Gözlerdeki ışığa artık amorti bile vurmuyor. Ne feci! Oysa toprağı sevmek için kansız bir şair suratı takınıp gezmeyi yetecek sanmıştık. Yüz yıl önce birine günün birinde atları sadece zenginlerin ve bahis şampiyonlarının okşayabileceğini söyleseydim beni yanından kovardı. Ayaklarıyla şaraplık üzüm ezen Normandiya Köylülerine benzeme ütopyası bile daha masum! Düşünsene, üzerinde pos bıyıklı paşa resimleri olan sandıkların ticarî dolaşımda olduğu günlerde, sokaktan o resimlerdeki paşalara benzeyen birini çevirip lokantadaki suyun artık parayla satılacağını söyleseydik bize inanır mıydı?
Kafam zonkluyor. Her şey birbiriyle nasıl da irtibatlı! Hayata hep bir filmi izler gibi bakıyorum. Kendimden kaçmam bundan. Sırf bir seyir için koca cesedi taşımak, sonra en hazırlıksız zamanda hiç istemeden filmin içine çekilmek.. Ben senarist veya yönetmen olacağı günleri sabırla bekleyen bir eleştirmenim, oyuncu değilim ki!..
Önümde upuzun bir merdiven var. Koşar adım iniyorum. Bir, iki, üç.. Derken adımlar büyüyor. Nihayet kocaman bir adım, bir an sessizlik, ve eyvah boşluğa düşüyo.. Birden uyanıyorum! En sık gördüğüm rüya bunun gibi bir şey. Öyle rüyalar görüyorum ki, teknolojinin ne kadar lüzumsuz bir şey olduğunu ispat için varlıkları yeter! Sırf iki yumurta fazla alacağız diye tavukların olmayan kulaklarını kaşıma makineleri icat etmeye kalkan herifçioğulları biraz daha kalp gözü açık insanlar olsalardı rüyaların önemini kavrar, mesailerini rüya kaydetme makinesi üretmeye teksif ederlerdi.
Ben şimdiye kadar nasıl da dalgınmışım! Uzun yıllar renkli gözlere inanmadan yaşadım mesela. Bugüne kadar elime geçen bütün şemsiyeleri iki parça ettikten sonra şimdi kalkıp da “yağmur var, yağmur!” diye zırlamak kanıma dokunmuyor desem, yalan söylememiş olmayabilirim. İyi ama bu şehrin yağmuru da yağmur değil ki! Su bombardımanı, rutubet saldırısı, nem çıkarması gibi, panzer tazyiki gibi bir şey! Arap Bacı hangi camdan bakmışmış, doğrusu merak ediyorum. Damlalar damları öptü mü ortada cam-çerçeve mi kalıyor sanki?
Köprüden geçerim, saçlarım ıslanır. Kız Kulesi’ni seyrederim, paçalarımdan su sızar. İhtiyar bir şarkı “sana dün bir tepeden..” der demez tepeler bulutlanır. Bir köşede balık-ekmekle nefsimi körleteyim desem, akşam ezanı gürler, sular bu defa kulaklarımdan fışkırır. Çare yok! İşte bunun için, bunun için.. bana yine yollar görünüyordu.
***
Kim bilir kaçıncı aldanmayla, bir kez daha yola düştüm.
Çölde umarsız bir bedevi olsaydım serabın bana edeceği bu kadar olmazdı. Ömrü kaçmakla geçen sincapların aniden durarak verdikleri komik pozlar içinde, kutuplarda –üstelik- iki beden küçük smokin giyerek paytak paytak sallanan penguenlerin insanı ancak hüzünle gülümseten safiyane gayretkeşliğiyle, ademoğlu katında illegal oldukları için kendi raconlarını kendileri kesen çirkin yeraltı prenslerinin, farelerin bilmiş edaları altında, keçi inadı, kaplumbağa sabrı, devekuşu aymazlığı gibi, tavşan ürkekliği gibi dümbelek bir vaziyet içindeyim. Şehrin fermuarını çekip de kendimi dışarıda bırakalı epey oldu, şimdi kalkıp da birdenbire “açıl susam” desem, şehrin değnekçileri, tırnakçıları bile bakmaz yüzüme..
Elimde “bu kitaptaki kişi ve kurumların, gerçek yaşamdaki kişi ve kurumlarla ilgisi olmayabilir” diye başlayan bir kitap var, sayfalar eğri-büğrü çiziktirmelerle hayli hırpalanmış. Bu kitabı buraya neden getirttim? Bilmem.. Bugüne kadar bilerek yaptığı şeylerle bilmeden, düşünmeden yaptığı şeylerin istatistikî bir mukayesesi yapılsa aklının pek de öyle sandığı gibi matah bir şey olmadığının ortaya çıkacağına farkında olmadan inananların pek de haksız sayılamayacağı düşüncesi dün akşamdan beri beni etkisi altına almış görünüyor. İngilizce gazete bulabileceğim bir yer var mı acaba?
Belki de artık kısa cümleler kurmalıyım. Daralan sözcüklerin göğünde de nefes alınacak bir menfez olsun, kuşları kıran kuraklık kağıtlara sıvaşmasın diye şerbetleyip durduğum, nasılsa vergisi yok diye uzatıp gittiğim cümlelerden ne hayır gördüm sanki? İnceliklere kimin zamanı var? Gazel gibi, vals gibi, caz gibi ağdalı, serpildikçe serpilen değil de tango gibi, eskrim, boks, şut gibi keskin, kısa, küt cümleler..
“İşte böylece yolda kaldım..” Evet, fena bir örnek gibi durmuyor..
***
Kaldığım otelden çıktım. Yüzümün sokağın cakasına yüz vermeyişine, o gerginliğine öfkeyle, ve fakat alışkanlığın buyurganlığa varan kabul ettiriciliğiyle köşedeki lokantaya girdim, bir çorbayla içimi ısıtmayı denedim. Dışarı çıktım, biraz dolandıktan sonra az ötede sanki muhasara altına alınmış, hapsedilmiş gibi duran denizin işmarına aldırmadan kampüse doğru giden kırmızılardan birine atladım. Önünde “17” mi ne yazıyordu. İnsiyakî bir gel-gitle hafif hafif sallanan başların, bakışların arasına çaktırmadan karıştım. Diğer birkaç günden hiçbir farkı olmayan bir gündü bu; vehimlerin içimi baygınlıkla süslediği, her yanımdan tereddüdün damladığı diğer günlerden bir gün. Otobüsün içinde, ön kısma çakılmış minik bir levha üzerindeki yazıyı görene kadar tabii.. Görür görmez yüzümü ışıtan, nihayet benden gevrek bir gülümseme koparan cümleye baktım, kendimi bir filmin en sıkı sekansındaki ‘cool’ esas oğlan gibi hissetmeye çalışarak hafiften tebessüm ettim. Belli ki ilk iki harfi silinmiş olan cümlede şu ifade okunuyordu:
“.. acımızı temiz tutalım”
***
Öyle yaptım. Hayatımın son dört yılında acımı kirletmemek için sarf ettiğim gayretin bana öğrettiğini kim benden alabilir ki? İ..’da bir sokağın taşlarını boyarken, üniversiteyi bırakırken ya da nihayet kendimi dünyanın bir ucuna fırlatırken de yaptığım şey acımı temiz tutmaya çalışmaktan başka bir şey değildi. Öyle ya, herkes kendi acısını süpürse mahalle tertemiz olur. İyi de, bütün bunları neden anlattım?
Onu da sen bul artık..
~ SON ~
EK NİYETİNE: BİR ZAMANLAR FRENKYA
- Gidiyoruz!
- Gidelim..
Günlerdir dinmeyen yağmur neredeyse müziğin sesini bastıracak. Cızırtılı radyodan kart bir erkek sesi, ihtiyar odayı hırpalıyor..
“Bu adama hayranım evlat, herif tam bir kayıp!”
Öksürür gibi konuşan yaşlı adam bir an omzuna dokunmuşlar gibi sağ tarafına dönüp yüksek sesle bağırdığını fark etti. Üstelik karşısında iki saattir tek kelime etmeden oturan gence attığı çengel de havada kalmıştı. Kendi kendine mırıldandı:
“Bir filmi vardı hani, boş yere hapse girip çıkıyordu. Lanet aynasızlar, her yerde aynı..”
Aaron bir an için artık yalnız ayakkabılarının ucuna bakan yaşlı adama gözlerini çevirdi, sonra tekrar elindeki kitaba döndü. Adama karşı düpedüz kabalık etmişti. Kimseyi kırmak istemezdi ama özür dilemek konusunda deneyimsizdi. En azından onun yaptığı gibi kendi kendine söylenirse suçluluktan kurtulabileceğini düşünerek abartılı bir sesle homurdandı:
“Kahretsin, okumaya kalktığım kitaba bak!”
Adam cevap vermedi. Utanma sırası bu kez Aaron’daydı. Hiç bitmeyeceğini sandığı saniyeler daha yeni başlamıştı ki birden radyodaki şarkının değiştiğini fark etti. Fazla tanıdık bir ses: “some dance to remember, some dance to forget” diyordu. Bu sözlere daha önce hiç böyle dikkat etmiş miydi? Yanındaki gözlüklü birden söze girdi:
“Kitabı sevmedin ha?”
“Sevmedim. Bir roman ‘gidelim..’ diye biter mi? Ne güzel zımbalayacaktı adamı.. Silahını doğrultup sırıttı.”
Lafı uzatmak istediğini fark etti: “Niye katiller cinayetten önce gülümserler ki?”
“Tebessüm, umutla alayın en güzel alaşımıdır adamım..” Herifin sahte bir sesi vardı. Dublaj yapar gibi.. “Hem sen niye okuyorsun bunları?”
“Bilmem.. Sıkıntım geçsin diye, ama daha kötü oluyor. Film izlerken olmuyor ama. Sizce neden?”
Kırklarında gösteren adamın tombul ellerinden biri, yanında duran siyah çantaya bir kanguru gibi zıpladı, orada bir şeyler aranıyormuş gibi yaptı ve çıkıp sağ dizine oturdu. Bu ânı kedilerin gözleriyle yumağı hapsetmesinden daha fazla dikkatle takip etmişti Aaron. “Zavallı adam!” diye düşündü. Konuşmanın burasından sonra biraz daha kasılması gerekeceğini hissetmiş olmalıydı.. Derken birdenbire gözlüğünü çıkardı, az önce dizinde uslu uslu oturan elinde tuttuğu küçük bezle gözlüğünün camlarını silerken devam etti:
“Çünkü edebiyat hatırlatır, sinema unutturur. Ama neticede ikisi de saçmalık. Hatta şu müzik de..”
Aaron bu cevabı gerçekten beklemiyordu. Bir an, deminki boşboğaz adamın yanında horlayan ihtiyarın gür sakallarına bakıp itiraz etti:
“İyi ama siz sanatı küçümsüyorsunuz?”
“Bilmiyorum. Belki o da çağdaş putlardandır. Hem düşünsene, azınlığın çoğunluğa baskısını meşrulaştırmak için bundan daha güzel bir kılıf bulunabilir miydi?”
Bekleme Salonu Bilgesi bir an Aaron’un gözlerinin içine baktı, ardından kaba bir kahkaha patlattı ve bu kez onun da takip edemediği bir hızla sessizce kapıyı açıp yok oldu. Şimdi odadaki tek ses, yağmurunkiydi. Umutsuzca hız kesmeyen yağmura baktı Aaron. İsli duvarda karaltılar, gölgeler oynatan yağmur dinecek gibi görünmüyordu. Gözlerinin ucuyla onu gizlice takip eden az önceki mahcup ihtiyar hiç beklemediği bir anda birdenbire atıldı:
“Genç adam” dedi, “biliyor musun, doğulular yağmura ‘rahmet’ diyorlar. Rahmet, yani Tanrı’nın lütfu.. Belki de böyle düşünürsen acıların hafifler..”
Adamla bu kez gerçekten konuşmak istiyordu Aaron, ancak bir an yılan görmüş gibi durdu, söyleyecek bir şey bulamayınca da vazgeçti. Karşı köşedeki ihtiyar, ağzında turuncu bir lambanın susuzluğuyla uyuklamaya devam ediyordu..
~ hediyesi 25 kuruş ~
Yorumlar
geçmiş oldu!
Salı, 31/07/2007 - 15:48 — nihan azadenihan azade
son zamanlarda, bana yazabileceğim vehmini bulaştıran bir derde tutulmuştum. altı dozluk romanınızı tek seferde okudum; hiçbir şeyim kalmadı.
tek kelimeyle : yorumsuz..
Pzt, 20/08/2007 - 16:34 — Elif Nur Diyerben bu kadar uzun olabileceğini tahmin etmemiştim.
bu yüzden tek kelimeyle : yorumsuz.