim ve teknolojinin köklerinde ortaçağ islam bilim ve felsefesini yerleştirmemize ve böylece yapay bir gurura kapılmamıza ne de bu bilim ve teknolojiyi çağımızda rahatlıkla içselleştirmemize müsaade etmeyecek kadar büyük bir yarık. aslında söylemek istediklerinize yakın bir şey bu. fakat Mehmet Akif'ten Bediüzzaman’a kadar "İslamcı" düşünürlerde dahi görülen ama her halde en bariz biçimde Gökalp'in meşhur teslisindeki batının bilim ve tekniğini alıp ahlak ve kültürde yerli kalmak gibi bir açmaz bahsettiğim. ya da kimi İslamcı zevatın içtihat kapılarını değişen dünya ve zaman karşısnda açmak ama hepte modernliğe açmak çabaları. Gökalp'ten İsmet Özel'in Üç Meselesine kadar Topçu'nun itirazlarını parantez içine alırsak bütün çağdaş türk düşüncesini bu temel problem üzerinden okumak ve arada kalan düşünürlerin bu anlamda eklektik bir tavrın ötesine geçemediklerini tespit etmek mümkün. peki bunun için ne kadar suçlayabiliriz tüm bu zevatı. Postmodernizmin modernitenin meşruiyetini şüpheli hale getiren eleştirileri bütün totalleştirici meta anlatıları izafileştirerek hükümranlık tahtından inmeye zorlaması olmasa biz bu gün bu kadar rahat modernliği eleştirebilir miydik? yani düşünün 20. yy başı İslam dünyası batı karşısında her cephede mağlupken geri çekilirken en fala batıya "tek dişi kalmış canavar diyebilirsiniz" çünkü o diş canınızı yakacak kadar gerçektir. batının tekniği ve bilimi bu anlamda hayranlık uyandırmaktadır. ki en fazla yapılabilecek olan bu bilimi ya sahipleneceksiniz yani aslında bu bilgi bizim köklerimizden neşet etmektedir diyeceksiniz ya da "ilim çinde dahi olsa alınız. çünkü o müminin yitik malıdır" kabilinden hadislerin gölgesinde batılı bilgiyi aynı zamanda batılı ahlak ve siyaseti de üreten epistemolojik köklerinden ayrıştırmadan iktibas edeceksiniz. aslında batının bilimi iyi ama ahlakı meşum ve kötüdür. İsmail Kara'nın İslamcıların Siyasi Görüşleri isimli doktora tezi ve bu meselenin aslında tüm batı dışı dünyanın problemi olduğunu bize düşündürtecek Daryush Shayegan'ın Yaralı Bilinç kitabı tekrar okunmalı. 20 yy başında durum bu iken sonunda ise batı dışı modernlik, alternative modernlikler tartışılır oldu. Nilüfer Göle gibi akademisyenler sayesinde tanıştık bu kavramlarla. Ama modernliğe bu farklı yolları Postmodern literatürün malzemesi olmadan bulabilir miydik? Fakat bireysel tercihlerimizin yaşam biçimimizin dışında toplum,siyaset, ekonomi, sistem üzerinde düşünürken bir özcülük yanılsamasına düşmeden nereye varabiliriz? Abdurrahman Aslan değerli kitabı modern dünyada müslümanlarını 2007 yılı için tekrar yazmalı mı? halen Batıda üretilen bilginin dışına çıkabilmiş bu anlamda kendi kaynaklarından yola çıkarak bilgi üretilebilen kendi kişisel yaşantı ve tercihlerinin dışında toplum siyaset ve ekonomi ile ilgili sisteme dair sözleri olan var mı? yani bizim tek kurtarılmış kalemiz gibi kendi bireyselliğimize edebiyata, irfana yazılı olana sanal olana sığınmamız bu temel meseleleri böylesine dar bir cemaat çevresinde ele almamız ne kadar bağımzsız tüm bu tarihten birikimden. velhasıl mesele çetrefil.

islamcılık-batıcılık

"seçmeciliğin aşağılık duygusu, islamın kapsayıcılık vasfını anlayamamaktan doğar. kapsayıcılık anlaşılmayınca da düşünce adamının kendi aklına güveni ortaya çıkıyor. bu güven içinde öteki düşünce sistemlerinin akla uygun yönlerini islama yamamak ve böylece güya onu daha kabule şayan hale getirme çabası doğuyor."

"islami mücadele, peşin uzlaşmanın uzantısı olarak yürütülmemelidir. batının bilimsel kapasitesinin üstünlüğünü kabul ederek girişilecek savaş bizi nereye kadar götürebilir? hem sonra senin tekniğin üstün ve iyi, benimse inancım üstün ve iyi diyebilecek kadar saçmalamamız mümkün mü?" ismet özel/üç mesele

yazıya, h.ismailin karşısına bir de böyle bir alıntı yapmam gerekiyordu sanırım. iki yazar arasında ayrım dinci ve islamcı arasındaki ayrımı kafamda oturtmam açısından oldukça iyi bir örnektir benim için.

söylediklerinize katılmamak mümkün değil elbet. farkedebildiğim şey, türkiyede islamcıların entellektüel serüveni, reddiyeleri, gelişimleri her zaman batı karşıtlığı ile tohumlandığıdır. islamcı olduklarında batıya karşı duruyorlar ya da batıya karşı durduklarında biz(ben) onlara islamcı diyorum. hangisi? önemli mi? önemli.

"-ci"yi birisi bana anlatabilir mi?

Bir türlü alışamadım şu "-ci" ekinin bir fikrî şahsiyet ifade edişine efendiler,bir türlü kabullenemedim.Yanlış anlamayınız beni,kabahat külliyen bendenizde.Benim çocukluğumda sadece elmacılar,tatlıcılar,kuruyemişçiler vardı bu eki taşıyan kelimelerle muvassaf olan.O yüzden "islamcı" denince "Müslümanın canı mı çıkmış?",dinci denince "Dindarlar herhalde iyi atlara binip iyi yerlere gittiler." demek gelir içimden hep.Kabul ediyorum terminolojinizle uyumsuz biriyim,ama henüz hiç bir şey de bu kavramları kabul etmeye beni ikna etmiş değil.Cehaletimi maruz görün,"islamcı" deyince islam hayatının dışında olan,müsteşrik gibi bir şey anlıyorum hep.Müslümanlık teslim olmuşluk demektir zaten,teslim olmayanlara da mı müslüman deniyor ki "islamcı" gibi bir kavram üretilmiş?Yanlış anlaşılmasın kimseyi tekfir ettiğim yok efendim.Ama müminin her sıfatı müslüman mıdır ki islamı müslümanlardan tenzih etmek için "islamcı" kavramını kullanıyoruz?Ontoloji denen şey bu fakirin semtine pek uğramıyor,her şeyi kafasına göre yoruyor böyle,siz af buyurun.

Mevzuya gelecek olursak:

İslam kâinatta câri olan kanunları kavanin-i âdetullah olarak tanımladığına göre onları doğru anlayan ve uygulayan birinin İslam ile bağdaşır bir şey yaptığını söylemek elbette doğrudur.Fakat İslam'ın doğru oluşu hükmünü buradan çıkarmak çok gülünç bir hadisedir esasında.Üniversitede denklem çözen bir hocanın sayıları kullanmasına bakarak sayıların doğru olduğunu anlamak gibi bir şeydir.Murat Sözer Beyin dediği gibi argümandan ziyade şüphedir,hakkaniyet hissinden çok eziklik kompleksidir,şuursuz bir romantizmdir.Ama bu meseleyi günümüzün değil o günün paradigmalarıyla ele almak bence daha doğru olacaktır,sosyoloji ve tarih bilinci bunu gerekli kılar.Daha önce Cemaleddin Afganî meselesinde kısmen temas etmiştim o dönemin yazılarının altyapı ile değil refleks ile yazıldığına,okuyan arkadaşlarımız hatırlayacaktır.Ama Hekimoğlu İsmail hala aynı çizgide ise onu "dünün düşünürü ve dava adamı" olarak tanımlayıp kendisine acil şifalar dilemekten öte yapabileceğimiz bir şey yoktur zannediyorum.

Murat Bey "istediğim sadece yıkmak, alternatifini sunmak istemiyorum, çıkmaza da düşmüyorum bu yüzden. yıkılanın yerine ben birşey getirmeyeceğim. çünkü yaratıcı yakın zamanda bir kitap yollamıştır bize ve yıkılanın yerine inşa edilecek orada var, bunu bildikten sonra çıkmaza filan düşmeyiz" demişler.Ben Fazlurrahman Ensâri'nin "Eğer islam dünyası yeniden bir medeniyet fikri inşa edecekse mazisi cevap arayacağı sorularda ona ne kadar yardım edecektir? sorusunu cevaplamasını arz edeceğim.Yeni,diriltici,dönüştürücü bir Kur'anî anlayışın nasıl olması gerektiği sorusuna bence hiç bir zaman tatmin edici bir cevap verilememiştir,verilirse bahtiyar olacağım.
Doğrultulmayı arz ederim,muhabbetle...

Bir gün olur isen iki gözüm sen de aşka yâr
Ben bu hikayeyi o zaman söylerim sana

Şeyh Galip

ayna

sosyoloji bilinci... sosyoloji bilinci ne demek ilk önce bunu sormak isterim size. daha geçenlerde bu sayfalarda okuduğum, yavuz altınışık'ın yazısından şöyle bir yer alıntılamıştım yazısının altına yorum yaparken, nasipte bi daha alıntılamak varmış: "Yani sosyoloji toplumsal bir terbiye vazifesindeyken diğer yandan makineleşen insanın yalnızlığından doğabilecek anarşist bir tavrın törpülenmesi için de psikolojiye böyle bir vazife verilerek bireyin terbiye edilmesi amaçlanmıştır. Her iki bilim dalının da insanı gütme, yönlendirme ve belli bir algının etrafında toparlama heyecanıyla ortaya çıkarıldığını söylemiş olmak yabana atılamayacak bir gerçektir."

ilk önce bunu oturtmuş olalım. sosyoloji bilminin bir insan gütme bilimi olduğunu bildikten sonra bu güdülmeye kendini bırakmış "dinci veya islamcı aydınları" da daha kolay işaretleyebiliriz. bakın alıntıladığınız cümlemde ufak bir yeri atlamışsınız aslında orada da sizin sorunuza bir tutam cevap mahiyeti taşıyan bir ibare yatıyor: "istediğim sadece yıkmak, alternatifini sunmak istemiyorum, çıkmaza da düşmüyorum bu yüzden. yıkılanın yerine ben birşey getirmeyeceğim. çünkü yaratıcı yakın zamanda bir kitap yollamıştır bize ve yıkılanın yerine inşa edilecek orada var, bunu bildikten sonra çıkmaza filan düşmeyiz, bunu bildikten sonra dinci değil, islamcı aydın oluruz."

yani dinciler gevura bakıp, onun yapıp etmelerinde islama benzer yerler görüp, "ahanda biz de böyle davranalım" demeye açıktır. türkiyede dincilerin konumu ve duruşu bize dinci aydının ne'liği konusunda tutamak olacaktır aynı zamanda islamcıların konumu ve duruşu da bize islamcı aydının ne'liğini tebellür ettirecektir. bunun için ne olduğunu sormaya gerek yok. bir bakın kimler kendine dinci diyebiliyor. sadece diyebilenlere bakın, sonra ayıklarsınız çürüğünü filan. sadece islamcılığı (dinciliği değil) kendi üzerine alınmak bile, dünyalık bir çok mevki veya maddi imkandan vazgeçmiş olmak demektir türkiyede. aslında sorduğunuz soruya burada cevap vermeye çalışmak ahmakça olur. bu konu uzun.

"Yeni,diriltici,dönüştürücü bir Kur'anî anlayışın nasıl olması gerektiği sorusuna bence hiç bir zaman tatmin edici bir cevap verilememiştir,verilirse bahtiyar olacağım." .... ama bu ülkede mehmet akif, necip fazıl isminde insanlar olmuş ve allaha şükür ki; sezai karakoç ve ismet özel isminde insanlar hala varlar. onları anlamamız lazım. sonra ortaya bişeyler koyabiliriz.

teşekkür ederim seyyid bey katkılarınızdan dolayı.

Algıda Seçicilik

Toplum mühendisliği yapmaya çalışan bir bilim olarak tanımlamışsınız sosyolojiyi efendim.Esasında haksız da sayılmazsınız,sosyoloji deyince Aguste Comte ve Marx'tan ötesi anlaşılmaz bu ülkede.Oysa ben sosyoloji denince evvela İbn Haldun'u(sosyolojinin kurucusunu hatırlamam ne kadar tuhaf),sonra Seyyid Kutub'u Ali Şeriatî'yi filan hatırlarım mesela.Algıda seçicilik dedikleri olsa bu olsa gerektir efendim.Sosyolojiyi tekâmül kalıplarına sığdırmadığım için özür dilerim.

Öte yandan M.Akif,Necip Fazıl,Sezai Karakoç gibi insanların Kur'ani anlayışı net bir şekilde ortaya koymadıklarını düşünüyorum.Nitekim Akif ve N.Fazıl beraber ele alınsa birbirine zıt bir çok görüş bulunabilir.Kaldı ki onların yeterliliklerini neye dayanarak söylediğinizi çok merak ediyorum Murat Bey.Daha bir kaç gün evvel "işleri var dinimiz gibi sağlam,dinleri var işimiz gibi çürük" kolaycılığını eleştirmiştim.Akif de bu tezin savunucularından değil miydi acaba?

"Dinci" ve "İslamcı" kelimelerini kendi yüklediğiniz anlamlarla kullanıyorsunuz.Keşke kendi yüklediğiniz anlamları anlatırken semantik ve etimolojik açıdan da bendenize izah etseydiniz de cehaletimden kurtulsaydım.Belki de bu kelimeleri sevmediğim için bu kadar katı davranıyorum,lakin bu meselenin vuzuha kavuşmamışlığını gidermez.Konuyu dağıttığını düşünüyorsanız ayrıca bunları anlatan bir yazı yayınlamanız fakiri memnun edecektir.
İlginiz için teşekkür ederim,muhabbetle...

Bir gün olur isen iki gözüm sen de aşka yâr
Ben bu hikayeyi o zaman söylerim sana

Şeyh Galip

lütfen bu yorumu eleştirin

yazmadan edemiyor insan. fakat yazmasam da olurdu... sahiden tanzimat sonrası osmanlı-türk modernleşmesinin her halde en temayüz eden vasfı bir seçicilik olsa gerek. devleti kurtarmak eksenli dolayısıyla ittihat ve terakki yani birlik ve ilerlemeyi merkezine alan bir malzeme batının mutfağından en işe yarar olanı olarak görülüp aparıldı. comte pozitivizmi kadar kesinlikle ondan daha güçlü bir biçimde durkheimin dini toplumsal bir çimento olarak gören solidarist sosyolojisi gökalp üzerinden cumhuriyetin yek nesak homojen bir ulus yaratma idealine zemin oldu. ama batı bu mu demektir? modernliği üreten batı aynı zamanda onun en büyük eleştirisini de kendi içinde sakladı. muhafazakar düşünürlerden tutunda gelenekçi maneviyatçı ekollere kadar. öte yandan devlet karşısında bireyi hiçe sayan totaliter bütünleştirici sosyolojiler modernizmin insanı tektipleştiren baskıcı tabiatı vs.yi özgürleştirici bir muhtevayla belki de en iyi sosyal teori içinde frakfurt okulu düşünürleri ve yeni marksist düşünürlerce eleştirildi. dolayısıyla seçmeciliğimiz hala devam etmekte. bu da bize ait bir güzellik. sanki batıdan çok "bizim" batımızı, "bizdeki" batıyı düşünmek daha sağlıklı olacak gibi. yani aslında oryantalizm yani batının "doğusu" ne kadar sıkıntılı bir bakışsa doğunun "batısı" da bir o kadar seçmeci bir bakış açısı. bu anlamda sözerin yazısı etrafındaki yorumlar en az yazının kendisi kadar benzer bir bakşı yansıtıyor. batı, hangi batı CHP tarafından temsil edilen sekter bir 19 y pozitivizmi ve fransız aydınlanmacılığı. fakat bütün tanımlamalar gibi batı da doğu da kendi içinde birbirini taşıyor. bu gün batıda yaşayan yoğun bir müslüman nüfus ve artık üçüncü belki de dödüncü kuşak la onlar yaşadıkları ülkeye aitler. el bennanın torunu olup fakat artık "islamın batılı değerlerle uyumlu olabileceğini" ifade eden islami kaynakların yanısıra batılı aydınlanma karşıtı özgürlükçü düşünürlerden de beslenen tarık ramazanın (http://www.yenisafak.com.tr/diziler/diaspora/diaspora06.html) entellektüel şahsında tecessüm eden bir Avrupalı islam olgusu ile karşıkarşıyayız. evrensel bir mesajı içinde barındıran dini mübinin bu anlamda batı doğu gibi sonuna kadar sorgulanması gereken ayrımların içinde sıkıştırılmaması gerekir. lütfen bu konuda Dr. İbrahim Kalın'ın İSAM yayınlarından yayımlanan İslam ve Batı kitabına bir bakalım. ve bize sunulan aslında çoğu zaman huntington'dan fukuyamaya ve yeni muhafazakarların başkan bushun ebleh dilinde ifadesini bulan batı-doğu; hristiyan;islam dünyası ayrımlarının bu anlamda "batı-doğu" karşıtlığı üzerinden nasıl tekrar tekrar yinelendiğine oryantalist islam dünyası algılamaalarının 19 yy daki şehvet ve şiddet dini algılamasının şimdilerde terörizmle birlikte anılan islamofobia üzerinden nasıl tekrar üretildiğine dikkat edelim. ve bizim seçmeci "batı" okumalarımız üzerine kurulu batı karşıtlığımızın da nasıl bu cari söylemin elini tahkim ettiğine dikkat kesilelim.
bunlar benim samimi gözlemlerim. bu yorum üzerinden konuyla ilgili tüm cemaat üyelerini bu mesele üzerinde konuşmaya düşüncelerimi eleştirmeye ve ya zenginleştirmeye davet ediyorum....hayırla kalın...

Aydın Falan Diye Bir Şey Yok

Hiçbir çaresi kalmamış bir adamın duasındaki aydınlık hariç..
nirvana demindeki bir budistin saflığındaki aydınlık hariç.. ya da bir ergenin ilk namazındaki samimiyetin aydınlığı hariç. Listeye müflislerin, şehitlerin, meczupların, bebeklerin, kötü yola düşürülmüşlerin, masumların, ermişlerin, ilmiyle amil alimlerin bilgeliklerindeki aydınlığı da katarız da yine eksik kalır. Başlıkla içerik arasında böyle bir tezat da var aslında. Ancak sağcı, solcu, cumhuriyetçi, demokrat, hele de dinci aydın diye şablonlandırılmış zevatın samimiyetinden ve ehil oluşundan kuşku duymak lazım. Adamlar yüzyıllardır pazara yüzde kaç hasarlı olduğunu bildirmedikleri iplikleri sunuyorlar; toplum da gelenek olduğu üzere açık artırmadan izlemek durumunda kalıyor bunları. Biz saf ve bilgisiz insanlar bunlara bir yığın köşe başı, iktidar, şirket falan kurdurmaya vesile olduk. Herkesin görüşü kendine elbet, ancak kendi payıma kendi günahlarım ve sevaplarım arasındaki alacalıkta bir hayra bir şerre acizane kendimi koşmak bunlara kulak vermekten daha insancıl geliyor.

Bir İki Ufak Not:

Yazı için yorum yaparken getirdiğim olumsuzlamalar, Sayın Sözer'in metnin içerisinde alıntı yaparken kullandığı isimlerle ilgili değildi, daha çok geneli yansıtıyordu. Bir de yorumda geçen "yüzyıllardır" sözcüğü de biraz abartılı, onun yerine Tanzimat'tan bu yana demek daha doğru olurdu."Amil" sözcüğünü de sanırım cümle içinde doğru kullanmamışım. Bu sözcük etken, etmen anlamlarını taşıyor.