[Aşağıdaki satırların büyük bir çoğunluğu Türkiye'den çok uzakta bir evin bodrumunda, ekseriyetle gece yarılarında yazıldı. Birazdan okuyacaklarınızı sadece tek bir okur için kaleme alınmış bir "kısa-roman" olarak tanımlamak mümkün, muhtemel diğer pek çok tanımla birlikte.. Ne ki kazan-çömlek patladıktan, pandoranın kutusu bir kez açıldıktan sonra geriye dönüş olmaz, bu yüzden sizi de olup bitene ortak etmekte artık bir sakınca görmüyorum. Sözü edilecek olan aşağı-yukarı dört yıllık bir serüvendir. Bu dört yılda bütün bu yazılanların aslî okuruyla toplamda dört dakika kadar konuşabilme yüceliğine ermiş biri olarak peşinen belirtmeliyim ki, okuyacaklarınız zamanınızı çalmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Sevgili okur, bıyığın varsa altından güldüğüne eminim. Gelgelelim fena halde yanılıyorsun, zannettiğin gibi ortada "senede bir dakika" durumu falan yoktur, bu "bereket dolu" görüşmelerin ilk üç dakikası birinci senede, kalan bir dakikası da dördüncü senede gerçekleşti. Tarihin ve matematiğin kırılgan hafızalarının haini olmak istemem.
Peki sonunda ne mi oldu? Fazla merak iyi değildir sevgili okur..]
“..O halde önünüze karmakarışık bir yığın bırakıyorum.
Doğrusu onu orada ben de öyle bulmuştum.”
İ.Ö. Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, sf.5
I.
Yazdığım şeyin esiriyim. Kelimeleri sanki şafak bekler gibi, zorlukla, sıkıntıyla devşiriyorum, fakat gün yüzü görür-görmez üzerimde esip gürlemekte gecikmiyor, zayıflığımı kuvvetleri yapıp beni kendilerine muhtaç ediveriyorlar. Yazarak bir parçamızı yazdığımız şeye emanet ediyoruz; bu da bize, bizimle hesap görmek isteyenlere, ya da kendisiyle hesaplaşmak istediklerimize yazdıklarımızı işaret ederek işimizi –sözde- kolaylaştırma fırsatı veriyor. İşimiz gerçekten kolaylaşıyor mu peki? Yazılan şey, anlatanla dinleyenin üzerinde buluşacakları bir zemin haline gelebiliyorsa belki, ancak diğer türlü işleri daha da muğlaklaştırdığı, mevcut anlaşmazlığın arasını biraz daha doldurduğuyla kalıyor. Anlaşılacak olan şeye sadece anlatan mı karar veriyor? Kesinlikle hayır. Söz söyleme durumunda olan kişi bir laf ediyor, dinleyen de bir ‘şey’ anlıyor. Sarf edilen lafla anlaşılan şeyin ne kadarı birbirini örtüyor, birbiriyle örtüşüyorsa işte orada anlam doğuyor. Buradan bakınca ‘yazmak’ denen şeyin tek kişilik bir çaba olamayacağını fark ediyorsun. Zihinlerimizde bir biçimde mevzi kazanmış ‘yazan insan’ tipine bir de bu taze bilgiyle bakmalı: Dünyasının kepenklerini indirmiş, solgun basma perdeleri sımsıkı kapalı odasında ayaklarını soğuk suya salmış, ağzının bir kenarında söndü-sönecek bir sigarayla gergin bir ifade sahibi, çay ya da kahveyle beslenen, önüne çektiği daktiloyla sabaha kadar çarpışan, ve gecenin hitamında yine ‘vuruşarak çekilen’ yalnız bir adam.. Tavanlara kadar kitap dolu bir oda, darmadağın bir masa, ve bu masanın başında önünde birtakım notlar, müsveddeler olduğu halde objektifin belli-belirsiz bir noktasına hafif yılışık, iltifat bekler bir bakış atan, saçları karışık, muzdarip görünme hevesinde bir baş.. Yazan kişi imgelerinin ortak yanı, yalnızlık. İyi de nasıl? Bir marangoz, bir terzi, bir rençper için bu mümkün de, ‘anlam’a muhtaç yazar için bu nasıl kabul edilebilir?
Bir film izlemiştim. Neredeyse gerçek zamandan daha yavaş akan filmden bir sahne her nasılsa zihnimde kalmış. Kadın, çay fincanını üzerinde durduğu sehpadan kaldırıyor, ve kendisi de fincanla birlikte kayboluyor. Bir süredir orada duran fincan, sehpanın üzerindeki cam tablada buğulu bir iz bırakmış. Kadının ve fincanın kaybolmasından bir süre sonra kamera yavaşça tabladaki ize yaklaşıyor. Bu yaklaşmayla fincanın bıraktığı iz perdede büyüyor, bir yandan da inceliyor, silikleşiyor. Yekpare bir küp şekerin çayın içinde dağılıp erimesi gibi, iz de saniyeler içinde soluyor, siliniyor, adeta zamanın içinde eriyor. Bu esnada ‘yokluğun sesi’ diyebileceğin bir de ses duyuyorsun; ufacık bir izin silinişi gittikçe artan taciz edici bir uğultuyla kafana kazınıyor. Karıncaların koynuna mikrofon takar gibi, izin yok olurken çıkardığı (ya da çıkarması muhtemel) sesi seyircinin dikkatini tümüyle buna yöneltecek kadar gürültülü hale getiriyor yönetmen. Bu sahneyi izledikten sonra zihnimde iki şeyin uyandığını hatırlıyorum: Yokluk ve kayıp hissi.. Beyaz bir kağıdın üzerinde kıvrılarak raks eden kalemin hışırtıları, ya da onu biteviye tartaklayan daktilodan gelen ‘tak tak’lar, bir matbaada işleyen rotatiflerin gürültüsü, esasen iz kaybolurken duyulan uğultudan pek farklı değil. Üstelik ölürken ses veren ‘iz’in aksine, daha bir şeyler doğarken feryat ediyorlar. Çünkü kelimeler zihinde kıvıl kıvıl yüzen dağınık, canlı birer fikir kıvılcımı iken kağıdın üzerinde belirli bir tertiple hareketsiz bir şekil alıyor, cansızlaşıyor, bu yüzden de daha doğarken –bir anlamda- ölüyorlar. Bu durumda yazara düşen rol nedir? Katillik! ‘Anlam’a muhtaç olduğu için zihninden canlı canlı aldığı muhayyile çocuklarını teşrih masası gibi kullandığı kağıdın üzerinde neşteriyle (kalem) donuklaştıran, cansızlaştıran insandır yazar. Cinayet işleyen birinin şahitten kaçması, yani yalnızlığa talip olmasından daha tabii ne olabilir?
Yazmakla, kapatıldığın hücredeki duvara bir çentik atmış oluyorsun. Hepimiz bedenimizde, ruhumuzda, kavrayışımızda, düşüncemizde ya da hissiyatımızda bir biçimde mahpusuz. Hücrenin duvarları zamanla açılıyor, genleşiyor veya daralabiliyor, bungunluk ya da ferahlık zaman zaman yer değiştiriyor. Ama bütün bunlar bizi hücreden çıkarmaya yetmiyor; zindanı terk edeceğimiz âna kadar hücredeyiz. Yazmakla hücrende senden bir iz, bir işaret bırakıyorsun. Yazarak, dönüş yolunu bilmeden birdenbire atıldığın ormanda sağa-sola işaretler bırakma pratikliğini akıl etmiş oluyorsun. Yazarken kıtal pahasına sırrını serişte ediyorsun, senden bir karakutu bırakıyorsun. Kırmayı, anlamayı bilene..
Yazılan hikayeler kadar, onları yazanların hikayelerine de oldum olası merak duydum, ve her defasında, bir hikaye anlatma hevesine düşen herkesin bu hevesi içinde biriktirecek başka öykülerden geldiğine şahit oldum. Öyküleri olmasa olmaz mıydı? Samimiyet arayışı, yazarı da okuyucusunu da burada tutsak bırakıyor. Savaşta hasmının üzerine yürüyen askerin gözlerindeki karalığı anlatan yazarın da gözlerinin altında –hiç olmazsa- birkaç torbacık görmeyi umuyoruz sözgelimi, salon hayatını betimleyecek olan yazarın papyonlu oluşu fotoğrafı tamamlıyor. Hayatı aleladeliklerin avucunda, etrafındakilerde merak uyandıracak pırıltılardan uzak olanlar ne yazacaklar peki? Onları yazmaktan mahrum mu edeceğiz?
Baudelaire, Kötülük Çiçekleri için yazdığı önsöz taslaklarından birinde yaklaşık olarak şunları söylüyor: “Şiir ülkesinin geniş ve çiçekli bahçesinde bana gelene kadar büyük ozanlar, şairler her tarafı sahiplenmiş, parsellemişlerdi. Bütün güzellikler bitmişti. Bana sadece çalı-çırpı, sevimsiz otlar kalıyordu. Ben de onları sahiplenmeye, onlardaki ilginçlikleri keşfetmeye karar verdim. ‘Kötülük Çiçekleri’ böyle doğdu.”
Anlatılması umulan, hikaye edilişi herkeste zevk uyandıran harcıalem öykülerin, eski ya da modern masalların verasında basitliklerin güzelliğine eğilmek, ayrıntılardan yepyeni maceralar çıkarmak, bir rastlantıya gülümsemek, bir sokaktan geçerken ürpermek, ağaçların yapraklarını ezberlemek, otobüse bilet atmak, güneşli günlerde dışarı çıkarken tebessümü yanına almak, selam vermek, bir kediyle dalga geçmek, bir çocuğu sevmek, kendi kendine söylenmek, birine kendini anlatmak, birinde kendini anlamak, pire için yorgan yakmak, yorgan hatrına pireye sessiz kalmak, kalabalığa karışmak, günlerin arasından süzülmek, birini beklemek, susmak, sonra susmak bilmemek, yola düşmek, sonra yoldan çıkmak, derken yolu bulmak ve nihayet yolda kalmak..
Gerçek hikaye aslında burada başlıyor.
***
Atlar beni hep sarhoş eder, onların asaletine hayranım. Kelimeler de öyle, öyleydi, öyle olasıydı. Beynimden dilime kulvarlar boşaltan kelimelerin hızını atlara yakıştırmaktan hiç gocunmadım, bununla iftihar edilebilirse de etmeyi isteyebilirim. Ne ki, sade dilim değil, beynim de bu kuraklıktan nasiplendi, bu yağmursuzluk onu sünger gibi kuruttu, büzüştürdü. Kelimelerimin ufala ufala kişniş şekeri gibi bir hal alışı beni uzun zaman ürkütmedi. Kelimelerdeki tutukluğu hep tetiğin tutukluğuna benzettim, arkadaki mekanizmaya olan güvenimi uzun zaman kavi tuttum, bu geçici durağanlığı mevsimin darlığına, havanın kapalılığına hamlettim, bunu da bir teselli gibi değil, kabzayı tutan elden başkasının meselenin iç yüzünü hakkıyla bilemeyeceği bilgisinin verdiği sağlamlıkla, rahatlıkla, itiraf edeyim biraz da keyifle yaptım. Keyifle yaptım diyorum; çünkü anlaşılmamanın, tarifi zor, modasız bir cazibesi var.
Ancak belki ilk defa bu tutukluk beni korkutuyor. Kendimi “herkesin içtiği su”dan içmeye mecburmuşum gibi hissedeceğim günler daha bir yaklaştı da ondan mı? Öyle veya böyle.. Tutukluğu aşmanın yolu tetiğe asılmaktan geçiyor. Namlunun ucunda kim olduğuna bakmaksızın, tetiğe asılmaktan..
“Şiir şerh edilmez” derler. Bunu söyleyenler şerh edilme gayretkeşliğiyle yaklaşılan şiire yazık edilmiş olunacağı ikazını yapmayı da ihmal etmiyorlar. Mesela şöyle: Kesilip kenara bırakılan bir elma seni hiç düşündürdü mü? Kabuğundan kurtulan elma çok geçmeden sarılığa tutuluyor. Elmayı hüviyetiyle bir arada tutan kabuğu, aynı zamanda sırrını faş etmesi önündeki tek engel. Bu engelin ortadan kalkmasıyla elma kendini koyuveriyor. Kabuğumuzun alınması durumunda göstereceğimiz hassasiyetin elmalarınkinden az olmadığının farkındayım. Ancak bunu anlaşılabilir buluyorum. Çünkü bu, yani anlaşılmamaya duyulan arzu, herkeste bilkuvve ya da bilfiil, mevcut. Yalnız şu var: Kimileri bu arzuyu belli bir mesafede tutarak onu cazibelerinin bir parçası haline getirme hünerini gösteriyorlar. Kimileriye o belli-belirsiz sınırı göremiyor, sevimliliğin çekilmezliğe döndüğü yeri kestiremiyorlar.
Bu yüzden ‘anlaşılmama’ halini –maksadın bizzat kendisi haline gelmediği takdirde- zararlı bulmuyorum. Etrafındakilere bir şeyler söylerken onların bakışlarındaki boşluğu kendi cebine atıp bunun keyfine sahip çıkmak değil, anlatılanın anlaşılabildiği kadarından karşıdakilerin ceplerine girenle mutlu olmak.. Bunun ötesinde, anlaşılamayan kısma dair bir iç huzursuzluk duymayı makul buluyorum, ancak bunun tetikleyeceği sataşmaları da umursamıyorum. Niyetimi halis tuttuğum müddetçe, yani gerçekten anlatma gayesiyle konuştuktan sonra anlaşılamamak, ve bu yüzden de anlatma isteğinde olmamakla itham edilmek.. Bunu işte, önemsemiyorum. Bu durumdaki kişinin, karşısındakilere ‘antenlerini açmalarını’ tavsiye etmesi ise sadece hakkı değil, zorunluluğu. Diğer türlüsü zaten anlatmak istediklerine saygısızlık olurdu.
Saygımı koruyacağım, ve sadece anlaşılmazlığın değil, anlaşılabilirliğin de anlatılmak istenenlerin kıvamını bozmasına müsaade etmemeye çalışacağım. Yazının avantajı da bu zaten, anlamların iç içe girdiği karmakarışık bir yumağı orta yere bir karakutu, bir bomba gibi bırakıp gitmek.. İpin ucunu bulduktan sonra yumak çözülmeye başlayacak, ve belki çözdükçe daha çok karışacak, dolanacak, kördüğüm olacak.. Yumağa hevesle el atan için bu pek de iç açıcı olmayacak tabii, ancak yumağın icabına bakmaya, öyle veya böyle çözmeye niyetleneni caydırmaya da yetmeyecek. Beni asıl düşündüren, yumak çözüldüğünde ne olacağı. Bir taraftan sökülen ipler diğer tarafta yeniden bir yumak oluşturursa ne olur? Bunu kestirmekte zorlanıyorum.
Yorumlar
Mona Roza Etkisi
Cts, 17/02/2007 - 15:03 — Ali KaracaHakan Kardes,
Yazi zorlu zamanlarin urunu, orasi kesin. Ama asli okurda Mona Roza etkisi uyandirir mi elbette kestirmek zor.
Allah yardimcin olsun.
yanlis anlasilmaya meydan vermemek icin
Cts, 17/02/2007 - 15:35 — Ali KaracaYanlis anlasilmaya meydan vermemek icin kendi yorumuma yorum yapmak zorundayim; yazinin Mona Roza etkisi yaratmak icin yazildigini kastetmiyorum. Soylemek istedigim, yaziyi okuduktan sonra Mona Roza etkisi yaratir mi acaba diye kendi kendime sordum ve bu soruyu cumlelere doktum.
Birilerinin "Dervisin fikri neyse zikri de oymus" dedigini duyar gibi oluyorum:)
"Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var..."
Paz, 18/02/2007 - 01:22 — emre şimşek (doğrulanmadı)Anlaşılamama hâli,
ya anlatmaktan kaynaklanan sorundan,
ya da anlamamak istenmesinden dolayıdır. Yani öz'e indiğimiz vakit, anlaşılamama diye bir durum söz konusu değildir. Tıpkı bu tarifimde olduğu gibi.
Alphone Allais'vari bir cümle:
"Hayat haksızlıklarla dolu..."
-Terazi tamircisinin dediği gibi...
(Bkz.Kurtlar Vadisi:Terör)
Yorumum, bu güzel yazına broş olsun sevgili Mehmet Hakan...
Tebrikler; 2.ncisini merakla bekleyeceğim...
www.zemheriedebiyat.com