renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Dolma Bebekli Kocaman Bir Abla

Kendine kendine seksek oynamaktan sıkılmıştı. Elindeki yassı taşı; içleri üçgenlerle dolu karolardan birine doğru fırlattı. Dörtlere geçmişti, taş; dört yazan karenin içine gelmeliydi ama gelmemişti, yanmıştı. Oynamaktan vazgeçti. İlgilenecek başka şeyler aradı. Dar ve uzun balkonun en dibindeki saksılar çarptı gözüne, çiçeklere baktı, yanlarına kadar koştu, onlarla konuştu. “Sizce ne zaman?”. Yere oturdu, bacaklarını demir parmaklıkların arasından sarkıtarak bir öne bir arkaya, hafif hafif sallamaya başladı. Bekliyordu, daha ne kadar bekleyeceğini bilmeden bekliyordu.

Üç katlı apartmanın avlusunda ara ara meydana gelen hareketlilik; belirsizliğin neden olduğu tedirginliğini gideriyordu. Avludaki çeşmenin suyuyla ıslanmaktan yosun bağlamış tahta kapı hafif bir gıcırtıyla açılıyor, bina sakinlerinden birileri içeri giriyordu. İçeri giren kişiler daha önceden gördüğü, hatırladığı yüzlerdi ama hiçbirinin ismini bilmiyordu. Onlar onu tanıyor ve nasıl olduğunu soruyorlardı. Bu soru ile birlikte çekingenleşiyor, beklemekten yorgun düşmüş başını daha da eğiyor, boğazına gelip dayanan düğümü yutkunmaya, burnunu sızlatan ağlama nişanesine yenilmemeye çalışıyordu. Ağlamamalıydı, kesinlikle ağlamamalıydı. Ağlamaması için sorulan soru karşısında fazla düşünmemesi gerekiyordu, zaten çok düşünse de vereceği cevap aynı idi. Beklemesi sadece sorulan soru ile cevap arasında yaşayacağı yalnızlık hissini büyütecek, tek kalmışlığın girdabında engellemeye çalıştığı gözyaşları yine bir yol bulup akacaktı. Böyle olmaması için fersiz bir “İyi”, kelimesi çıktı ağzından, “İyiyim”, bile diyememişti; kendini iyi olma halinin öznesi olarak görememiş, gizli ve hızlı cevabı ile yalnızlığına geri dönmek istemişti. İlk sorulan bu hal hatır sorusundan sonra genellikle başka bir soru daha sorulmuyordu, belki de kendisinin fark ettirdiğini fark edemediği ruh halini büyükler anlıyor, bu nedenle onu daha fazla üzmemek için sözü kendileri alıyorlardı. Küçük kızın “İyi” cevabının aksine benzeyen ama manada farklı “İyi iyi o zaman, biraz daha bekle, haberin gelmesi yakındır”, cümleleri ile onu teselli etmeye çalışıyorlardı. Bu yol herkes için en iyisiydi sanki, küçük kız ağlamaktan, büyükler; karşısında ağlayan bir küçüğe karşı takınmaları gereken anlayışlı, sevecen, sabırlı davranışlardan azat oluyorlardı. Büyüklerden kimisi, arada bir şey daha söylüyorlardı ki; o sözler üzerine içinde bulunduğu an içinde daha fazla düşünecek durumda değildi.

Oh şükürler olsun ki, beşinci kere sorulan aynı soru yine ağlamadan atlatılmıştı. Artık bu haber gelmeliydi, çünkü daha fazla dayanacak gücü kalmamıştı, gözyaşları onu daha fazla idare edemezlerdi. Daha düne kadar ister istemez en büyük silahı olarak kullandığı gözyaşlarıyla bu kadar mücadele edeceği, onların bir anda böyle saf değiştireceği aklına hiç gelir miydi? Kendince, çok zor bir durumdaydı. Bu vehimli halden kurtulmak gayesiyle bir ninni mırıldanmaya başladı.
“Uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninnii” Gerisini hatırlayamadı. Hem niye ninni söylüyordu ki? Ninni söylemeyi bilmezdi ki! Yine canı sıkılmıştı, ellerini oflayarak yanaklarına koydu. Bu arada, her çaldığında onu yerinden korkuyla sıçratan canavar kılıklı kırmızı telefon feryat figan çalmaya başladı. İrkilerek bacaklarını balkonun parmaklarından çekmiş, açık balkon kapısından içeri bakar şekilde bağdaş kurup telefonda konuşulacakları duymaya hazır bir hal almıştı; telefon gürültülü bir şekilde çalmaya devam ediyordu.

O yıllarda herkesin evinde telefon yoktu. Telefonu olan bir komşunuz var ise arada telefonu kullanır; sevdiklerinizi, memleketi arardınız veya size telefon gelirdi memleketten. Telefon yeni bir aygıttı, herkes ona dokunamazdı. Bulunduğu evlerde, telefonu açma işinden sorumlu birileri olurdu. Bu birileri genellikle anneler veya evin büyük ablaları idiler. Üzeri dantelle örtülü telefona bir seremoni eşliğinde ulaşılır ve ilgili kişi bazen sadece kendisi konuşur, bazen de alt veya üst katlara hitaben bir davet yapılırdı. “Ayşe ablaaaa, koooşşş telefooonnn sanaaa”. Bu Ayşe ablalar, Hatice yengeler ayaklarında terlik, giysilerini düzelte düzelte, nefes nefese kalmış bir şekilde, sorumludan ahizeyi alıp, biraz sıkılarak “Alo” derlerdi, sonra “Hı hı”larla devam ederdi sohbet, sohbet de denemez aslında; o yıllarda telefonlarda kısa konuşulurdu, meram anlatılır veya dinlenir, selamlar ve telefon sahibine teşekkürler edilerek dönülürdü.

Bugün telefon ait olduğu ev halkına haber vermek için çalmıştı. Konuşulanları duyuyordu, “Aaaa, nasılsın, gözün aydın, sağlığı nasıl, kız mı, Allah analı babalı büyütsün. Desene Pınar da abla oldu artık.”

Haber gelmişti, kız olmuştu.

Konuşmaları dinlemeye devam etti ama artık pek duymuyor gibiydi. Artık bir kız kardeşi vardı, artık o bir ablaydı. Abla olmak ne demekti? Kendisi daha küçücüktü, nasıl abla olacaktı? Bugüne kadar hep ona açılan kucaklar, ona edilen tebessümler, onun sahip olduğu öpücükler şimdi kardeşinin mi olacaktı? Peki ona ne olacaktı, o ne yapacaktı? Küçük bedeni bu sorularla boğuşamıyordu artık.

“Burada burada”, “Dur çağırayım”. “Pınaarrr, kooşş, bak telefonda kim vaarr?” Telefona koşması isteniyordu; Ayşe ablalar, Hatice yengeler gibi. Ama onlar gibi koşarak gelemedi telefona, ayaklarını sürüye sürüye kırmızı canavarın olduğu odaya gelmiş, kütüphaneli koltuğa çıkmış, ona ağır gelen ahizeyi yavaşça kulağına dayamıştı. Kulağına değen ahizenin soğukluğu Temmuz ayında onu üşütmüş, ürpermesine neden olmuştu.

“Alo”…

Sonrasında, ahizenin soğukluğunu eriten sıcacık bir ses. Sıcacık anne sesi… Ve artık göz pınarlarında duramayan yaşlar; “Anne, anne…” Sadece anne diyebiliyordu. Kafasında soruları, telefonda annesinin sesi, gözlerinde yaşlar.

Annesinin sesini duyabilmek ne güzeldi, ne özlemişti onu! Neden hala gelmiyordu? Telefonda annesi yorgun ve bahtiyar bir sesle konuşuyordu; sakinleştirici, derin, sarıp sarmalayan şefkati ile ona ağlamamasını, artık kocaman bir abla olduğunu, kardeşini çok seveceğini, yakında geleceklerini, hep birlikte güzel günler geçireceklerini anlatıyordu. Telefonu hiç kapatmak istemiyordu, annesinin konuşması bitsin istemiyordu. O zamanlara tezat hiç kapatılmak istenmeyen telefonda annesi ona son bir haber daha verdi: Yeni kardeşle gelen bir hediye: Kocaman ablaya yakışır, kocaman bir dolma bebek! Dolma bebek, küçük kardeşten önce gelecekti, akşamleyin babası getirecekti, kız kardeş ve anne ise birkaç gün sonra aralarına katılacaklardı. Telefonu kapatmadan annesine bir soru sormak istiyordu. Ben ne suç işledim ki diye düşünüyordu; annemi beklerken hiç yaramazlık etmedim, aldığım ekmeğin ucunu hiç koparmadan eve getirdim, kollarımı iki yana salıp çevremde dönüp dönüp sonra kıkırdama ile herhangi bir koltuğa kendimi atmadım. Ama bunlara rağmen, balkonda otururken rastladığı, ona nasıl olduğunu soran büyüklerden bazıları; “Senin pabucun artık dama atılacak” demiş ve sanki biraz alaycı bir şekilde gülmüşlerdi. Sormak istiyordu, pabucunun dama atılıp atılmayacağını sormak istiyordu. “Anne benim pabucum dama mı atılacak, sonra ben pabuçsuz nasıl sokağa oynayamaya çıkacağım, niye benim pabucumu dama atıyorsunuz?” Annesi güzel sesiyle bunu söyleyenlerin ona şaka yaptıklarını, bunu onun gülmesi için yaptıklarını söylemişti. E artık abla oluyordu, kocaman ablalara zaman zaman böyle şakalar yapılırdı. Bu büyüklerde ne saçma şeyler düşünüyorlardı, insan hiç pabucunun dama atılmasına güler miydi? Böyle bir şeye kocaman bir abla olunsa da ancak kızılırdı, hem de çok kızılırdı! Bu cevaptan sonra sevgi sözcükleri eşliğinde telefon kapatıldı. Şimdi akşamı, babayı ve dolma bebeği beklemek vardı sırada. Ama gönlü rahattı, pabuçları hiçbir yere atılmayacaktı.

Mavi zıbınlı dolma bebek akşamleyin kollarındaydı, kocaman bir dolma bebekti gerçekten, kendisinden bile kocaman gelmişti. O zamanlar her şey kocamandı zaten, babası kocamandı, oturduğu apartman kocamandı, kendi oturduğu apartmandan daha büyük bir apartmanın olmadığını düşünürdü, kendi kendine “Bizim apartman kocamaann”, derdi. Kendi küçüklüğünden kaynaklanıyordu gördüklerinin kocamanlığı büyük ihtimal.

Kendisi küçüktü de, artık kendinden daha da küçük biri vardı hayatında. Yanında kocaman kalacağı küçücük biri.

Dolma bebeğini kollarının arasına aldı, küçük kişi gelene kadar ona bakacak, ona ablalık yapacak, çeşitli oyunlar öğretecek, bildiği kadar söyleyeceği ninnilerle ona sarılarak uyuyacak, kocaman ablalığın ilk demlerini onunla yaşayacaktı.