renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Dünyanın En Garip Aşk Mektubu, Fazla Kişisel Notlar ya da Tek Okurlu Romancık (3)

Yorgunluğumu bir seccade gibi serdim, üzerine bağdaş kurmuş, düşünüyorum. Gün boyu mahzun ya da şen rezonansların tınladığı başımın kubbesi ne kadar da hafif! Kendini, bir sazlığın ortasında gün boyu başında esen deli rüzgarlara dem tutan, karanlıkla birlikte de her şeyini tehlikeli bir sükûtun zikrine bırakan bir kamış gibi hissediyorsun. Sessizlikte nefes alıp-vermelerin ağırlaşıyor, düzene giriyor. Gece, ışıksızlığının çalkantısıyla ruhunun kaplarını adamakıllı yıkıyor, geçen günden sonra seni temize çekiyor.

Karanlıkta kelimelere kanat takan bir şey var. Balık suya, çiçek toprağa, insan havaya nasıl muhtaçsa kelimeler de karanlığı öyle seviyor. Aynen fotoğraflar gibi, kelimeleri de karanlıkta banyo etmek lazım önce. Karanlığın fosforunda ağartılmış kelimeler gün ışığında bile parlıyor çoğu zaman; gecenin rutubeti altında berkitilmiş bir yazıda gündüz de boğuk bir nem hissediyorsun. İnsanın içinde gitme isteği uyaran bir şeyler saklı böyle yazıların içinde; kelimeler, cümleler bunu her zaman açık etmiyor, ancak hep bir yere doğru davranacak gibiler. Sakınması zor bir daveti güç bela getirmiş gibi bir halleri var, bir türlü sakinleşmeyen gözleriyle “hadisene!” diyen bir mahkûmun firara çağrısı gibi, günü gelince dönülemeyen söz gibi kudurtuyorlar insanı. İşte karanlığı bunun için seviyorum; yazıya ve insana aşıladığı hayat için! Karanlık ve siyah! Göz nasıl renklerin sıcak buğusu altında bir şeyleri seçiyor, nesnelere zihinde bir şekil, bir resim biçiyorsa gönül de siyahın örtüsü altında hayali kıvrandırıyor, fikri tüttürüyor. Renklerin, sözgelimi turuncunun o canlı, delişmen hali gizlemeye ihtiyaç bile duymadığı bir bönlüğü de yanında taşıyor mesela. Halbuki siyah, örtücü, affedici ve sakin, sessiz haliyle siyah, turuncunun sürekli arayıp durduğu şeyleri çoktan bulmuş ve karanlığında hapsetmiş olmanın sakinliği, bilgeliğiyle susuyor, ses çıkarmıyor. Oysa biz onu fazlasıyla heyecansız sanıyoruz; ne büyük yanılsama! O durgun halini hayatsızlığına yoruyoruz, hayatı kavuran tadın, mananın çok uzağında bir yerlerde olduğunu düşünüyoruz siyahın, gürül gürül kıvrılan, köpüren bir ırmağa siyahı yakıştırmak aklımızdan dahi geçmiyor. ‘Kara’ cahil diyoruz mesela. ‘Kara’ eller, ‘kara’ bahtım, ‘kara’ kış, ‘kara’ haber, ‘kara’ yazı, ‘kara’ günler.. Bir cümleyi defterden sildiğimiz, bir manayı boğduğumuz zaman “üstünü ‘kara’ladım” diyoruz. Günlerin üstünden aktığı anlamı, sıkleti taşıyamaz, yarına bıraktığı ateşin ucunu göremez olduğumuz zaman ‘kara’msar oluveriyoruz. Ne kadar olumsuzluk varsa hepsini siyahın yanına yakıştırıyoruz kısaca. Oysa siyah, karanlık bizi ayakta tutuyor. Yolculuğa karanlıkla başlıyor, doğmadan önce karanlıklar içinde serpiliyoruz. Her gece bir karanlıkta demirliyor, adeta ruhumuzun gözeneklerini, deliklerini karanlıkla nefeslendiriyoruz. Ömrümüzü yılların kara gölgesi üzerinden aşırıyoruz, sümbüller bitiren ‘kara’ toprağa girmek için.. Karanlıkla başlayan, karanlıkla süren, karanlıkla hitama eren bir yolculuk bu. Ve hala karanlığa, siyaha burun kıvırıyoruz. Üstelik beyazı ‘beyaz’ yapan bile siyahken.. O turuncunun yanına bile neden en çok siyah yakışıyor? Saf, parlak bir turuncunun yanına som siyahı bitiştir hayalinde: Siyah, turuncuyu o ham halinden kurtarıyor, kavruklaştırıyor, ölçüsüzce saçtığı pırıltısını asil bir cazibeye dönüştürüyor, kenarlarına, köşelerine varıncaya kadar ondaki gizemi görünür kılıyor. Bütün renklerin üzerinden sihirli bir değnek gibi geçiyor siyah, üstelik bir renk bile değilken.. Bütün sıvıları hayatlandıran kokusuz ve renksiz su gibi, siyah da renkleri ayakta tutuyor, onlara karışmadan.. Bunun için siyaha meftun oldum. Siyahın temizliğine! Siyah giyen, siyahla haşır-neşir olan, siyahın ardına düşen insanların karamsar, kötümser, küskün insanlar olduğuna dair şu bildik savları da hep tebessümle geçiştirdim.

Gece, siyahın bunalan renkleri açmak için gökten inen elinin adı. Akşama kadar bir gökkuşağı ahengini doğrusu pek de andırmayan bir tertiple üst üste binen renkleri gece siyahın üzerine seriyor, bir daha düşünüyoruz. Yorgunluk da terli elini gecenin omzuna attı mı, tamamdır. Hanımeli kokuları, cırcır böcekleri, sararmış otlar ya da dalga sesleri.. Yaz gecelerinden söz ediyorum. İnsanın bir taraflarında apansız menekşeler patlatan yaz geceleri ne kadar zalimse kış geceleri de o kadar şefkatli, o kadar müşfik. Yazın gündüzler için yaşar insan; kışınsa gündüzler geçiştirilir, aslolan gecedir. Bir tevekkül kadar ağır yağan kar ağartır karanlığı, gecenin ellerini siler, sokakları boşaltır şehirler boyu, rüyalara yastık yapar, çamları süsler gelin gibi, vadileri doldurur, dağları ihtiyarlatır bir gecede.. Bir kedinin ayakları batar kara, o zaman dağlar telaşa düşer, rüyalarımız gevşeyiverir birden, lambaların sararttığı kaldırımlar bu anı görmek istemez. En iyisi bir çaydır; karın ısıttığı yüreği çay soğutur ancak, semaverler o gecenin mahyaları olur dizilirler. Kar ne kadar sevecenlikle büyüttüyse karanlığı, sobamız ve semaverimiz öyle kızgındır; yine de bu ahengi bozmayı düşünmez, çığlıklarını alçak tutarlar. Kış gecelerinde semaverin sesi kampanayı andırır, nedense yazın olmaz bu. Çünkü düşünceler kış gecelerinde yola çıkar, o yolculuğun, o seferin ağıdı, kampanası semaverin ıslığı olur. Gecenin sonuna doğru düşüncelerin hızı kesilir, mahmurluk gelir, çayın ağızda bıraktığı tatlımsak lezzet gülümserlik bırakacak bir şeyler söylemeye mecbur eder insanı, ve semaverin de sesi kısılır, ıslık kopar, buhar görünmez olur. Bin bir nazla gemlenen, durdurulan bir katar gibi..

Öyle gecelerde baştan başa yol olur memleket, bir tesbih gibi dizilir. Trenler kalkar Erzurum Garı’ndan, Haliç’in gözleri bir başka bulanıktır, bir gazel bütün taşlıklarını yur, yıkar Urfa’nın: “Nice bu hasret-i dildar ile giryan olayım/Yanayım ateş-i aşkın ile büryan olayım..” Otobüsler nice kahrı gecenin çıplak bağrına savurur, uzakta köylerin yolları kapanmıştır, hala çeşmeye suya yollanır biri, bir ana yavrusunu yüreğine bastırır, sohbet meclisleri dolup boşalır, dünyadan arşa bir yol sorarlar. Kış geceleri senenin en ağır bâb’ıdır, herkes bitiremez kolayına, dudaklar kıpırdar sabaha kadar.. Tatlıların ağdası gecenin bağrına yapışır, fidan gibi bir delikanlı kahpe kurşunlara gelir sokağın ortasında, harıl harıl romanlar yazılır, zikirhanelerin içi nefesle ısınır, duvarları nem kaplar sabaha kadar.. Kış geceleri insanda sonsuzluk duygusu uyarır, yolculuk yakışır öyle zamanlara. Sevdiğinin evi önünden geçer bir genç, marifet sanır bunu. Köprüler sıkışır, kahvehanelerin kapıları telaşla açılır, bütün bir şehrin kalbinden boyuna çaylar akar. Bir evde kına vardır, gözlerde acemi sevinçler oynaşır, diğer evdeki gözleri titreştiren yaşlardır, taze bir ölü yatar salonun ortasında. Düğün evini ala, ölü evini yeşile boyayan da gecedir, karanlıktır.

Karanlık. Derken siyah, gece, kış.. Ve uyku. Evet, galiba en çok onu özledim.

Uykunun arayı açan, birbirinden ayıran, fark ettiren bir yanı var. Günlerin arasında adeta pervaz gibi duruyor. Böylece bir günün dürüldüğünün, yeni bir günün açılmakta olduğunun ayırdına varıyorsun. Ancak es kaza bu pervaz aradan çıktı mı, günler birbirine giriveriyor. Bundan sonra dışarıdaki takvim farklı ilerliyor, seninki farklı.. Bütünlüğün kaybolmasıyla da ‘zaman’ denen şey ortadan kalkıyor, dışarıda dönüp duran bunca gaile bir uğultu halini alıyor ve sen, zamanın dışına çıkıyorsun. Artık kendi zamanının içindesin; günler, aylar hatta yıllar birbirine girebilir, mevsimler kaybolabilir, hızla büyüyebilir, aniden yaşlanabilirsin.. Bir toprak gibi uyku; bir tohum, bir çekirdek olup altına girmezsen filizlenmen, meyve vermen mümkün değil. O zaman ancak toprağın üzerinde sürünüyor, çürüyorsun. Uyku seni silahsız kılıyor, bir başka aleme gücünden, gönencinden soyunup da giriyorsun. Bir sürü sönmüş yangınla uyanıyorsun her sabah, hatırlayabildiğin rüyalar o yangınların külleri oluyor.

Öyleyken, yepyeni şeyler yazabilmek için karatahtayı silen şey uykuyken, tahtam neden temiz değil? Uykuyu bir avcı, bir hafiye gibi kovalamak, çölde serap gibi peşinden koşmak niye? Güvercin kanatları kadar saf, su gibi aziz, bereketli uykular ne kadar gerilerde kaldı! Öyle uykularda bulutları göğerten bir şey vardı; bir çocuğun usanmadan yapıp durduğu resimlerin, iki tepe arasında doğan güneş, öylece akıp giden dere, bacası tüten bir ev (mutlaka bahçeli ve perdeli) ve eve göre orantısız ağaçlardan oluşan o gülünç, ama sıcak resimlerin kompozisyonundaki samimiyeti büyüten bir şey vardı öyle uykularda. Böyle nostaljik sayıklamalardan pek hazzetmiyorum, uzatmayacağım. Artık uykularımızda ağaçlar değil devasa bacalar büyüyor; fabrika gürültüleri içinde dalıyor, şantiye düdüğüyle kalkar gibi uyanıyoruz. Hoş, ben o kadarına da razıyım ya..

***

Yine de günler geçiyor, beklediklerimizle bizden beklenenlerin arasını doldurmaya çalışmakla geçiyor çoklukla. Beyaz kaplı bir defterim var, olanı olacağı o, bütün derslerde bana yoldaş oluyor, giydiklerimi saymazsak bir okulla irtibatım olduğunu gösteren başka bir şey de yok. Onda da okula ait bir şey ara ki bulasın. Karikatürlerden, karalamalardan, fiyakalı imza denemelerinden tut da şarkı sözlerine varıncaya kadar! Genellikle derslerde yastık niyetine başımın altına koyuyorum, bir de böyle bir güzelliği var. Uyuduğum filan yok, sadece gözlerimi dinlendiriyorum! Gözlerim kadar kalbim de dinlense biraz.. Arada bir beni de ortama ısındırmaya çalışıyor hocalarımızdan biri, arkadaşlar sağ olsun dürtüklüyorlar, sağdan-soldan bir kitap buluyor, okunacak kısmı motor hırıltısını andıran sesimle sınıfa arz ediyorum. Sonra devam. Herkes az-çok bu manzaraya alıştığı için karışan da yok, öyle gidiyoruz.. Ömer Bey’in bugün keyfi yerinde olmalı ki derse girer girmez bana kılçık atıyor: “Oo, oğlum, bizden habersiz sakal bırakmışsın. İnsan söylemez mi, duasını yapardık..” Kesmeyi unuttuk diyemezsin ki.. Yazılılara bir hafta kalmış, bana ne! Ben dersaneye kaç gün kaldığını hesap ediyorum.. “Leylek” lakaplı bir hocamız var, kadıncağız sağ olsun bizim için uğraşıyor, da bu kadar asabi olmaya ne gerek var? Akvaryumda anlamsızca salınan Japon balıklarının bombeli bakışlarını üstümdeki cekete dikerek eline kitabı alıyor, bir soru soruyor, bilemeyince de küplere biniyor. Bir şey söylemeye kalksam bu sefer de beti-benzi atıyor, öfkeden kıpkırmızı kesiliyor hemen.. Senelerdir aynı espriyi tekrarlayıp durur. Aralık’ın son günlerinde bir yazılı sınavla bizi kendimize getirdiyse mutlaka peşinden bunu beklemek lazım: “Eveet, kağıtlarınızı da artık seneye okuruz.” Bu lise eskiden bu kadar sıkıcı değildi sanki..

Birileri kanıma giriyor, öğleden sonra bilmemne dersi varmış, “asalım mı” diyorlar, “asmayalım da besleyelim mi” diyorum. Nasılsa devamsızlık denen olayı epey gerilerde bırakmışız. Şu karnelerde devamsızlığa da not çeken bir bölüm olsa okulda bayağı havam olurdu. Sevgili müdür muavinimizin bizi odasında ağırladığı o son günden sonra artık pek önemi de yok aslında. Öyle ya, hepimizi esas duruşta hizaya sokmuş, sonra da bana dönüp “burası da amma sıcak oldu hakan, şu ceketimi bi alıver” deyip de omuzlarını düşürerek ceketini çıkarmaya koyulmuştu da, ben muhterem hocamızın önceki akşam kaç film izlediğini kafamda hesaplamaya çalışmıştım. Gideceğimiz yer belli.. Bir yandan çaylarımızı karıştırıyoruz, bir yandan da değerli arkadaşımın çözdüğü son denemedeki yanlışları ona izah etmeye çalışıyorum. Burası öyle bir yer ki, güzide memleketimin en delileri de buraya geliyor, en akıllıları da.. Yaz-kış bereyle gezen kambur bir adamcağız var, hamallık yaparak nafakasını kazanır, uzaktan tanıyorum. Buraya geldiğinde önce çayını söyler, ardından çizgili defterini açar, pek bir garip tuttuğu tükenmez kalemiyle yazmaya başlar. Ancak bir tuhaflık var, sadece rakamlar yazıyor, hatta rakamlar da değil, sadece iki rakam. Nasıl unuttum bilmiyorum, ama unuttum rakamları; biz bir şey diyelim, 7 ve 9 olsun mesela. Defterin sol üst başından başlıyor, bir anaokulu çocuğunun kocaman ve eciş-bücüş çizgileriyle sayfayı doldurmaya başlıyor: “7 7 7 7 7 7 7 7 7 7…” Sonra sıra dokuza geliyor, onu da aynı şekilde diğer sayfaya sıralıyor. Daha sonra da defterini kapıyor, büyük bir ciddiyetle, önemli şeyler yapmış birinin edasıyla mekanı terk ediyor. Dayanamadım, bir gün ocakçıya sordum niye yazıp duruyor bu rakamları diye. “Ağabey onun o rakamlarla ilgili bir takıntısı var, senelerdir öyle yazar durur. Eskiden gelen bir şey herhalde” dedi. Sustum. Bir çay daha söyledim.

Galiba benim de bir takıntım var. Ben de zihnimdeki her boşluğa bir ismi yazıp duruyorum, öyle ki bazen başka şeyler yazacak yer kalmadığını hissedecek oluyorum. Zihnim, havsalam ufalıyor sanki, yukarılarda bir yerde demiştim ya, kelimeler tutuklaşıyor. Birkaç gündür saçları saran boncuklar oyalıyor beni, içerimde saçlar örülüyor, her telin boynuna bir boncuk kement atıyor, boğuyor onu. Ben kendim baştan başa örülüyorum, bütün boncuklar benim boynuma geçiyor. Mavi küpeler en önce ciğerimi kanatıyor; sınıfa gireceği anı nasıl da bekliyorum! Stetoskopları çatlatacak bir ritim, nasıl bir şey bu? Artık iyiden iyiye avareyim, herhalde yoldan çıkıyorum, “galiba bende bir şey var, kalbimde bir ritim bozukluğu filan..” Doktorlara koşuyorum; tahliller, filmler.. “Yok evlat” diyorlar, “kalbin sapasağlam, stresten filan olacak..” Ne stresi be! Ölüp gideceğim haberiniz yok! Evdekiler halime bir anlam veremiyor, bir de onlara bahane uydurmaya uğraşıyorum. Bu çaresizlik, suskunluk beni delirtiyor. Yumruklarım duvarları öpüyor, arkadaşıma “bari bana bir yumruk at, bu ölgün hal beni tüketiyor” diyorum. Sınıfın kapısını açıp da beni en yakın arkadaşımla yerde boğuşurken gören zavallı kızcağız korkup kaçıyor..

Nasıl anlatmak, ne söylemek lazım bilmem ki.. “Yürüyüşün” desem, “kelebekleri kıskandıracak kadar hafif yürüyorsun.” Olmaz! “Kele, kele, kel..” der kalırım muhtemelen. Kendi sıkıntımı, kendi derdimi anlatmaya kalksam? Ne acı, ne arabesk şey! Ona ne senin acından? Sen kimsin bir kere? “Ee, şey, ben, kem, küm, kıl, tüy..” “İyi de” diyor, “ben daha adını bile bilmiyorum.” Üzülme, ben biliyorum da sanki ne oluyor?

Kendimi bildim bileli insanların yüzlerine bir başka ilgiyle, bir başka dikkatle eğilirim. Yüzler telaşla örtbas edilen bin küsur sırrı apansız ifşa eden pusulalar gibiler; dibi-doruğu olmayan iç alemin sınırlarını çizgi çizgi belirginleştiren, köşeleyen haritalar, krokiler gibi.. Bir yüzde kaşlar ağır kıvrılmalarla tırnak uçlarına kadar süzülmüş bir sükunetten, oturmuşluktan haber verirken bir diğer yüzde gözlerin telaşla oraya buraya saldırışını görüyorum; ne yapacağını bilmeyen yaralı bir hayvanın atılganlığı, tekinsizliğiyle hoplayan gözlerin.. Kimi gözler baskın gibiler, asırları koluna takıp da hesap sormaya gelmiş gibi öfkeyle yuvarlanıyorlar, kimi bir intikamın açlığıyla donuyor. Güneşi tortop içine hapsediyor kimi, öte yanda ışıktan bir katre bile sızdıramayan gözlerdeki kuruluğu fark ediyorum. Bir ağız nesillerce yürüyen bir sırrı taşır gibi mühürlü, bir diğeri bütün kayıtlardan uzak bir rahatlığın boşluğuyla yayılıp duruyor. Sonra güvercinleri hatıra getiren çeneler var, kervan develerinin adımlarını düşündürenler kadar çok olmasa da..

Minyatürlerden yontulmuş gibi bir yüz.. Bilmem kaç yüzyılı bir anda çeviriyorum; Bâkiler, Nef’iler.. ne kadar divan varsa hepsi yavan, sönük, iğdiş şeyler! Yeniçeri olup kazan kaldıracağım, isyanlarla bir baştan bir başa kavuracağım bu devleti! Şehzadeler boğduracağım geliyor bazen; Allah’ım, ne kadar esrarlı bir baş bu! Neron olup şehirler yakacağım, Fatih olup toplar döktüreceğim ardımsıra, Tarık olup bütün gemilerin köküne kibrit çakacağım! Kaşları hüzzama en olmadık yerinden giriyor.. Dağlara çıkıp yaylar çekesim var, bir tay çevikliğiyle gövdem kadar yaylara asılmak istiyorum. Bakışları böyle leylaklar boşaltırken ben daha nasıl durayım?

Gözlerinde bir dalgınlık var, bakışlarını buğulayan bir şey, bir “ne işim var burda benim” ifadesi; sınıfın bir ucundan bunu görebiliyorum. Başını sıra arkadaşının omzuna yaslıyor, içerimde bir dağ kalkıp kendine yaslanıyor. Zil çalmış, ders bitmiş.. İşte gidiyor! Ceketimin astarından üç-beş karagül fırlayacak oluyor, yutkunuyorum, buruşturup çöp kutusuna basıyorum hepsini. Yürü oğlum, en iyisi bir an önce defolup gitmek..

Ve işte böylece günler geçiyor; santim santim ezberlediğim şu çok kıvrılan yol gibi, minibüslerin arkalarında, bankların üzerinde, nefes aldırmayan otel odalarında, akşam darlıklarında, yırtık rüyalarda, okul önlerinde, sayfalar arasında, çarşıda, pazarda, sahilde, sınavda, sırada, rahatta, hazırolda.. Geçiyor günler.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

günler geçerken

Bakalım günler geçerken, aynı başlık altında bir yazı daha yazacak mı arkadaşımız? Ben de güzel bir kitap okur gibi okuyorum ve devamını bekliyorum.

Kaleminize sağlık. Devam edin güzel gidiyor.

Ne içindeyim zamanın; ne de büsbütün dışında...
Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışında...