II.
Bir şehri neresinden tutmak lazım? Tabii ki sokaklarından! Caddelerde kısır bir taraf var, ardı ardına doğumlar biriktiren, sonra hepsini terk edip giden, vazgeçen, vazgeçen.. yerin adı ‘cadde’. Bütün hikayeler sokakta başlar, sokakta doğar. Caddelere adını verenler bile yola sokaktan çıkmıştır; misket şıkırtıları veya kırsalda toz toprak içinde koşturulan topun tokluğundan gelirler. Bir şehri koklamak için caddelerinin kuru taklarından çok, kuytu mahallelerinde bir evi karşıkine bağlayan, solgun libasları taşımaktan bezmiş çamaşır iplerinin altından geçmek gerekir. Panolarda, afişlerde sırıtanlardan ziyade sıvasız duvarlarda, bina diplerinde yazanlara, karalananlara dikkat kesilmelisin. Caddenin iğrenç kalabalığına adımlarını uydurmak yerine, her akşam dönüşünü işkenceye bağlayan yokuşlarda adımlarını büyütmelisin. Şehrin bütün efsunu oradadır; sevdası, davası, intikamı, efsanesi, hıncı, kabadayısı, ayyaşı, delisi ve velisi.. ordadır, ancak orada bulunabilirler. Maun kokuların kalktığı gıcır gıcır ahşap merdivenleri tertemiz beyaz çoraplarla tepelemek, içinde hep bildik şeylerin olduğu sandıklara sanki yeni şeyler bulacakmış gibi yıllar sonra tekrar abanmak, komşudan ıvır-zıvır istemek, sokak lambalarının loşluğunda gece yarısı sohbetleri, kına geceleri, eskici naraları, balkon sefaları, kış gecelerinde uzaktan uzağa köpek sesleri, mahalle kavgaları, düğün alayları.. hepsi, hepsi sokağın işi. Hikayemiz hep sokakta başlıyor, ve yazık ki sonra caddeye öykünüyoruz. İlginçtir, hem çok ilginçtir, caddeleri dolduran hikayeler bile yine sokakta son bulurlar. Bir zamanlar çalımla çıkılan sokağa düşük omuzlarla geri dönülür. Sokak büyüktür, sokak affeder, tekrar bağrına basar. Ama işte ömrünü kendine bağlamış bir ölüyü taşımaya bile tahammülü yoktur caddenin.
Şehir değiştirmek garip şey. Bunun benzeri rüyalarda olur, falan yerde feşmekan şeylerin olup bitişini izlerken aniden rüya başka bir yerde, başka şekilde devam eder, böyle birdenbire plato kaymaları yaşarsın. Kopmuş bir film şeridinin eldeki parçalarını yapıştırmış gibi. Filme devam edilir, ancak eğer izlenen şeyi önemli buluyorsan aklının bir köşesi de hep o kesilmiş kısımda kalır “acaba burada neler konuşuldu, filmin öncesini buraya bağlayan vazgeçilmez bir şey var mıydı” falan diye.. Neyse işte, film filmdir, seyirciyi bekleyecek hali filan da yoktur. Aradaki boşlukta söylenmesi mümkün şeyleri hesap etmenin filmin kalanını zehir etmesi pahasına da olsa devam edecektir. Şehir değiştirmek biraz buna benziyor. Hikayede her zaman kopuk taraflar kalır, olay örgüsü gevşer hafiften. Bundandır ki kalan kısımda başımız her sıkıştığında, olayları takip edemez, işlerin buraya nasıl geldiğini çözemez olduğumuzda önceki sayfaları/sahneleri kurcalarız. Hele bir de anlatının koptuğu yer öykünün en can alıcı yeriyse, kalan kısma baştan başa kayıp sayfalardaki soru işaretlerinin gölgesi düşer.
Japon çizgi filmlerini bilir misin? Bu adamların ruhunda söyleyemedikleri bir şeylerin ağrısı var, nesillerden tevarüs ede ede gelip oturmuş bir sıkıntı, bir arada kalmışlık, dinmeyen bir yutkunma hali, bunu sadece çizgi filmlerine bakarak söyleyebiliyorum. Her zaman kahramanın gözlerine dikkat etmelisin. Japon çizgi filmlerinde karakterlerin göz bebeklerini her zaman kocaman çizerler; kocaman, ekranı/perdeyi kaplayacak kadar kocaman.. Ve sürekli titrektir bu göz bebekleri; yosunlu koca bir damla yapışır da bir türlü düşmek bilmez, ağlamakla ağlamamak arasında gidip gelen bu gözlerde insanın kendini yenemeyişinin bitimsiz öyküsü okunur, Japon çizerleri nefis anlatırlar bunu. Öyle ki neredeyse bütün filmin sadece o andan yapılma olduğunu düşünürüm, ya da bütün film sadece oraya o sahneyi koyabilmek için yapılmıştır. Sonrasında karakteri genellikle donuk, robotik hareketlerle sessizce dönüp giderken görürüz. Haddinden fazla yassı olduğu havası verilmiş bir dünya üzerinde –kahraman yürüdükçe yükselip alçalmaktadır- kendisinin yavaş yavaş ufalıp gözden kayboluşunu izleriz. Fonda da muhtemelen ezik bir Japon melodisi olur, böyle tiz çığlıklı, anlamsız bir şey.
Sokaklarına apansız döküldüğüm bu şehir bana başka şehirleri, başka sokakları hatırlatıyor. Edebiyat Fakültesi’nin insana ne kadar küçük olduğunu göstermek istercesine gerinen kocaman, karanlık, kasvetli koridorlarından fırlar fırlamaz kendimi Eyüp’ün, Balat’ın, Fatih’in veya Cihangir’in sokaklarına bırakıyorum. Caddeleri zaten yeterince görüyorum. Yüksek Kaldırım’ın bin bir tafrayla bizi boşalttığı büyük caddede şen, kibar, asil, züppe, boş, bezgin, marjinal, meşgul yüzler arasında akıp gitmekten bıktım, benim derdim biraz da sokakları kurcalamak artık. Hikayenin olmadık yerde kopuşu bana o çizgi filmlerdeki çocukları hatırlatıyor, kendimi onların yerine koyar oldum. Sepya baskılı bir resimde bıraktığım o gözler beni böyle görse acaba ne düşünürdü? Ya da bir şey düşünür müydü?
Kemerler altından Kirazlımescit Sokağı’nın kalbini deliyorum, her gün! ‘Sadece bir semt’ Vefa, artık semt bile değil. Perşembe Pazarı’ndan Eminönü’nü sandalla zor ediyorum, ha battık, ha batacağız diye. Yenikapı’da uzandığım kayada güneşi hep kanlar içinde bırakıyorum. Tophane’yi dertlendirenler Gülhane’yi de metruk bırakmışlar.. Yahya Efendi’de gördüğüm ne ise, ‘Ebedî Eyüplüler’in arasından süzülüp çıktığım tepede de aynı şeyi görüyorum. Resim kadar güzel bu şeyi tarife kalksam aklıma düşen ilk kelime neden hep ‘hüzün’ oluyor? “Manzaranın güzelliği hüznünde yatar” da ondan mı?
Şarkıdaki gibi, sonbahar hala pek bir güzel burada. Yalnız bu güzellikte eksik bir şeyler var, her defasında ağzımda kekrek bir tadla beni öylece bırakıyor. Otobüsler, meydanlar, derslikler, ranzalar, masalar, salonlar, mabetler, köprüler, parklar doldurup boşaltıyoruz, ama aslında yaptığım şeyi tarife kalksam sadece “duruyorum” derim, “yürüyemiyorum.” Evlerin, duvarların her yanıma set çekmesi şöyle dursun, boğazımdan aşağı oluk oluk akıp ne kıvrımlarla beni kıvrandıran perdelerin ruhuma bastığı hafakandan sıyrılmak için sokaklara dökülürken, o darlıkta, her akşam vaktinin ovunmasında bacalar ruhuma zift üfler, kendimden taşıp da sokunduğum gece, ayazını suratıma taze bir hakaret gibi çarparken, gürültülü bir kahve köşesinde kitaplara gömülmüşken, bir vapurun üstünde taşkın sulardan halime bir rol biçerken, uykusuzluğu kanılması muhal bir su kadar kanırtmışken, upuzun uykuların kollarını durak edinmişken, aynadaki halimi yadırgarken, birileriyle konuşurken, birileriyle konuşuyor gibi yaparken, denizsiz yerlerde doğmayı çözmeye çalışırken, taşradan şehre kaçar, şehirden taşraya sığınırken, iç kanamanın olduğu yere dışarıdan yara bandı yapıştırmak gibi, yeni yeni uğraşların, alt-üst oluşların plastik sevimliliğinin peşi sıra seğirtirken de yaptığım aslında sadece buydu:
Yürüyemiyordum.
Yorumlar
Yazınız beni
Çar, 02/05/2007 - 19:48 — Tuba OkuyanYazınız beni yıllar öncesinden tanıdık bir duyguya götürdü.lise son sınıfta malum sorun yüzünden okumak için,şehir degişikligi yapmak zorunda kaldım.Ben niçin burdayım?bu filmin orta yerine kim koydu beni?sorularının içinde bocaladıgım günlere bir seyahat oldu bu yazınız.Aidiyet sorunu bir inkisar,bir intizar belkide beraberinde kayboluştur.Aslında her şehir degişikliği belki de beraberinde odaklanma sorununu taşır.fakat bu bir bitiş telaşı ve başlangıç ürpertisidir,ama farkındasındır olan bitenin.Ama sizinyazınızdaki duygunun bendeki yansıması,bizim dışımızda bize rağmen yaşamak zoruda kalınan degişiklikler ayaklarımzı sürgülüyor,hayatımızı sansürlüyor.Sonra derin izler,yaralar,peşi sıra devameden VE HAYAT.