renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Dünü, Bugünü ve Hapsolmak...

Parmaklık

Geçmiş ve gelecek arasında anlam ve biçim değiştiren bir kelime olarak karşıma geleceğini hiç düşünmemiştim, hapishanenin. Dün, bir cezanın kesinlik kazanıncaya kadar geçen zamanda suçlunun bekletildiği yer, oda, ev. Bugün ise suçlunun cezasını çektiği soğuk karanlık bir yer, hapishane. Ne kadar kalacağını bilmeden kalmak ve ne zaman çıkacağını hesaplayarak geçirmek zamanını, arasındaki değişim ne zaman oldu ya da kimler bu kuytuya düştü, kimler düşmedi ki, içine girdikçe çok daha fazla daldım, çok daha fazla özümsedim. Biliyorum benim yaptığım onları anlamak veya anlatmak olmayacak, olsun sadece ziyaret niyetine bir yazı yazalım…

Yunan mitolojisinde, Roma’da, İbranilerde durum birbirine benzer şekilde karşımıza çıkıyor. Hapis, bekletme yeri, cezası daha kesinleşmemiş suçlunun. Eğer suluysa biri onu beslemenin bir manası yok, yok eğer suçsuzsa niçin ceza çeksin ki ve niçin beslenilsin. Topluma kazandırma yöntemi denecekse eğer, bunun yolu daha farklı, ama olsun hapsetmek (bugünkü anlamıyla değil dünküyle, bekletmek) lazım.

İlk örnek, Kur’an da Yusuf peygamberin zindana atıldığı açıkça söylenir. Keza bu suçu kesinleşinceye kadar bir bekletmedir. Aynı yerde idam mahkumu da vardır suçsuzlarda. Suçsuz hemen çıkarılır, idam edilen edilir, Yusuf istisna o zindan’da unutulur ta ki rüyasına kadar.

Günümüz anlamında ilk hapsetme kilise kanununda görüldü, teorik olarak. Kimler geçmedi ki kilisenin hapsinden… Kimler aforoz edilmedi ki ya da cadı…

Roger Bacon, iyi bir hristiyandı, hocaydı. Fakat kilisenin sunduğundan çok daha fazlasını öğrendi, öğretmek istedi. Evrenin, yıldızların peşine düştü, büyüteci icat etti. Yıldızları daha yakından görebilmek için. Kilise büyücü dedi cezası yakılmaktı, kurtuldu ama tam onbeş yıl hapis yattı.

Gelileo Galilei, kilisenin düşündüğünden farklı düşünmekle yetinmedi, bir de gökyüzü haritası çizdi. Güneşi merkez gösterip dünyayı onun çevresinde çevirdi. Kilise sapkınlıkla suçladı, hapse attı süresi belirsizdi…

Kilise farklı düşüncelere tamamıyla kapalıydı, tek gerçek vardı. Düşünmek yasaktı. Düşünürsen engizisyon mahkemeleri hazırdı, yargılanma süresi çok kısaydı. Ya aforoz ilan edilirdin ya da diri diri yakılırdın. Düşünmedikten sonra yaşamışım ne önemi var diyen çıktı mı peki? Olmasa şaşardım elbette…

Körler üzerine denemeler isimli bir kitapçık yayınlayan Diderot’ta hapse girdi, Fransız devriminin öncesinde. Daha sonra Bastille konuşulmalı elbette, hapishanelerin efendisi. Fransız ihtilalinin kahramanı, karanlık kasvetli, rutubetli ve küf kokulu zindanlarda fikirlerini geliştirdi. Köylü ve soyludan farklı görmemeyi öğütledi ve hapisten büyük bir baskınla çıktı, Fransız ihtilali. Binlerce köylü kapısını açmıştı…

Sağlam yiğit adımlarla
Trampetler davullarla
Yürüyor Bastille üstüne
Parisliler dalga dalga

V For Vendetta isimli 2005 yapımı bir film vardı, ayaklanmanın sembolü olmuştur bende.

Ölümü şakıyor gece kuşlar
Seslerini duyan yalnız çatılar
Dinle doğa dinle yakarışları
Durda diri diri gömülenler var

Eşini giyotine vermiş bir giyotin mahkumu gencin sözleriydi bunlar…

Birde kraliçe Marie Antoinette var ki, hapsedilenlerin en soylusu, ağzından çıkan dizelere bir bakın.

Suçlu olan ben değilim yazgım
Yoksa niçin kraliçe olaydım.

Kocası XVI. Louis den dokuz ay sonra kafasını giotine verirken hiç direnmedi Marie ve otuz sekiz yaşındaydı.

Fransız devrimini en güzel anlatan romanlardan Stendal’ın Kırmızı ve siyah’ı burada işin içine sokmak gerek.bir gencin hapishanedeki çırpınışı, aşk ve hapishane çıkmazında teslimiyete bir türlü yaklaşamayan Julien ilk gözyaşlarını hapishanede döker. Savaşın çok dışında bir sevgiyi ilk defa keşfeder…

Sefiller, Victor Hugo, Jean Valjean… bir samun ekmeğin çalınması ile başlayan bir hikaye. Kürek mahkumlığu, ceza ile suçun arasındaki uçurumu bize izah eder. On dokuz yılın sonunda geriye kalan, kendini cezalandıranlara kin, nefret.

Silvio Pellico, Spilberg Hapishanesinden çıktıktan sonra en önemli eserini yayımladı, hapishanelerim.
Belki sağlığını yitirdi hapishanede fakat olsun gene aynı hapishanede ölümsüz bir efsaneye dönüştü.

Söz uçar yazı kalır…
Zindan iki hece,

bitmedi…

Rusya…

Tanıdığım bir çok rus yazar hapishane yolunu tutmuş veya yargı sürecinden geçmiştir. Sert ve diktatör bir rejim.

Puşkin, hapishane yolunu tutanlardan ve “tutsak” isimli şiirinin bir kısmında;

Zindandayım, nemli bir karanlıkta

Diyor.
Ne kadar ürkütücü bir hapishane olduğunu tahmin etmek zor değil. Fakat işte Puşkin diğer edebiyatçılara yolu açmıştır. Bolşevik devrimine giden yolda yitirilen Puşkin den geriye sadece yazdıkları kaldı. (söz uçar yazı kalır ama dimi?)

Babalar ve oğullar. Turgenyev’in en meşhur kitabı sanırım. Gogol ve ölü canlar. Çernişevski ve ne yapmalı. Hapishane tadını tattıran kitaplardan ve yazarlardan…

Beklide her birşeyi bir kenara bırakıp sadece onun için bir yazı hazırlamalıydım, kelimeler dayanır mıydı acep? Dostoyevski, hapis ve sara. İdama mahkum edilmişti çok sefer ama her biri bir sonraki çar tarafından hapse çevrildi. Kürek mahkumuyeti hepimizin dilindedir elbette. Bununla birlikte ağzından köpüklerin çıkması bu hapis köşelerinde, sara. Sadece İncil okumasına izin verildiği günleri yaşadı. Yaşayan ölüler evi isimli kitabı zindan hatıralarını anlatıyordu ki şimdilerde adı sadece ölüler evinden hatıralar.

Mayakovski, aşk çocuğu. İlk tutuklanıp hapse atıldığında on beşindeydi. İlk yazılarını hapiste yazdı ama dışarı çıkaramadı, gardiyanlar çıkarken aldılar yazdıklarını. Şimdilerde düşünüyorum da o yazılar ya basılmış olsaydı ve şimdi elimde olsaydı.

Hangi çar geldiyse başa düşüncesine aykırı gördüklerini zindanlara attı. Zamyatin, Kuzmin, Babençikov, Soljenitsin. Her biri değişik zamanlarda hapis yatmıştır.

Rusya, ah Rusya. Sadece hapishaneler değil ki sürgünlerde var. Uçsuz bucaksız topraklar ve kimsenin bilmediği diyarlar, Sibirya. Zindanlara ihtiyaç yoktu.

Eğer yazılar olmasaydı kim bilebilirdi onların acılarını. Kağıt ve kalemim olmazsa yaşayamam diyenlerden biridir. Nikolay Buharin, Marksizdir kendisi. En son kırk altısında kurşuna dizildi. Eşine yazdığı son mektubunda “bizi çok ızdıraplar bekliyor demişti.” Anna yirmi üç yaşındaydı. “kelimelerimin bir çoğunu gece yarısı yüreğimden tek tek kopararak yazdım. Lütfen yok olmasına izin vermeyin.”

Daha adını anamadığım o kadar çoğu var ki. Kelimeleri yürekleri dağlayan. Sanmayın ki bizim gibi bembeyaz bir kağıda yazmışlar yazılarını, kimi zaman bir kibrit kutusu kiminde eski bir zarf köşesi…

Karısının borçlarını ödeyebilmek için para çalarken yakalandı Francois Bacon. Ya Cervantes’e ne demeli, yolsuzluk suçu ile yargılandı, “Don Kişot” u hapiste yazmaya başladı. İtalyan Casanova var birde, bin bir türlü suçtan yargılanıp hapsedilen ve kaçışını kitaplaştıran.

İngiliz oyun yazarı Marlowe’de karıştığı bir kavgadan dolayı hapse girip çıktı. Ölümü de içki masasındaki bir kavgada oldu.

Jack London, sosyolizm üzerinde konuştuğu için kendini hapiste buldu. Hapishanede ufku ve görüşü çok değişti.

Birde Villon var ki müstesna, “asılmışların Baladı” nı yazdığında bir idam mahkumuydu. Adi suçlardan yargılanmıştı hep ve nerede nasıl öldürüldüğü hakkında hiç bilgi yok.

Verlaine, bir mektupla değişir hayatı, maceralarla dolu bir hayatı olan Rimbaud’u ilk mektuplarından ve şiirlerinden tanımıştır. Büyük bir aşkın iki kahramanı olurlar. Daha sonra ne olur tam bilinmez Verlaine elindeki silahla Rimbaod’u yaralar ve iki yıl hapse mahkum olur.

Oscar Wilde,hayatı hafife alanlardan biri (bana benziyor galiba) en verimli çağında hapse düştü. Günümüzde değilde dün yüz kızartıcı bir suç sayılan eş cinsellikle yargılanıyordu. İki yıl içeride kalacaktı ve bu iki yıl Wilde’nin hayatını bitirdi. Misal Dostoyevski hapiste var olmuşsa eğer Wilde için durum tam tersi.

İslami…

Efendimiz zamanında Müslümanlar hapishane diye bir yeri bilmiyorlardı. Yargı sürecinde olanlar mescidin koridorlarında bekletilirdi.

İmam-ı Azam Ebu Hanife, Hanefi mezhebinin kurucusu. Kendine sunulan dünya nimetlerini kabul etmeyince zindanlarla tanıştı. (Bağdat kadısı olması istenmişti.) zindanlardan sadece cenazesi çıkabilmişti. Elli bin kişi uğurladı son yolculuğunda.

Ahmet bin Hanbel Abbasi halifesi tarafından mahkum edilmişti. Fikirleri çok aykırı karşılandığı için. Halifeler değişti fakat cezalar değişmedi, hapisten çıktığında vücudunda kalıcı yaralar oluşmuştu.

Hallac-ı Mansur, uzun süre zindan da kaldı, günlerini namaz ve zikirle geçirdi ve işte o idamın gerçekleştiği gün “enel hak” diyebildi.

Daha bir çokları var ibn Sina, ibn Teymiye ve ibn Haldun örnek labilir. Kim ki döneminde düşünceleri ile ön plana çıkarsa hapsedilirdi.

Osmanlıdan Günümüze

Osmanlıda mimari olarak inşa edilen ilk hapishane Sultanahmet cezaevidir. İnşa tarihi 1832, bu tarihten önce çeşitli zindanlar kullanılmıştır. Zindan anlam olarak “karanlık ve kasvetli yer anlamındadır ve Farsça bir kelimedir. Osmanlının kullanmış olduğu bodrum kalesinde şu kelimeler yazmaktadır “inde deus abest”(tanrının bulunmadığı yer) burası şovalyeler zamanında inşa edilmiştir.

Osmanlıda bahsedeceğim en ünlü zindan suçlusu, aslında suçlu olduğu tam anlmaıyla belli değil, genç Osman’dır. Bir gece baskını ile yedi kule zindanına kapatılmış ve kellesi alınan ilk Osmanlı padişahı olmuştur.

Bir sah-ı ali-şan iken
Şah-ı cihana kıydılar…

Şu aşağıdaki mısralar Yedikule zindanlarını tanımlıyor;

Haber uçtu devlete de
Beş yıl yattım hapiste
Yedi düvel zindanından
Beterdir Yedikule..

Daha sonra cem sultan, Avrupa krallarının kozu olarak diyar diyar dolaşmıştır. Belki kasvetli zindanlarda değildi ama oda bir mahkumdu ve saraylarda hapis yatmıştı.

Osmanlı da bahsedilebilecek ilk kahramanlardan biridir Namık Kemal. En kötü dönemlerini geçirdi hapiste ama intibah adlı romanını da bu dört duvar arasında yazdı. Vatan yahut silistre piyesi sürgünlere gitmesine sebep oldu ama o asla yazmaktan vazgeçmedi.

Nazım Hikmet, hapislerde geçen bir başka hayat, sürgünde var tabi ki. En önemli eserlerini dört duvar arasında veren yazarlarımızdan. Sonra Kemal Tahir geliyor aklıma değişik hapishanelerde geçirdiği on iki sene.

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma

Sinop cezaevi için yazılmıştır. Mustafa Suphi, kerim korcan, Osman deniz, Sabahattin ali gibi isimlere yuva olmuştur, tüm kasveti ile.

Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar.

Denize bir o kadar yakınken, hiç ulaşamayacak kadar uzak.

Rıfat Ilgaz, Niyazi Akıncıoğlu, Vedat Türkali, Atilla ilhan, can yücel, arif damar, şükran kurdakul, Ataol behramoğlu, yaşar kemal, Orhan kemal vs. bir çoğu yargılanmıştır. Ama Ahmet arif’in yeri bir başka, iki defa tutuklandı.

Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim
Gerçi gece uzun
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak
Bir sevdadır böylesine yaşamak
Tek başına
Ölüme bir soluk kala
Tek başına
Zindan da yatarken bile
Asla yalnız kalmamak…

Necip Fazıl, nasıl anlatılabilir ki. “kaldırımlar” şiirini yazdığında toplumun en üst seviyesine çıkarılan bir adam, sonrası ise malum. Abdülhakim Arvasi ile karşılaşması ve necip fazıl ın tekrardan doğumu. Uzun seneler süren yargı süreci ve tutuklamalar, belki de bugün bu kadar çok sevilmesinin en güzel kanıtı olsa gerek.

Çaycı çay getir ilaç kokulu çaydan
Dakika düşelim senelik paydan

Karıştır çayını zaman erisin
Köpük köpük duman duman erisin…

Necip Fazıl'ın sırrı çok daha başkaydı…

Ve son olarak Faruk Nafiz, siyaset yüzünden düşmüştür mahpusa,

Gece zindan da yüsüflar sıralanmış yatıyor
Gözlerinden okurum sapsarı rüyalarını
Kimi sehpa da görür kendini kimi çarmıhta kendini
Ve ararlar yine zindandaki dünyalarını

İnsanı acı konuşturur. Han duvarları yassı adada yazılmıştır ve geriye günümüze sadece yazılanlar kalmıştır…

Kapanış olsun diye

Son söz...

Nereden aklıma geldiğini biliyorum bu konunun. Cümle kapısını almışken elime, Nazan Bekiroğlu’ndan. İçinde buldum kendimi. Dedik ya en başında, tabiî ki yaşamadan anlatılmaz zindanlar ama olsun bizimki de ziyaret niyetine…

Kimseyi düşürmesin demek geçiyor hepimizden ama düşünce olduğu sürece mutlaka suçluları da oluyor.

Adını andığım ve ya anmadığım tüm düşünce suçlularına…