Kelimeler bana dünyalar veriyor, beni yepyeni maceralara aşılıyor, beni dünyaya ısındırıyor ya da dünyadan alıkoyuyor. Kelimelerin bana ettiğini başka kimse yapamadı. Dışarıda sürüp giden hayat kadar, biraz da satırlar arasında kaynayan hayatın içinde yaşadım, öyle ki zaman zaman hangisinin asıl, hangisinin ikincil olduğunu karıştırdığım oldu, bunun şahidi çoktur. Ancak dünyadan kopuşla hayatı ötelemeyi kastetmiyorum. Hayatı ‘hayat’ kılan şeylerin zaman zaman dışarıda hayat adıyla müşteri bulan ambalajdan çok, küflü ciltler arasında bulunabileceğini gördüm ben, ‘yaşamak’ diye kanımızda deveran eden şeyin kimi kitapların sökülmüş sayfalarından çalındığını.. Bir öykünün bir çocuğun alnından öpebileceğini öğrendim. Bir romanın insanı yeni bir gök kubbenin altına bırakışını seyrettim, mısraların parçaladığı toprakları kokladım, dünyaya devrimler bırakan, ya da devrimlerden arta kalan satırların altını çizerken onların da bende bir yerleri çizdiğini, bende yaralar açtığını fark ettim. Bu fark ediş uyanmanın da başlangıcı oldu. Oldu olası dışarıda akıp giden devranı sahici kılan şeyi bulmanın, kurcalamanın ağrısıyla düşkün biri için bu uyanışın ne kadar kanlı olduğunu tarife gerek var mı? “Uyanmanın bedeli serapları fedadır” diyor ya biri; rüyalarımı, seraplarımı çöpe attım ve yola düştüm. O mahmurlukta elime geçen ilk silah basit birkaç söz oldu, onları kuşandım ve serapsız hayata, yani kavgaya atladım. Ne silah talimim vardı, ne daha önce cinayet işlemişliğim. Böylece bana ait olmayan avucumdaki silaha, kelimelere baktım, ve kimseye sormaksızın (hoş, bilen kimse de yoktu zaten) tetiğe asıldım. İlk deneme hüsrandı.
Bu ilk denemenin tehlikeli bir şey olduğunu elbette biliyordum, akıp giden trenin camlarından sarkmak, dışarıdaki çiçeklere el uzatmak gibi bir şeydi bu. Ama nasıl? Tehlike, hayatın anlam sahibi olduğu, bir değere tekabül ettiği yerde o anlamın bütünlüğünü bozmaya kalkan, o değeri yırtan şeyin adı. Korku da bu yırtılışın uyardığı ürperti olmalı. Anlamın buharlaştığı, değersizliğin değer olduğu bir yerde tehlike ya da korku pek bir şey ifade etmiyor doğrusu. Tam aksine, tehlikenin bizzat kendisi korkulacak bir şey haline geliyor, korkmak bir başına tehlike oluşturmaya başlıyor. Bu yüzden pek de fazla düşünmeden bunları tepelemek, itmek lazım. Başına bir ağ düşen insanın sarsak hareketlerini hatırlamalısın, sinematografik bir manzaradır bu; herkes az-çok hayalinde canlandırabilir. O anda düşündüğü tek şey tepesine inen ağın dört bir yanına sırnaşmasının önünü almaya, ağın kendini mahkum ettiği hareketsizlikten kurtulmaya çalışmaktır. “Can havliyle” diye bir lafımız var, vaziyeti ne güzel anlatır. Beklemediği bir anda üstüne çöreklenen ağdan can havliyle kaçar, boşlukta uzayan kolları, bacaklarıyla ağın orasını-burasını çekiştirir, itekler, tekmeler insan. Biraz boş bir çabadır tabii bu; tepesine ağ düşen adamın bu çabanın faydasızlığı idrak etmesini beklemek kadar boş. Dışarıdan seyredenler içinse gülünç bir tablo olduğu kesin..
Çocukluğumda karanlıktan adamakıllı korkardım. Her ânı sayısız kaynamayla dolu, huzursuz bir hayal gücünün bin bir renkteki civekleri neden meydan yerine çıkmak için bu tek rengi, karanlığı beklerdi, bilmiyorum. Karanlığın dipsizliği olabilir mi? Her tarafı sınırsızlığa boşalan bendeki bütün sevgiler, sevinçler, endişeler, kaygılar, korkular.. Karanlık belki böylece hepsinin kapısını ardına kadar açabilecek tek rengin adı haline geliyordu. Bu rengin dünyasına girerken ona göre tavır almak lazım: Karanlıktan korkmam, onun heybesinde getireceği bin bir gizemin ürpertisi kadar, böylesine zenginlikle dünyama yapraklarını döken ışıksızlığın sessiz ağıdının bende uyardığı haşyetle de alakalı olmalı.
İnsan karanlıkta etrafındaki şeylere hayalî elbiseler giydirir. Sandalyenin üzerinde asılı kalan hırka birdenbire canlanıp odanın içinde gezmeye başlar, sehpanın üzerindeki saatin kadranı orada hınzır bir kedinin yattığını vehmettirir filan.. Saatlerdir odadaki çıplak lambanın etrafında dönüp duran uğultu ışığın sönüşüyle birden kesiliverir. Karanlık da o zaman, sessizlikten intikamını insanın muhayyilesini gıdıklayarak almaya kalkar. Bu arada ‘görüş mesafesi’ de ortadan kalkar. Karanlıkta ilerlerken gözlerinin yerini usulca ellerin alır da fark bile etmezsin. İskemlenin kolçağından büfenin yanağına, gelişigüzel fırlatılmış bir yastıktan duvardaki tabloya elin bir şeyleri yalayıp geçerken sen de yolunu bulmaya çalışırsın. Bir ‘kör’ gibi..
İlginçtir, üzerime düşen ağ da beni karanlıkta yakaladı. Bütün bu macera boyunca karanlıkta bir şeyleri yoklayarak ilerleyen birinin tedirginliğini ve ihtiyatını üzerimden atamadım. Aynı insiyakî hareketlerle, el yordamıyla bulmaya çalıştım yolumu. Karanlıkta bir yandan etrafını saran ağdan kurtulmaya çalışan, bir yandan da ilerleme gayreti güden bir adam.. Üstelik henüz ağdan kurtulmak isteyip istemediğini de bilmiyor. Kendini kendi vicdanında kıstıran, kelepçeleyen, eriten, yok eden bir hal.. Hasmın karşındaysa yumruklarını sıkıp doğrulabilirsin, peki kendinle kavgaya girdiğinde ne yapacaksın? Boşlukta gölgelerin yakasına asılıyorum, onlara en olmadık soruyu soruyorum: “Neler oluyor?” Bir vitrini dolduran elbise mankenlerinin suratları kadar boş bir sessizlik.. Yürüsem tâ buramda bir nara patlıyor, kör kütük koştursam gölgeler geliyor ardımsıra.. Bir kenara oturuyorum, başımda bir dersliğin soğuk, tatsız havası dönüyor; uzanıyorum, gözlerimin önünde kumral bir atlas açılıyor.. Ne yapmalı?
Bahçemizde bir kiren ağacı vardı ben küçükken. Kabaca tarif etmeye kalksam, yerden fışkıran bir el gibiydi derim. Bodur boylu, ancak dört yana kıvrılan dallarıyla bir şeyleri kavramak istercesine yerden fırlamış bir eli, bir pençeyi andırıyor. Bir keresinde bu ağaçtan sırtüstü yere düştüğümü hatırlıyorum. Yaşım beş-altı olmalı. Bir yandan üzerimdeki tozları silkelerken bir yandan da eve çıkan yokuşu tırmanıyorum. O anda nefes almakta zorlandığımı fark etmiş olmalıyım ki bir şeyler söylemeyi deniyorum. Fakat sesim çıkmıyor! Sesimi yükseltiyorum, bağırıyorum, neredeyse hançeremi yırtarcasına haykırıyorum, tek duyulan boğuk bir homurtu.. Birkaç dakika süren o ‘sessizliğim’ o anda beni öylesine dehşete düşürmüş olmalı ki, bir daha hiç konuşamayacağımı filan düşünmeye, kafamda kurmaya başlıyorum. Bazen insan hayatında böyle kimi kısa anların saat hesabında görünenden çok daha uzun sürdüğüne dair öyküler anlatılır. Evet, galiba öyle bir şeydi. O anın içerisinde sıkışıp, donup kalmak.. Ses, boşluğu boyayan bir renk, bir sıbga ise, senin artık fırçan yok! Kafamda bu kısacık birkaç dakikanın uyardığı, dürtüklediği şekiller bugün bile taptaze durur.
Bu defa yine öyle, haykırdıkça sesim sadece içimin kayalıklarını oyuyor, zihnimdeki uçurumlardan yine zihnime yuvarlanıyor, ancak keşke sadece ağaçtan düşmüş olsam! Her taraf ağaç dolu, her ağaca asılıyor, her ağaçtan düşerek iniyorum. Birazcık sesim kendini bulduğu, dinelmeye başladığı anda karşımda yepyeni bir ağaç “bu sefer” diyor, “bu sefer derdini anlatacaksın.” Ne yapacağını bilmemenin bütün çizgileri boylu boyunca önümde, olanca titrekliği, sahteliği, acemiliği, heyecanı, aptallığı ile uzayıp gidiyor, çizgilere basmadan yürümenin ahmaklığını bana bırakarak.. Sekiyor, sendeliyorum, ama ben yürüdükçe önümdeki çizgiler de birbirine karışıyor, birinden sakınsam öbürüne basıyorum; durmam nasıl imkansızsa yürümem de öyle zor. Yine de yürümeliyim; dizlerimde derman olmasa, çizgiler önümü bulandırsa, yollar bir yere varmasa.. Yine yürümeliyim! Yolları öğrenmiş de yürümeyi unutmuşum.. Nereden yağdığı bilinmez, budalalığa varan bir iyimserlik yağmuru altında yine de yürüyeceğim, bu kadar esaslı bir şeyi böylece bırakıp gidemem, kendime, hayata, inandığım her şeye ihanet olur bu; yürüyeceğim, yürümeliyim, mecburum buna! İyi de.. Nasıl?
Telaşla kitaplara sarılıyorum. İnce, dar bir kitabı öylesine açıyorum. Birkaç mısradan ibaret bir şiir.. Bir gülüşün bana neler ettiğini görür gibi anlatıyor. Güzel!.. Bir kenara yazıyorum. Bir diğeri suskunluğumu izaha kalkmış. Onu da alalım. Şu minibüslerin saatlerini de bir öğrenmeli. Yürümeliyim artık. Günler geliyor, günler geçiyor.. Sonbahar ne de güzel dolaşıyormuş kırmızı evlerin arasını meğer..
Yorumlar
İtirazım Var Bu Başlığa
Pzt, 05/03/2007 - 14:45 — aysun yollardagezer"...Dünyanın En Garip Aşk Mektubu, Fazla Kişisel Notlar ya da Tek Okurlu Romancık.."
...Bu umutsuz başlığı silmek gerek, bu yazıyı romanlaştırmak gerek...
Beğendiğim yazıya yorum yazarken tutuklaşıyorum ve saçmalamamak için kendimi öyle bir sıkıyorum ki sonunda yazdığım yorum içime sinmeden yorum önizlemesi yapıp yollayıveriyorum. Böyle de yapmazsam hiç yorum yazamayacağım galiba.
Bu notlar kişisel olsa, hakikaten tek okurlu olurdu, yani ben okuduktan sonra bu başlığın hükmü düşer.
Haksızlık değil mi? Yazıya ihanet ediyor başlık. (hem kişisel dediğimiz şey nedir bir de bunu tanımlamak gerek:)
Okudum, sevdim, beğendim.
Uzayıp gitse, yarıda kesilmese keşke.
Üçüncü bölümü bekliyorum merakla. Ya da bir kitap olsa bu, çok okurlu bir romancık:)
Ellerinize sağlık...
"...kelimelerin bana ettiğini başka kimse yapamadı..."
...Alın benden de o kadar...