Başörtüsü açılmaz!
Başörtüye özgürlük!
Başörtüye uzanan eller kırılsın!
Markaları bile yoktu o dönemde başörtülerin. Kumaşcılara gidilip kestirilirdi hatırlarım. Eskilerden Şule Hanım'ın (şulebaşı ya da sıkmabaş örtü tabirleri kendisi ile anılmaya başlamıştı), İnci Hanım'ın Urfalı Melahat Hoca'nın başında görülürdü. Şimdi bir furyaydı. Prim mi yapıyordu ne? Bir de uğraşılıyordu ya sanırım ondandı bu rağbet. Her geçen gün kervana yeni yeni hanımlar katılırdı yeni yeni başörtüleriyle. Üniversiteli genç delikanlılarımız genç kızlarımıza sevdalarındaki samimiyeti ibraz etmek için başörtüsü hediye gönderirlerdi. Gönderirlerdi ama. Görüşmek olmazdı asla. Yıllarca uzaktan bakışılırdı. Birbirlerini gördüklerinde yol değiştirirlerdi. Bir mahcubiyet hakimdi. Sonraları firmalar türeyiverdi. İnanılmaz bir pazardı doğrusu. Belli, Aker, Nehir o dönemde hatırlayabildiğim markalardı. Sonraları Pierre Cardin ve Vakko da el atıverdi pazara. Tekbir desen başka bir alemdi. Yeni bir stil peşinde olmak lazımdı. Arayışlara giriverdi modacılarımız. Üç parçadan müteşekkil Afgan takımları denendi. Üst kısım oldukça geniş vatkalardan oluşurdu. Sanki bu zorlama giysi hanımlarımızdaki zerafeti alıp götürüvermişti. Afganistan gündemdeydi o zamanlar tabi. Feraceler türetildi. Şunlar denendi bunlar denendi olmadı. Tesettür olmalıydı ama geleneksel form yakışmıyordu. Modernize edilmiş tesettür anlayışına bi acaip ihtiyacımız vardı. Kendimizi aynı zamanda başkalarına da kabul ettirmeliydik.
O zamanlar Merhum Akif' in dizeleri bile değiştirilmiş bir slogana dönüştürülmüştü:
"Bacımın namusu da batmakta rezilin gözüne
Acırım tükrüğe billahi tükürsem yüzüne"
Dizelerinde yer alan namus kavramı örtü ile yer değiştirmiş rezilin yerine de konjonktürel bir kaygıyla hazır literatürden zalim kavramı tercih edilmişti. Bu söze dair pankartlar hazırlanmıştı. Kimin yazdığından habersiz yeşil parkeli adamlarımızın ellerine tutuşturulmuştu. Bir ibadet şuuru ile taşımaları öğütlenmişti. Adamımız yere düşse bile sancaklaşan pankartlarımız asla yere düşmemeliydi. İstanbul Üniversitesi'nin önündeki salkım söğüt bile başı öne eğik duruyordu.
Başörtüsünü nasıl açabilirlerdi?
Bu akıl sır erdirilebilecek bir şey değildi. Bir müslüman başını pekala örtebilirdi. Bu da zaten apaçık ortadaydı. Neden di bu zulüm? Sloganlar atmalıydık. Toplanmalıydık. Zaman geçiyordu. Bir an evvel çözülmeliydi bu sorun. Ne olacaktı bu kızlarımızın hali? Organik kimya, Para ve Banka, Fars Dili onlarsız nasıl okunabilirdi ki? Zaman geçti. Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı... Başörtüsünü kendi elleri ile açıverdi kızlarımız. Abileri ablaları slogan atarken asla bu sonu akıllarından geçirmemişlerdi. Başörtüsü -öyle- açılmaz! Başörtüsü -böyle- açılır! Diye slogan atan genç kızlar peydahlanmıştı işte. Önceleri okulların girişlerinde açılan başlar daha sonraları evvlerin çıkışlarında sokağı döner dönmez açılmaya başlanmıştı. Ah be Tahir abim benim ah be Aslan abim! Ah Süreyya ablam, Sibel ablam!... Siz o sloganları atarken bunları bilseydiniz. Sloganlarınızın yönü nereye olurdu acaba?
Yılgınlık yok direniş var!
Susma! Sustukça sıra sana gelecek!

Bu sloganları Cerrahpaşa-Beyazıt hattında duymuştum ilk kez. Daha önce de duymuşluğum vardı bu sloganları. Ağızlar farklıydı bu kez. Direnilmişti. Umutlanılmıştı. Başörtüsüyle neredeyse okullara doluverecektik. Güvercinler uçuruluyor, balonlar göğe salınıveriyordu. Başı açıklarla başı kapalılar kolkolaydılar. Davulcular eşlik etmişlerdi. Stadlardan boşalan güruha benziyorlardı. Daha bir bizbizeyken farklıydı sanki herşey. Halay çekiyorlar ve zulmün kaldırılmasını zalimden talep ediyorlardı. Ahmet Kaya geliyordu insanın aklına ister istemez : "Bu ne yaman çelişki anne..."
Refah gelecek zulüm bitecek!
Ne IMF ne AET milli şuur milli hamle!
Ne sağdayız ne solda Hak yoldayız Hak yolda!
Bu sloganlar salon müslümanlarının sloganlarıydı bir dönem. Diğer slogan mucitlerince "tatlısu müslümanları" olarak bile nitelendirilenler kullanırlardı. Kocamustafapaşa'da Can Düğün Salonu, Fatih Halıcılar Caddesinin girişindeki Renk Düğün Salonu, Karagümrük'te Hakan ve Stad Sinemaları kiralanırdı benim bildiğim. Düğün salonlarındaki çalgı aletlerinin üzerleri masa örtüleriyle falan örtülürdü. Haramdı o zamanlar bunlar. Hele telli çalgılar... Allah muhafaza... Sinemalardaki afişlerde kahverengi paket kağıtları ile ya da gazete kağıtlarıyla kapatılmaya çalışılırdı. Tam örtülmezdi. Bundan sebeb çocukların dikkatleri başka taraflara çekilirdi. Sakallı amcalar iri vücutlarıyla gelirlerdi salonlara. Çocukları yanlarında olurdu, hanımları arkalarında. Tezgahlardan birkaç anahtarlık, tespih ve koku almak önemliydi. Birazdan ter kokuları bu esanslara karışacak ve sloganlar savrulacaktı salonun tavanlarına. Hatibimiz gerçekleri biraz da ajitasyonla büyük bir ustalıkla haykıracaktı yüzüne yüzüne cemaatin. Genelevler, emperyalizm, tabii kaynakların batıya oradan da İsrail'e transferleri, Ayasofya, başörtüsü, Semraanımın vaziyetleri, Turgut Özal, gençlerimizin hal-i pür melalleri çeteledeki malzemelerdendi. Salonda kızılca kıyamet kopacaktı ama salonun on metre dışında kimsenin ruhu bile duymayacaktı.
Refah gelecekti ve doğal olarak zulüm ortadan kalkacaktı. Geldi de netekim. Bitti mi zulüm hazretleri? Ne mümkün. Zulüm efendide patlatıverdi bir slogan: "Refah'a selam yola devam!" Partimizin sonraki versiyonlarında bu slogan itina ile kullanılmamıştı tutarlı olmak adına kimbilir.
Ve harflerdeyniş demek ki hikmet. AET ye karşıydık ama AB siz olmazdı. IMF derdik o zamanlar dilimiz yumuşayıverdi AYEMEF deyiverdik biz de. Milli şuur ve milli hamle kayıptı hükümsüzdü. Görenler insaniyet namına hatırlatsalar bile ödül alamazlardı.
Ne sağdaydık ne de solda. Bize bir de kafiye lazımdı. Bulundu hemen Hak yoldaydık Hak yolda...
Safiyane sarı saçlı bir çocuk kafasını kaldırdı ve sordu o anda:
Amca! Ya Hak yolda değilsek?
Kimse duymadı. Çocuk da sustu.
Ayasofya açılsın!
Zincirler kırılsın Ayasofya açılsın!
Tamda bu zamanlarda kırmızıya boyanmıştı Ayasofya. Ayasofya'yı açsalardı, kırsalardı zincirlerini... o zaman ne diye bağıracaktık? Alkış mı tutacaktık? Meselemiz çözülecekti belki de. Mutlu mutlu yaşamaya devam edecektik.
Kahrolsun Amerika! Kahrolsun İsrail!
Bak bu slogan hiç değişmedi neredeyse. Kah-rolsun Ame-rii-ka! Kah-rolsun İsra-ill! Bayraklar yakıldı. Elli yıldızlı ve altıgen... Bu tabloda yanan bir bayrak daha vardı zaman zaman. İngiltere bayrağı. Sloganını atmak zor olsa gerek pek itibar görmedi İngiltere'nin kahrolması. Kah-rolsun İn-gil-te-re! Bu İngilizler uyanık adamlarmış vesselam Beyazıt meydanını hesaba katarak koymuşlar sanki ülkelerinin isimlerini. Söylenmediği için raftaydı. Ara sıra Fransa'da alırdı nasibini sloganlardan. Rusya'yı bile zaman zaman duyduğum bu slogana nedense Almanya pek uygun düşmezdi.
Hükümet istifa!
Ne hükümetler geldi gitti. Ne değişti? Koskocaman bir hiç. Aynı kulvarda olmasa bile bazı hassasiyetlerin paylaşıldığı düşüncesi bu sloganın zaman zaman başka konjonktürde kullanılmak üzere iç ceplerimize kaldırılmasına yol açıyordu.
Ordu Bosna'ya!
Taksim mitingi vardı. Şimdiki adıyla Dayanışma Vakfı olan Bosna Dayanışma Grubu önderliğinde düzenlenmişti. Kalabalık mı kalabalıktı her yer. Konuşmalar ve sunular acının dramın varabileceği son noktayı seriyordu gözler önüne. Hakan Albayrak Bosna savaşının dönüm noktası olarak gördüğünü söylemişti bu mitingi. Bir ses kulakları tırmalamıştı. "Ordu Bosna'ya!" "Ordu Bosna'ya!" Selami Yurdan, Renda Tosuner, Ahmet Demirer ve daha kimler oradaydılar bilen yoktu kalabalıkta

Yaşasın Filistin mücadelemiz!
Bir görüntü gelivermişti ekranlarımıza o zamanlar. Bir Filistinli delikanlının kolları İsrailli askerler tarafından bir taş yardımıyla vurula vurula kırılmaya çalışılıyordu. Ne kadar da zalimce gelmişti hepimizin gözlerine. Burası Türkiye İsrail değil! Diye slogan atıyordu tribünlerde fanatiklerimiz. Dayak yiyorlardı polisimizden. Bu slogan ürpertiyordu herkesi. Tükürükler saçılıyordu bağırılırken. Polis bile bir an duraklıyordu. Ama ne yapsınlardı emir kuluydular işte. Yeşil kelime-i tevhid bandajlarımız hazırdı ama ceplerimizde. Takıverir başımıza düşerdik Beyazıt meydanının yollarına nasıl olsa. Mücadeleydi bunun da adı. Ve mücadele yaşamalıydı.
Filistin neresiydi peki? Neyi meşhurdu? Portakal bahçeleri var mıydı? Yahudi ne demekti? Selahattin Eyybi kimdi? Abdulhamid' yapılan teklife Abdulhamid'in verdiği cevap neydi? 1948 ne anlama geliyordu. Golan tepeleri ne yana düşerdi. Gazze gerçektende sadece bir şerit miydi? Bir Filistin evinde kaç kişi yaşardı? Ne önemi vardı ki bunların. Bilmesi gerekenler bilirlerdi nasıl olsa. Biz sloganımıza bakalımdı. Hadi hep beraber:
"Katil Şaa-ron, Fii-listin-deen dee-fol!"
Ömer Karaoğlu gökyüzü depremleri albümünü çıkarmıştı.
"Kudüs göklerinde kara bulutlar
Anne feryatları gökleri sarsar
Filistinde küçük beyaz yumruklar
Bulutlar içinde ışık saçarlar
Hadi Ammar hadi Ammar
Durma at!
Ebabiller sana kanat çırparlar."
Kudüs gökleri karaydı gerçekten. Anne feryatları evet gökleri sarsıyordu. Filistinin küçük yumrukları göğe savrulmuş karanlığı yırtıyorlardı. Ammar atıyordu taşlarını. Ebabiller kanat çırpmasaydı atamazdı da. Bize düşen bunları dinleyip salonlarda sallanan kızlarımızı seyre dalmaktı sadece. Bir de kutsallık izafe edivermiştik onlara; 'bacılarımız'... Onlar bacılarıydı bazılarının ama nedense en çok saçlarının rengini merak ediyorlardı işte.
Evlerimizi duvarlarını siyah ve kırmızı renkten oluşan her harfinin uzantısında bir yumruğa rastladığımız kelime-i tevhid posterleri süslerdi. Kimimizin adına poşu, kimimizin puşi kimimizin de filistin atkısı dediği siyah-beyaz renkli bezler boyunlarımıza sarılırdı. Uçlarını kalbimize doğru indirmek racondandı. Ne de benzemiştik Ammar'a... Bir tek taş atmıyorduk. Onu da salonlarda sanal taşlar atarak yapıyorduk işte. Sanallığı da sahne önüne yerleştirilen florasan ışıkların titreterek yakalıyorduk.
Yaşasın Irak direnişimiz!
Kahrolsun küresel intifada!
Felluce'ye selam direnişe devam!
Geçenlerde Kudüs Gününde duydum bu sloganları. Biraz solculaşmışlardı sanki. sloganları. Komonist abicim bunnar diyenler sloganlarıyla sola kaymışlardı. Ee ne de olsa "başka dünya mümkün" diyenlerle aynı forumlarda buluşabiliyorduk. En çok küresel lafına takıldım. Ne kadar da yuvarlak bi laf öyle; küresel... Küreselleşme karşıtlarınca üretilmiş küresel bir slogan. Gelin bizde şurda küreselleşelim. Hem Felluce' ye selam göndeririz burdan. Direnişede devam edilir öte yandan.
Bayramlar geliyor bir de gözlerimin önüne. Bayramlaşırken bile slogan atardık biz.
"Bayramsa bayramınız mübarek olsun!"
Beyazıt meydanında çocuğu ile beraber bir protesto eylemine katılan kardeşimiz anlatmıştı. Kendisi eylemin başdöndürücülüğüne kaptırmışken bir anda çocuğunun pardesüsüne yapışıp bağırdığını farketmiş :
"Don-dur-ma iss-tee-rim! Don-durr-ma iss-te-rim!"

Yorumlar
sömürü...
Cum, 19/11/2004 - 17:42 — Ahmet Hasaninsanların has duygularını kullanıp insanları sömürenlerdedir vebal..
Qazaq iyi yazar ancak, bu sefer hatalı bir yerden konuşmuş
Cts, 20/11/2004 - 04:54 — Selim SevkiogluSloganların konu edildiği bu blogda, duruşa uymayan, içi iyi doldurulamamış sloganlarımız ve sloganikleşme vakıası eleştirilirken bence sloganik, tepkisel ve biraz da aşağılayıcı intiba bırakan bir dil kullanılarak tenakuza düşülmüştür. Tanıdığım Qazaq'ın meramını doğru anlatamadığını ya da yanıltıcı bir dil kullandığını düşünüyorum.
İşte tam da/sadece bu sebeple bence bu blogdan üzüm yemek mümkün olmayabilir.. Birilerinin damarına basıldığı için de polemik sebebi olur. Bence son derece ciddi ve bizim dememiz gereken bir meseleyi, başkasının (ötekileştirdiklerimizin) sorunuymuş gibi algılanabilecek bir paradigmayla ele almak hatalı olmuş.
Sloganlaşarak ideoloji haline getirilmedikçe ve içi doldurulduğu müddetçe, hatta hiç bir zaman ısınamamama rağmen yine de slogana karşı değilim.
Isınamadım ama, atıyorum işte;
" Slogan ilkelin ideolojisidir " ( Cemil Meriç )
Slogan atmayı sevmedim !
hiç bu kadar..
Ve Sen Amerika, Kahrol
Çağdaş'ım dediğin için
Yanındayım İlkel'in
eyvallah...
Cts, 20/11/2004 - 16:10 — Jerfi QAZAQSayın Selim Şevkioğlu sevdiğim bir insandır. Bu sitenin güzel olmasında rolü yadsınamayacak kadar önemlidir. Benim yazdıklarıma eleştiri getirmesinden memnun olduğumu belirtmek isterim. Bendeniz seksen sonrası kuşaktaki gözlemlerimin bir kısmını dile getirdim. Aslında daha yazacak çok şey olduğunu da iyi biliyorum. Bu kadar yazdığımın bile okunabilirlik anlamında sıkıntı oluşturacağını biliyorum. Ben bahsettiğim tüm bu ortamların içerisinden biri olarak yazdım bunları. Dışarıdan maval okuyan tiplerden asla olmadım. Başka tatlı gözüken şeylere de ne sırtımı yaslayarak konuştum ne de onlara öykündüm. Ben başıma poşu bağlamış ve üniversite koridorlarında onunla gezmekten onur duymuş bir insandım. Evimin duvarına kırmızı siyah ve yeşil beyaz kelime-i tevhid posterini asmış bir insanım. Bunun yanında Sezai Karakoç'un "ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz" derken ne demek istediğini de iyi bilen bir insanım. Beyazıt meydanında oldum çoğu zaman. Sultanahmet'te. Düğün salonlarında aktif görev aldım ortaokul yıllarımda. Bosna için farklı şeyler yaptım. Slogan attım bayrak salladım. İçeriden birisi olarak konuşuyorum kısacası. Benim bahsetmeye çalıştığım şey arkası boş içi boş ve önü boş sözlerin bize bırakılmış olmasıdır. Sözlerin kendisine bir itirazım söz konusu değildir. Tabii ki ne sağ yakışır bize ne de sol. Elbette Amerika kahrolmalı, İsrail Filistin'den defolmalıdır. Başörtüsü her ne pahası olursa olsun açılmamalı ve Ayasofya namaz kılınabilen bir yer olarak kalmalıdır çocuklarımıza. Bunlardan utanmıyorum. Bunları bende söyledim. Benim utandığım şey dezenformasyondur, "enformatik cehalet"tir. Benim utandığım şey tarihi bilgiden yoksunluktur. Benim utandığım şey bize sunulan güzergahı sorgusuzca takip etmektir. Benim utandığım şey fotoğrafların arka yüzlerinde karalanan notları göz ardı edişimizdir. Benim utandığım şey "... direnişe devam" diye bağırıldığında direnişin başkalarına terk edilmesidir. Direniş denilen şeyin bu dünyanın normallerine karşı duruş olduğunu görmemektir benim utandığım şey. Yoksa bugün zulmü onaylayan kim var Allah aşkına söyler misiniz bana? Sözün gücüne inanan bir insanım. Ve hitabın gücüne. Ama ne söylediğinizi dört başı mamur bilmeniz kaydıyla. Sözü bu şekilde sarf ederseniz bu söz asla sizi terk etmeyecektir. Bundan eminim. Bu açıklamaları bana yapma fırsatı tanıdığı için Selim Şevkioğlu'na müteşekkirim. Yusuf Armağan'ın bir sözü geliyor hep aklıma: "yine öyle oldu, ne güzel de oldu, yazıyı biraz da okuyan yazdı"
Müminin hali hep böyle güzel olsun.
Cts, 20/11/2004 - 19:46 — Selim SevkiogluSon zamanların popüler bir tabiri var! Nedir o?
İşte budur.
Bunları bildiğim için Qazaq'ın kastı hakkında bir şüphe içinde değildim zaten. Yine de teyid edilmek, anlayış görmek sizin kadar güzel oldu. Hem anlayışınız hem de hilm ile mukabele edip örneklik teşkil ettiğiniz için ben de size teşekkür etmek istiyorum. Çakır gözlerinizden öperim.
"Onlar birbirlerine karşı şefkatli.."
Balık Hafızası...
Salı, 13/02/2007 - 16:24 — Elif MeriçAslında fazla söyleyebileceğim bir şey yok, yorumu yazıyorum, yazınız yeniden anasayfaya çıksın ve bizler balık hafızalarımızın tozunu bir alıverelim diye... hatırlattıklarınıza teşekkürler.