renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Dört Mevsim Böyledir Huyum

İyi huylu olanlara imrenirim. İyi hâlleri olanlara… Yine de dört mevsim değişmez huyum. Ondandır; ayazda ter kana belenir, ateşte donarım. Dört mevsimlik değişmez hikâyemdir bu:

Ekim ayı yarı ömrünü tamamlamıştı. Oldukça güzel geçmesini dilediğim bir gün. Sabahın ilk saatleri... Yağmur birden bire bastırıyor. Uzun süredir damlasına şahit olmadığım yağmur, en önemli işlerimden birini görmeye gideceğim gün, tam da o gün, alabildiğine yağıyor. Dışarı adım atmaya imkân yok. Birden ben de öfke yağmuruna tutuluyorum. “Bu günü mü buldu bu yağmur? Böyle önemli bir iş için dışarı çıkacağım bir zamanı… Nefret ediyorum şu yağmurdan, damlasına tahammülüm yok!” Öfkem sele dönüşmüş köpürüyordum. Seslendiremediğim hislerimin nicesi içimi kazımaya başlamıştı. Musluğu olsa gökte, uzanıp keseceğim yağmuru. Uzanacağım da o anda çakan şimşek her yanı tutuşturmuş gibi parıl parıl parlattı. Arkasından gelen gürültü yeri yerinden kazıyormuş gibi sarsmaya başladı. Binamız zangır zangır sallanıyordu. Hele bir patlama sesi oldu ki, gök en şiddetli bir şekilde şamarını indirmişti. Hedefte ben vardım sandım. O korkuyla büzüştüm. Ne sel, ne yağmur; kızgın saca düşmüş bir damla gibi cızırdamaya başladım. “Allah’ım!” dedim. “Sen izin vermezsen, hiçbir yere yönelemeyiz, varamayız. Yağmuru hakkımızda hayırlı kıl. İşim de hayırlı ise varmayı, sonucunu almayı nasip eyle.”

Aklımın başıma gelmesiyle düşündüm. Uzun süredir yağmur yağmamıştı. Her taraf toz, duman, pislik içindeydi. Sayısını bilmediğimiz kadar varlık faydalanmak için yağmuru bekliyordu. Hatta faydalandırmak için… Hele köylüler “toprak tava gelsin de mahsullerimizi bir an önce ekelim” diye yağmur duasına çıkıyorlardı. Bense iki adım öteye gitmenin zorluğunu düşünerek öfke seline kapılıyordum. Aslında bir seferinde değil hemen hemen her seferinde böyleydim.

“Aman Allah’ım, affet Allah’ım!”

Yağmur dindiğinde, ciğerlerin bayram edeceği güzellikte bir koku sardı her yanı. Hava mis gibi olmuştu. Bir coşku gelmişti içime. Sanki dirilik yağmıştı yeryüzüne. O gün işime daha neşeli gittim. Görüşmelerim ummadığım bir verimlilikte geçti. Yağmurun bereketi her yanı sardı. En nihayet köylülerin sevinç haberleri basına bile yansımıştı. Yağmur başladığı zaman takındığım tavra isyan ettim ve tövbe kapısını araladım, utanarak ama umutla daldım içeri...

Sonbahar ayları bol yağışlı geçti. Her yer yağmura kanmıştı.
Kış aylarına yazdan kalma günlerle başladık. Çok hoş günlerdi. Yağış yoktu, neredeyse gömlekle gezilebilecek kadar sıcak vardı. Piknik yerleri henüz boşalmamıştı. Şehirliler son derece memnundular ama köylü yakınıyordu. O sıcakta filizlenmiş ve toprağın üstünde çıplak kalmış mahsulü soğuk yakar, kavurabilirdi. Hem kış yağışlı geçmezse, dağlar taşlar karla dolup taşmazsa, akarsular azalır hatta kuruyabilirdi. Bu, köylü hayatının felç olması demekti. Tabiî şimdilik farkında değildik ama şehirli hayatına yansıması daha beter olurdu. Rabbim acıdı, merhamet etti. Bulutlara izin çıktı. Seferleri başladı. Geçtikleri yerler beyaza bürünüyordu. Haberler şehrimizin de günlerce kar altında kalabileceğini bildiriyordu. En nihayet öyle de oldu. Kar lapa lapa dökülürken beni yeniden bir öfke bulutu sardı. Şimşekler çakmaya, yıldırımlar fırlatmaya başlamıştım. İşimin karla, soğukla hiç arası yoktu. Kazancım oldukça azalacaktı. Öyle bir soğuk vardı ki, sıkı giyinmem kâr etmiyordu. İşyerimde donuyordum âdeta. Üstelik siftah bile edemiyordum. Ve öfke duyuyordum kara, soğuğa… Ağzımdan çıkanları kulaklarım duymuyordu. Öyle geçti birkaç gün. Bir sabah iş yerime vardığımda çok erkenci olan komşumun dükkânını açmadığını gördüm. Kepenkleri kıpırdanmamıştı bile. Kış giyecekleri satan ve işleri de oldukça iyi olan komşumun dükkânına gelmemesi iyiye alamet değildi ya, bekledim bir süre. Bekledim ama sabretmek mümkün mü? Cep telefonumun düğmelerini yokladım. Az sonra komşumun telefonu açıldı. Açıldı ve ağlama sesleri yankıladı kulaklarımda. İçime dökülen o seslerin verdiği acıyı tarif edemem. Bir gayretle ben de sesimi çıkarmaya başladım. Telefondaki şahsa kendimi tanıttım. Komşumu sordum. “Sizlere ömür” cevabı beni o titremeli hâlden aldı ve sanki bulunduğum yer ekmek pişen fırın odasıymış gibi tenim yanmaya, kızarmaya başladı. Özellikle yüreğimin cayır cayır yandığını hissediyordum. Vücudumu öyle bir ter basmıştı ki, ağustos sıcağında hatırlamıyorum öyle terlediğimi. Derhal iş yerimi terk ettim ve komşumun evine koştum.

O kış mevsiminin sonunda tabiat alabildiğine gayrete gelmişti. Su kaynakları fokur fokur kaynıyordu. Dereler dolup taşmıştı. Çeşmeler gürül gürül akıyordu. Her yan yeşile boyanmış gibiydi. Kırlar çimenlerini, çiçeklerini salmıştı. Tarlalar, bağlar, bahçeler coşmuştu. Bahar da yağışlı giderse verimde ulaşılmaz bir rekor kırılabilirdi. Sevinçli haberleri takip ediyorduk basından.
Nisan ayı sıcak bir günle başlamıştı. İlk haftası öyle geçti. Hafta sonu da havanın önceki günler kadar güzel olacağı belliydi. Nisanın o ikinci Pazar günü güneş masmavi gökyüzünün bir yanına asılmış kocaman bir kandil gibi parlıyordu. Uzun süredir kırlara varmamıştık. Karar verdik ve şöyle ailece koyulduk yola. Şehrin birkaç kilometre dışına çıktık. Bir müddet arazi yolunda ilerledikten sonra gür bir ormanlık alana doğru sokulmuş açıklıkta durduk. Her taraf yemyeşildi. Kır çiçekleri sayılmayacak kadar çoktu. Çoğunun ismini bilmiyordum ama neredeyse her renkten her cinsten çiçek vardı çevremizde. Mis gibi kokan tabiatın kucağına serildim. Yorgunluğumu, sıkıntılarımı, içimde birikmiş olan olumsuzlukların tümünü yerlere serpmek istiyordum. Bir anda öyle olduğunu da hissettim. Huzur ve mutluluk sarmıştı her yanımı. İyi ki gelmiştik. İşte insan böyle anları da yaşamalıydı. Böyle anların tadıyla hayat bulmalıydı. Bulmalıydı ama o an çok sürmedi. Birden fırtına derecesinde rüzgâr esmeye başladı. Ortalık toz dumana karıştı. Az sonra dışarıda duramaz olduk. Arabaya çekilmek zorunda kaldık. Benim içimi öfke bulutları sararken çevremizi de kurşun renkli bulutlar sarmaya başlamıştı. “Zamanı mıydı, hiç olmazsa akşama kadar sabredemezler miydi şu bulutlar?” O öfkeyle bastım marşa. Henüz şehre ulaşmaya fırsatım olmadı. İlerlediğim dere yolunda arabamı bir kenara çekmek zorunda kaldım. Yağmur, silecekleri hiçe sayıyor, oluk gibi su boşaltıyordu ön camın üzerine. Yarım saat sürmedi arabada beklemem. Çakan şimşekler, çevremize düşen yıldırımlar yine aklımı başıma getirmiş, isyanıma isyan etmeye başlamıştım. O yarım saatte ettiğim dualar, okuduğum kısa sureler… Yağmur kesilince arabadan indim. İşte o anda toprağın kokusunun çiçeklerin kokusu kadar güzel olduğunu hissettim. Hava tertemiz olmuş, tabiat sanki daha canlanmış, rengi daha güzelleşmişti. Bulunduğum dereden az aşağıdaki baraja gürül gürül sular akıyordu. Bencillik ettiğime bir daha utandım. Hem de ne utandım. Seyrine doyum olmaz o güzelim tabiatın üstünde bulunma hakkımın olmadığını düşündüm bir an. Düşündüm; o isyankâr hâlimle altında yerim var mı sanki?

“Aman Allah’ım, affet Allah’ım!”

Yaz mevsimini çok severim. İşlerim yoğunluk kazanıyor. Kazancım dört mevsim yetecek kadar bol oluyor. Ama şu sıcakları olmasa… Dayanamıyorum sıcağa, hele sıcakta çalışmaya. Ter basıyor, yapış yapış oluyor her yanım. Nefes almakta zorlanıyorum. Pencereleri açıyorum; cereyandan tutuluyor tenim, ağrılar doluşuyor adalelerime. Biraz fazla açık tutsam pencereleri kemiklerim sızlamaya başlıyor. Kliması olan komşular “sakın taktırma” diye uyarıyorlar. “Tutulmak bir yana, çarpılır felç olursun” diyorlar. Klima da çare değilmiş. Ne yapacağım peki ben bu sıcaklarda. Daha kaç ay var sıcakların geçmesine. Hem geçsin istemiyorum ki, işlerimin en yoğun olduğu mevsim, bu mevsim. Şu devlet de neden bu işe el atmaz sanki, şöyle büyük bir şemsiye açsa şehrin üstüne, dert olmaktan çıkar sıcaklık ama nerde öyle devlet?..
Yine öfkeleniyorum, üstelik alnımdan buz gibi ter damlarlının süzüldüğünü hissediyorum.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Yağmurca

Yağdıkça yandık biz, sesi yankı buldu ruhumuzun derinliklerinde…

Hazanın ince perdesi iniverdi gözlerimizin önünden, baharın anlamı beliriverdi yeknesak bakışların ardında…

Yağmurca konuşulan bir ülkenin kaybolan çocuklarıydık. Oyunlarımız da ellerimizden alınmıştı, ayrı düşmüştük birbirimizden…

Gurbeti bilirdik biz, kaybolan hatıralar nereye yüz sürer, bilirdik. Yağan bir şeyler olurdu içimize ve taşan gözlerimizden…

Kıpırdanışların gölgeleri keserdi gölgelerimizi, suskundu bir yanımız hep, diğer yanımızsa haykırışlarda…

Her mevsim karşılığını bulurdu bizde, her geçen gün yeni izlerimiz olurdu, konuştuğumuz dil değişmese de…

Yağmurca...

Çünkü her vakit süzülürdü damlalar, kah görünürlerdi, kah kendilerini gizlerdi…

Gökten emir gelince, su bozardı sükûnetini, inerdi bereketiyle…

Sıcak ve soğuk… Ellerimiz… Işığı bekliyor, susuyoruz…


“Su iner yokuşlardan hep basamak basamak
Benimse alın yazım yokuşlarda susamak”

Selam ve muhabbetlerimle…

... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...

uzun yazılar

hiç bir zaman uzun yazılar okumayı öğrenemedik.......
ama hep uzun yazılar yazdık..
belki bu bizim içimizdekileri dökme açlığımızdan, yada kendimizi ifadede bi yer bulmuş olmanın açgözlülüğü... bilemiyorum...
oysa akılda kalanlar hep kısa yazılardır..... dörtlükler, mısralar, vecizeler, hadisler.......
öyleyse yazılan yazıların içinde mutlaka çok düşünülmüş , üzerinde titizlikle durulmuş bir cümle mutlaka olamalı......
belki ileride birisi o sözü cımbızla çeker alır da yazı amacına ulaşmış olur...
tabi o uzunluktaki yazıyı okumaya niyet edip başlamışsa...............
a.g