renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Dünyanın En Garip Aşk Mektubu, Fazla Kişisel Notlar ya da Tek Okurlu Romancık (4)

Bahar da, yaz da genelde geç gelir, erken giderler. Sonbaharın kolu biraz daha uzundur mesela, sair zamanlarda da kendine yer açmayı becerir, yazın ortasında bile ayaz paşa kol gezebilir, yaprakları kaçırabilir dallardan. Bahar biraz nazlıdır; vakti-zamanı gelmeden ne çiçekleri güldürür, ne giydirir ağaçları. Suyun dudakları makaslayışını hissetmek için dudakları kavlatan yaz sıcağını beklemek zorunda kalırsın. Salıncaklar kurduran, tebessümü bulaştıran, çay bahçelerini ışıklandıran günler.. Ne çabuk geçer!

Yalnız yağmur, bir tek o, hiçbir mevsimin sırasını atlamıyor. Güzle başlayan yağmur kışın da bazen karlara sırnaşarak, bazen bir başına bulutları çağırıyor, güneşe bohçasını toplatıyor. Baharda yağmurlar daha bir başka; yağmurdan sonra artık rengini çoktan bulmuş çimlerin koynunda gerdanlık gibi damlalar parlatıyor. Yaz ikindilerinde kuraklığı adeta içiyor, baygın toprak kokularını sevmeyi belletiyor yağmur. Bir yağmur sanki sürekli, dinmemecesine yağıyor; ezan seslerine karışan, denizlere kurşun döken bir yağmur uykular altında camları taşlıyor, kaldırım taşlarını ovuyor, sokak tabelasını siliyor, teneke damları dövüyor, kızartıyor kiremitleri.. Mazgallar dinmeyen bir iştahla kanıyorlar, ahşapların şikayeti, gıcırtısı diniyor ıslandıkça, gazoz kapakları parke oluklarında birikiyor, köpekler kulaklarını sarkıtıp kaçırıyorlar gözlerini, kuşlar bile dallarda yağmuru dinliyor, yaşlı bir amcanın lastikleri ciyaklıyor keyifle, bir mektubun satırları birbirine giriyor..

İçimde dinmek bilmeyen bir yağmur yağıyor. Birdenbire başladı diyemeyeceğim, ancak şimşeği gördükten sonra damlaların ağması çok da zaman almadı. Bir mevsimin içinde, hepsi sonbaharın içinde, şimşek, gönül gürültüsü, ilk damlalar ve yağmur.. Güz bitti, kışa verdi ellerini, derken bahar. Yakında karpuzlar çatlayacak, mızrak boyu yükselmiş, yaz geliyor! Öte yanda her defasında içerimi mağmum bir iklimde yakalıyorum; kasvet köpüklerle, gırtlaklara kadar! Hazin bir şıpıltı gecelerin, gündüzlerin boynunda, saksılara doğru.. Şikayetçi miyim? Olur mu, hiç olur mu öyle şey? O zaman memnunum? Bilmiyorum. Sadece gülümserim.

Gülmüyorum, ancak gülümserim. Gülmenin kimyasında genelde sevinç ağır basar, gülümsemeninkiyse çok başka. Sevinç kadar alçakgönüllülük, belki kibir, bazen keyif olabilirse de bir o kadar keder, heyecan, elem, tevekkül, güven, riya, korku, telaş, sabır, bilgelik veya ciddiyetsizlik, hatta nefret.. gülümsetebilir insanı. Ellerimi cebime yakıştırıyor ve gülümsüyorum; doğduğumdan beri, bilmem kaç senedir şuramda tıkırdayan saatin yanına bir de bu yağmur sesini katana şükürle, artık iliğime geçmiş yağmurla gülümser gülümser yürüyorum. Önümüzde bir takvim var.. Güya yetişmedeymişiz, vakti-zamanı gelince, evet işte yaz gelince ‘hasat’ varmış. Artık kimin boyu nereye erdiyse! Perşembenin hesabını çarşambadan yapmayı pek seven, ancak çarşambasını da her zaman sel alan ben pek öyle işin oralarında değilim. Benim kafamı hasat değil, hasadın sonrası kurcalıyor. Bu hasat, harman, her ne ise.. herkesi hoyratça tırpanlayacak, herkesi bir yere savuracak. Ben yağmurun sesini yakından duyacağım yerde olsam diyorum; tahammül işi değil ya, yine de öyle. Ne ki, orayı kestirebilmek benim harcım değil. Kimsenin değil.

Hasat filan demişken bak sana bir hikaye anlatayım: Sazlıktaki kamışın öyküsü pek hazin.. Genellikle daha ne olduğunu anlamadan, öyle, neredeyse birden bire büyüyüverir. Büyümüştür, ve artık kendine dayelik eden, onu emziren topraktan sıkılmaktadır; kopamamak, toprağa bağlı, hareketsiz kalmak ruhunu boğmaya başlar. Başında esen her rüzgara sanki kendini uçuracak, kurtaracak gibi bakar olur; her rüzgara başını vermeye, en ufak meltemde bile sallanmaya hazır bir manzara içinde.. Bu hali rençper için açık bir davettir artık. Savruk bir darbeyle vatanından koparılır. Nihayet özgürdür! Hep can attığı şey olmuş, toprağa bağımlılığı sona ermiştir. Ermiştir de, macera burada bitmiyor. Yaprakları, budakları koparılır önce, sonra buharlanır, ona dik durmayı öğretirler. Gamsız burgularla kalbi ırgalanır, içini dolduran ne varsa onları da böylece geride bırakır. Peşinden kızgın demirler gergin gövdesine öfkeli dumanlarla saplanmaya başlar; her seferinde inceden bir “of!” kalkar kırılgan ellerinden.. Bir yara daha almış, üzerinde bir delik daha açılmıştır. Boğumları bağlanır sonra, sesi nizam altına alınır. Onu yurdundan, ahbaplarından edenler her bir boğumu zapt eden telleri yaldızlamayı da ihmal etmezler. Anladın işte, ‘ney’den söz ediyorum. Sonra bir başpâre, cila, filan fıstık.. Artık hazırdır. Ömrünün sonuna kadar sürecek gurbetinin türküsünü söylemeye hazırdır artık.

Gurbetimizin türküsüne şunun şurasında bir şey kalmamış. Yakında hep beraber ‘gurbetlerden gurbet beğeneceğiz’. Ve madem yağmurun nerede soluklanacağını bilmiyorum..

Kararımı verdim: Yağmurun uzaktan en iyi duyulabileceği, hissedilebileceği, ıslatabileceği tek, biricik, yegane şehri seçeceğim.