İnce, uzun boylu, sivri sakallı, hançer gibi eğri bir surat ve mukabilinde adıyla sanıyla maruf şahsiyet: Don Kişot. Eserin adı söylendiğinde yazarından ziyade hayattar olma vasfını haiz kurmaca anlatılardan birisi de muhakkak ki Cervantes’in Don Kişot’udur. Bizde Namık Kemal’in “Sergüzeşt-i Ali Bey”i varsa Cervantes’in de “Sergüzeşt-i Don Kişot”u var. Ben bunu bilirim ve bunu söylerim.
Nerden çıktı bu Don Kişot? Nerden de aklımızı işgal etti? Sonradan duydum. 2005 yılı “Cervantes Yılı” olarak ilân edilmiş. Bu UNESCO nam kuruluş, oldum olası benim garibime gider, kimsenin hatırı kalmasın diye akıllarına kim gelirse onun yılını ilân eder oldular. Olmasın demiyoruz. Olsun elbet. Dünya, tanısın ve de öğrensin fikir hayatına kimlerin dümencilik yaptığını.
Cervantes, bir İspanyol Hidalgo ailesine mensup bir bebek olarak dünya denilen hana gönderilir. Gezgin bir cerrahın kitap delisi oğlu. Hidalgo, alt seviyeli asilzâde anlamına geliyor. 1571 yılına kadar olan seneleri bir Türk filmi hızıyla geçelim. Bize asıl lâzım zaman tam da bu demlerdir ki İnebahtı Deniz Savaşı’na rastlar. Bu savaşın iki önemli tarafı var. Tabii bahsine giriştiğimiz mevzu açısından. Birincisi bu savaşın sonucunda Batı, şunun farkına vardı ki “Osmanlı da yenilebiliyormuş.” Gerçi bu, onlar için geç, bizim için erken farkına varılan bir hakikattir. Aceleniz neydi ki? Yirminci yüzyıla doğru farkına varsaydınız ya şu işin! Bu sayede övüncümüz bir kat daha artmış olurdu. Belki Osmanlının yıkılışı 50 bilemedin 100 sene daha geç olurdu da biz de atalarımızın tarihe direndiği salabet ve metanetle övünür olurduk. İkincisi de Cervantes’in yani Don Kişot yazarının bu savaşa bizzat katılmış olmasıdır. Evet, Cervantes, bu savaşa katılmış ve sol kolundan yara almıştır. Hatta o kolunu kullanamaz duruma müncer olmuştur. Lepanto(İnebahtı) çolağı olmakla sonraları övünür olmuştur ki övünülecek kadar da vardır. Çünkü iftihar vesilesi şey, ona Osmanlı’dan yadigâr kalmıştır. Neticeyi omuzuna çuvallamış ki o çuvalın dahilinde yazarı ilgilendiren çolak kollu bir kişiyi, hayatının sonuna kadar taşımıştır. Buraya kadar tamam. Anlattıklarımıza itibar edilirse bu bilgiler, kronoloji kaidesine bittabi münasip ve de mutabıktır. Hani bunun neresinde ironi? Siz demeseniz bile bunu ben diyorum arkadaş. Alay bunun neresinde. Daha da bedihî bir ifadeye terfi edilmiş hâliyle gırgır edilecek durum bunun neresinde? Hem biz işin gırgırını değil daha estetik tavrıyla ironiden dem vuracak değil miydik? Elhak doğrudur. O zaman buyurun Don Kişot’taki ironiye.
Bazı çevrelerce romanın babası olarak ifade edilen Don Kişot’un yazılışı hengamında revaçta olan meta şövalyeliktir. Bu, ister meslek olarak telakki edilsin ister bir unvan, neticede temyiz noktası olarak dikkatimizi çekiyor şövalyelik. Sıradan bir tahkiye metnidir Don Kişot. Ondan önceki romans anlatılarında, belki bunun âlâsı vardır. Ancak bu eseri günümüze kadar okunur kılan ve de yazarı adına “Cervantes Yılı” ilân eden/ettiren asıl sebep, kanaatimce bu ironi meselesidir. Ticarî düşünelim. Bir malın değeri nasıl anlaşılır? Cevap çok basit. Talep edilir ve talep miktarınca ya da sayısınca üretim yapılır. Doğru mu? Kaba bir ifadeyle çok doğru. Tersi olsa, yani talep çok; ama alıcı yok. Ortada garip bir hâl oluşur. Don Kişot, buna benzer bir durumla arz-ı hâl etmektedir. Bir klasik olarak hâlâ okunmakta ve de beğenilmektedir. Nedir bunun sebebi? İroni. İşin açıkçası, bu eseri okuyan kişi güldüğü şeyin insanlığın tümü olduğunun farkında değildir. O kendi kanaatince aptal, deli, avanak, doğruluk ve adalet budalası bir serseriye gülmektedir. Ama benim kanaatim Cervantes, eserinin her noktasına gizlediği şu cümlenin adesesinden okuyanı tarassut ederek “Ne gülüyorsun, bu anlattığım senin hikâyen” diyerek son gülen iyi güler deminde kıvamını bulmakla meşguldür.
Başka ne olabilir? Bu romanın, feodal beyliklerin artık yavaş yavaş yerini işçilik kurumuna(köy-kent) terk eylediği dönemlerde yazıldığı düşünülürse, bu raddede son bir kıyamın vaki olduğu söylenebilir. “Gardaş bir el verin de şunu kaldıralım!” terennümünün tın tınlarıdır. Niye? Niyesi, şövalyelik kurumu artık son demlerini yaşıyor da o yüzden. Tam da sırası gelmişken ironinin merkezinde kendini nokta-i mihrakiye yapan Cervantes’i nasıl gördüğümüzü söyleyelim mi? Ortada unutulmaya meyletmiş bir meslek var ki onun şövalyelik olduğunu sağır sultan bile duydu. Can çekişen bir kahramanlık kurumunun tozlu toprak zemine uzanmış hâline yukarda ifade ettiğimiz “bir el atın da şunu kaldıralım” imdadına ilk el uzatan Cervantes olmuştur. Ya da tabir-i diğerle, Cervantes, onu(şövalyeliği) diriltmek için kendi kendini vazifeye muvazzaf kılmış bir nefer-i kahramandır. Bu noktada alkışı hak etmiştir ve tarihler 21.yüzyılı gösterirken onu yalancı çıkarmamıştır. Eserleri baskı üstüne baskı yaparak paslanmış zırhı içindeki o ahlak savunucusu Don Kişot’u, hâlen karşımızda görünür kılmaktadır. Cervantes, bize kalırsa acımasız bir kişidir. Roman kahramanı Don Kişot’u kurban eylemiştir. Tabii burada Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmesi gibi bir hadise aranmamalı. İleri görüşlülüğün azamî derecede bir kertesi var ki Cervantes’te, kurban ediş hadisesini izale edip kendisini tereyağından kıl çeker gibi affa tahvil etmiştir. Nedir o? “Dönüp dolaşıp varacağınız yer, işte bu romanda okuduklarınız olacaktır” der Cervantes. Bu da nerden çıktı, demeyin. Romanı okuduğunuz zaman, anlatılanlardan hareketle Rönesans’la beraber Avrupa’da ahlâkî çöküşün vizyonu, yavaş yavaş kendini hazırlamaktadır. Başka? Diğer bir ironi de Don Kişot’un yanındaki yardımcısı/seyisi Sancho Panza’nın durumudur. Biri davası uğruna her şeyi göze alan diğeri ise her durumda kendi menfaatini düşünen bir karakter portresi çizer. Bu da gösteriyor ki öyle bir zaman gelecek, amacı insanlığa hizmet olan kişilerin yanında, tamamen dünyevî menfaat peşinde koşan kişiler de olacaktır. Bakın, şimdi günümüz insanlığına. Çizilen resim aynen uyuyor mu uymuyor mu?
Son tahlilde şunun idrâki içinde olmayı salık veriyorum kendime. Don Kişot, esasında hiçbir şeyi değiştirmeye gücü yetmeyen bir zavallıdır. Rahmetli Cemil Meriç “Öyle ki Cervantes, Don Kişot’u ile şövalye romanlarını rezil ederken tür zaten can çekişmektedir” cümlesiyle roman kahramanı Don Kişot’un her bakımdan ellerinin bağlı olduğunu kulağımıza üflemektedir. İstese de yapamaz zaten. Yel değirmenlerine sataşan bir heriften ne beklersiniz. Temsil noktasında tahmin gücünüzü, hadi biraz ileri gidelim, hayal gücünüzü zorlayın. Ne olduklarını tahmin edin. Ne olabilir bu yel değirmenleri? Gıcık olduğunuz, sevmediğiniz, kızdığınız ama bir türlü üstesinden gelemediğiniz bir olgu, kurum hatta devlet idaresi bile olabilir. Tercih size kalmış. Don Kişot, biraz da “Nasıl yaşıyorsanız öyle idare edilirsiniz” hakikatinin yansımasıdır. Peki, adresi doğru olduğu halde yanlış yerde olanlara ne demeli? Onlar istisna. Onların bir suçu yok. Onlar sadece bir “Don Kişot.”
Tavsiyemiz: Onlar “Donkişotluk” yapmaya devam etsinler. Ahlak savunucusu olmaktan ziyade ahlakın mazharı olmaya berdevam olsunlar. Dünyada alkışlanmasalar da taraf-ı diğerde alkışlanacaklardır. Ne mutlu Donkişot’um diyebilene. Kimse itiraz etmesin. Bu da benim nokta-ı nazariyem. Bir de bu açıdan bakın Don Kişot’a.
Yorumlar
Don Kişot'a Methiye
Per, 11/10/2007 - 18:48 — Gürkan KAYAİnsanlar Güldüler
Alay Ettiler
Yeldeğirmenine
Saldırırken
Don Kişot'a
Deli Dediler
Hadleri Olmayarak
Hor Gördüler Yaptıklarına
Bir Sanço Panço'su
Yanındaydı Onun
İnanıyordu
Onun Savaşına
Mücadelesine
Davasına
Biliyordu
Don Kişot
Sançosunun
Yanında Olduğuna
Davasına İnandığına
Yeterdi De Artardı
Sançosunun Ona İnanması
Peki
Sorarım Sizlere
Bunun Neresi Delilik
İnsanın İnandığı
Bir Amacı İçin
Mücadele Etmesi
Bu Uğurda Savaşması Mı?
Asıl Deli Hangimiz
Yeldeğirmenleri İle Savaşan
Don Kişot Mu?
Yoksa
İnsanlığı Yok Eden
Doğayı Katleden
Toprak İçin Kanlar Döken
Para İçin İnsanlığını Satan
Biz İnsanlar Mı?
Ben De Sanço Gibi
Yanındayım Don Kişot'un
Varsın Deli Desinler
Varsın Yeldeğirmenlerine
Saldırıyor Desinler
Ama
Asla
Katil
Demesinler
Gürkan Kaya