renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

E-Hikaye

Öykünün son satırlarına "Ağlamayın ağalar, ağlamayın" diyerek son noktayı koyuyor yazar. Bilincinde değiliz oyuna getirilişimizin. Ve kahretsin ki o bu durumun baştan beri farkında. Ağlamayın demesine aldanmayın siz, ağlamamızı istiyor aslında. Hem o kadar çok istiyor ki bunu. Ne halde olduğunuzdan ve bunu başardığından emin bir vaziyette, "sizi nasıl da ağlattım" demeye getirip, becerisini ifşa ediyor utanmadan.
Ne kadar da usta bir kalemşörüm, ağlattım sizi !.
Ben ağlattım, ben başardım bunu diyor.
Yapsın, helal olsun.

Ben beceremiyorum diye kıskanmayın, ustalık işi, bir de yürek elbet. İkisini bir araya getirmek her babayiğidin, her ' benim' diyen kişinin harcı değil.
Riyakar olduklarını söyleyerek sövüp suçlamakta acele etmeyesiniz sakın.
Ben sövdüm lakin kusuruma bakmasın.
Ben yaptım diye siz de yapmak zorunda değilsiniz ayrıca.
Benimkisi sevgi sövgüsü. Hoşuma gitti böyle yapması da onun için sövdüm. Duygularımla oynayıp, sonra da " bilerek yaptım. Böyle planladım " demek istemesi hoşuma gitti.
Öyle okkalı sövgüler değil söylediklerim merak etmeyin. Merak etseniz de söylemem zaten. Ayıptır! her akıldan geçen öyle ulu orta ifa edilmez elbet.

Nereden girmiştik bu konuya ?
Hatırladım.
Aslında giriş kısmına bakıp kopya çektiğim halde, size düşünüp de hatırlamış kanaati vermeye çalışıyorum. Yazar kısmı yapar böyle. Mübah görür bu kadarını.
Kalbimizi avuçların içine alır, sonra da parmaklarının ucuna takıp oynatır bunlar. Duygularımızı avlamak için devşirdikleri kelimelere zihinlerinde sinsi tuzaklar kurdurturlar. Ardından zora koşarak emrederler adeta.
Ağlanacak ağla.
İstersen ağlama !
İsteyip istememe ile bir alakası yok tabi.
Damara ulaşacak öyle yollar bilirler ki, dayanamayıp açarsın muslukları.
Direnenler olmaz mı ? Olur elbet..
Hiç tavsiye edilen bir durum değildir lakin.
Ağlamak iktiza eder.
Ağlayınca rahatlamadın mı sanki.
Kendini daha iyi hissetmedin mi, itiraf et.
Öyle oldu değil mi !

Bakın yine tuzak kurdum size ve hemen inandınız masumiyetimize. Halbuki sizi ağlatacak hale getiren de oydu. Yazdıklarını okumasaydınız şayet kabarmayacaktı gönül okyanusunuz. Sıkıntı verdikten sonra rahatlatana şükran duyulur mu hiç!
Duyulmaz elbet.
Bu kadar basit değil mi!
Ne kadar da nankör olduğunuzu görebiliyor musunuz !

Evde pineklemekten dolayı sıkılıp duruyordunuz oysa. Hayat ne kadar yeknesak ne kadar da çekilmez bir hale bürünmüştü. Siyah beyaz bir fotoğrafa dönmüştü objeler. Oflayıp poflarken yazarın cümleleri ile başka başka hayatlara, başka başka diyarlara gidip seyr-i sefer ettiniz. Kah oturup kah kalktınız gözleriniz satırlar üzerinde gezinirken. Ta ki kitabı elinize alana dek böyleydi. Okuduğunuz kitap ise hayatınızın dönüm noktası oldu. Artık sizin için hicretin/miladın yerini kitap almıştı. Kitapdan önce, kitaptan sonra diyerek onu tazim etmeniz gerekirken şimdi kalkmış o satırları sizin için bir nakkaş ustalığı ile işleyen yazarı suçlayarak nankörlük ediyorsunuz. Siz üfleyip püflemekle vakit geçirirken, başka hayatlardan sizin için renkli elbiseler biçmekle meşguldü o. Yaşamaya çok da can atmadığı nice hayatlar yaşamıştı sizin yüzünüzden. Yeri gelmiş ikiye, yeri gelmiş üçe, dörde bölünmüştü müşteki olmadan.
Niye yapmıştı bunları.
Canınız sıkılmasın için.
Hayatınızı öfleyip pöfleyerek geçirmeyesiniz diye.

Başka hayatlara tanıklık ederken kendi konumunuza uygun elbiseler biçebilesiniz diye. Daralan ufkunuzu genişletmek adına yaptı bu fedakarlıkları. Zannediyor musunuz ki siz ağlarken o gülüyordu. Kalemi ateş gibi olmuştu hissettiklerini yazıp, yazdıklarını hissederken. Bazen, ıslanan kelimeleri kurutmak için saatlerce beklemek zorunda kalmıştı.
Sizin maç seyrettiğiniz zamanlarda, melal akşamlarla hem hal olmayı tercih etmişti o. Sizin horultularınızı işittiği halde, manaya ulaşmak için hüzünle yarenlik etmek zorunda kalmıştı. Yaşamanız için yaşayamamaya razı olmuştu çoğu kere..

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Açıklama

Cemaat.com orijinalliklerine bir yenisini daha ekleyerek yeni yazılan bir e-hikaye'ye imzasını atıyor. Her yeni sayfa alt kısma yorum statüsünde eklenerek inşallah bir süre sonra nihayete erecek.

Hikaye'nin ismini bir süre sonra beraberce belirleyeceğiz. Yorum yapmak yada eleştiride bulunmak isteyen arkadaşlar olursa lütfen bunu hikaye aralarına değil de bu yorumun altına yapsınlar.

...

Öykü sanırım giriş bölümü olduğu için belirsiz. Anlatılan durum fazlasıyla birbirine girmiş. Öyküde ne anlatılmak istendiğini henüz çözemedim. Konu fazlasıyla dağılmış. Bi de kelimeler daha sade olsa, öykü için biraz ağır değil mi?

Öldür abi beni öldür:))

Kendi kendime konuşup, ısınıyorum !

Bir kaç sayfa sonra konu iyice belirecek. Şu an yazdıklarımın konu ile bir alakası yok zaten. İkinci bölümde ifade ettiğim gibi ısınıyorum sadece. Beğenilmez yada uygun görülmezse çıkarır atarız olur biter.

II

İnandınız mı sözlerime.
İster inanın ister inanmayın, benim sorunum değil bu.
Sanmayın sakın, sözleri yalan ve riyadır.
Çoğu gerçek. Çoğunu hissederek yaşamışlar.
Yaşamamışlarsa bile yazarken muhakkak yaşarlar..
Okuyucuya şöyle bir tuzak kurayım da ağlasınlar.
Yok öyle üç köfte beş kuruş.
Zor zenaattır yazarlık.
Avcı olmadığı halde ava çıkmışsa eğer önce kendisi avlanandır yazar. Bu arada avını yakalamayı da ihmal etmez tabi. Kurduğu tuzağa ilk önce kendi düşer o, acının herkesten önce bakar tadına.
İçli insandır, bilgisinin çokluğu kadar yoğundur duyguları.

Yetsin bu kadar yazarlık irdelemesi.. Şu an önümde Ahmet Mercan'ın " Üç Noktalı Yağmur " ismindeki muhtelif öykülerden müteşekkil son kitabı var. " İki soluk " isimli öyküyü daha şimdi bitirdim. Şimdi dediysem, henüz değil tabi. Yazımın başına dönün, işte zaman. Öyküyü bitirir bitirmez soluğu klavyenin başında aldım. Adını söylemiştim " İki soluk ". Allah'ın hakkı üçtür deyu bir tane de benden olsun istedim. Bakın yazarın üretkenliğine. Yazdım bitti yok. Okundukça ürüyerek çoğalır o. Velhasıl, okundukça çoğalan kişidir yazar. Kelimelerindeki etkili tahayyül ile yayılır hayatın uzuvlarına... " Ağlamayın ağalar. Ben sadece haber verdim: Soluğun biri gitti, bir soluğunuz kaldı " cümlesi ile nihayetleniyordu öykü. Pek etkilendim. Hem bizimle oynadığı için, hem bu oyundan iki taraf ta memnun kaldığı için. Bir de bu soluğun, bizatihi kulaklarımla dinlediğim yaşanmış bir hikayenin üzerindeki külleri kaldırarak hatırlamama vesile olması sebebiyle. Hikayeyi merak ediyor musunuz! Zannetmiyorum. Çünkü çoğunuz bahsettiğim öyküyü okumamışsınızdır. Hikayemi merak etmeniz için bu öyküyü okumuş olmanız gerekir.. Tabi ki okumadınız. Okuyanınız varsa şayet muhalefet etmesin sakın. İstisnalar kaideyi bozmaz diye bir kural konmuştur nitekim..Eee ben de öykümü yazmak için sizin merak etmenizi bekleyecek değilim elbet. Perilerimin ziyareti neticesinde ruhum kanatlanmaya yüz tutmuşken yazacağım. Ne zaman mı. Isınıyorum henüz acele etmeyin. Bu benim hakkım.

Beş, altı sene kadar evvel. Belki yedi, belki sekiz. On da olsa şaşırmam. Ne çıkar ki bundan. Bilemem ayrıntının bu kadarını. Tarihler benim için teferruattır ve isimler. Yer falan yani. Dalgın adamım velhasıl. Söylerler işitmem, bakarım görmem ! ta ki görülecek surete, işitilecek sese tevafuk edene dek. Onu da siz görmezsiniz belki. Böbürleniyor diye kızmayın bana. Neyse onu söylüyorum ! İş bölümü yapmak denilen şey bu olsa gerek değil mi?. Her şeyin görünüp bilinmesi için böylesi münasipmiş besbelli. Bu halimden dolayı istedikleri kadar hafife alıp makaraya sarsınlar, umurumda değil. Üzerime düşeni yapıyor muyum? Yapıyorum. Herkes vazifesini bilecek, gerisine çıkarmayacak sesini. Uzunca bir süre önce diğer boyutu tercih ettim ben. Akıllılar ile delilerin durduğu yerin tam ortasındayım belki. Yada bura ile ora/öte arasında bir yerde işte. İsteyince gidemezsin oralara. Buraları da içime sindiremeyince dalgın denilen türden biri olup çıktım galiba. Maveraya öykünürken aralarda takılıp kalmışım heral. Homoseksüelleri bile kabul etti toplum. Zaman ve mekan boyutunda nerede durduğu belli olmayan beni de kabul ediverse ne çıkar.. Sait'in yüzünden belki. Kim mi bu Sait? Söyleyemem. Herkesin sırları vardır ve yine herkese anlatılmaz öyle her şey. Biz herkes miyiz demeyin ! Öykümü size okutacağım için ne zannediyorsunuz kendinizi.. Öykünün içinde bahsederim belki. Bazı sözlerim size ağır geliyor olabilir. Adama bak, neredeyse bizi sigaya çekecek diye düşünebilirsiniz. Eee az önce söyledim, sizin durduğunuz yerde duranlardan değilim diye. Hazırlıklı olmanız gerekirdi bu tür durumlara. Ne yapmanız gerektiğini hep ben mi söyleyeceğim size hem. Vaziyeti kolaçan edip pozisyona göre gardınızı almanız sizin vazifeniz. Her zaman uyaramam sizi.

Uyarı !

Arkadaşlar, tamamlanan her yeni sayfaya numara vererek hikayenin kaldığı yere ekliyorum. Kopukluğu engellemek ve okunma kolaylığı sağlamak açısından lütfen yorumlarınızı hikaye aralarına değil, alt kısımlara yapınız.

Bu hikaye biraz uzun olacağa benziyor. Bu yüzden baştan sıkı tutayım işi.

Şadancığım bu durumu bloğuma girdiğim ilk mesaj yorumumda belirtmiştim. Bu yüzden girdiğiniz yorumu sildim.

IIV

Beş, altı sene kadar evvel. Belki yedi, belki sekiz. On da olsa şaşırmam. Ne çıkar ki bundan. Bilemem ayrıntının bu kadarını. Tarihler benim için teferruattır ve isimler. Yer falan yani. Dalgın adamım velhasıl. Söylerler işitmem, bakarım görmem ! ta ki görülecek surete, işitilecek sese tevafuk edene dek. Onu da siz görmezsiniz belki. Böbürleniyor diye kızmayın bana. Neyse onu söylüyorum ! İş bölümü yapmak denilen şey de bu olsa gerek. Her şeyin görünüp bilinmesi için böylesi münasipmiş besbelli. Bu halimden dolayı istedikleri kadar hafife alıp makaraya sarsınlar, umurumda değil. Üzerime düşeni yapıyor muyum? Yapıyorum. Herkes vazifesini bilecek, gerisine çıkarmayacak sesini. Uzunca bir süre önce diğer boyutu tercih ettim ben. Akıllılar ile delilerin durduğu yerin tam ortasındayım belki. Yada bura ile ora/öte arasında bir yerde işte. İsteyince gidemezsin oralara. Buraları da içime sindiremeyince dalgın denilen türden biri olup çıktım velhasıl. Maveraya öykünürken aralarda takılıp kalmışım heral. Homoseksüelleri bile kabul etti toplum. Zaman ve mekan boyutunda nerede durduğu belli olmayan beni de kabul ediverse ne çıkar.. Sait'in yüzünden belki. Kim mi bu Sait? Söyleyemem. Herkesin sırları vardır ve yine herkese anlatılmaz öyle her şey. Biz herkes miyiz demeyin !. Öykümü size okutacağımiçin ne zannediyorsunuz kendinizi. Öykünün içinde bahsederim belki. Bazı sözlerim size ağır geliyor olabilir. Adama bak, neredeyse bizi sigaya çekecek diye düşünebilirsiniz. Eee az önce söyledim, sizin durduğunuz yerde duranlardan değilim diye. Hazırlıklı olmanız gerekirdi bu tür vaziyetlere. Ne yapmanız gerektiğini hep ben mi söyleyeceğim size hem. Vaziyeti kolaçan edip pozisyona göre gardınızı almanız sizin vazifeniz. Her zaman uyaramam sizi hem.

Nerede kalmıştık. Beş, altı sene kadar evvel. Belki yedi, belki de sekiz. Ne çıkar ki bundan demiş ve araya laf karıştırmıştık. Yine gidemiyoruz bu vakte, daha anlatacaklarım var size. Bazıları maziden bahsederken hafızası ile övünmek için " Sene 1978, aylardan mayıs, kasabaya inmiştik " gibi tarihî ayrıntılara dair verileri gözünüzün içine sokarak başlar söze. Hatta günlerden Cumartesi, saat şu civarlardadır falan. Bunlar genelde sözlerinin dinlenmesinden hoşlanan ve hep kendi konuşsun isteyen bencil insanlardır. Sizden daha zeki olduklarının ispatıdır bu tür verilere karşı olan nüfusları. Anlatmaya yönelik liyakatlerini ifşa etmek için masum görünen sinsi eylemlerdir aslında. " Sen sabah kahvaltısında yediklerini hatırlayamazken, ben sana on sene öncesinin detaylarından bahsedebiliyorum " zavallı adam demenin Ali Cengiz'cesidir bu. Bu tür ayrıntılara karşı olan ilgisizliğim yada hafıza zayıflığımdan ötürü ezilmişlik psikolojisi ile abartıyor olma ihtimalimi de göz ardı etmemek gerekebilir elbet. Zira bu hususta çok ezdiler beni. Hazır yazdıklarımı okuyan birilerini bulmuşken içimi döküvereyim istedim. Pek de haksız sayılmam nitekim! Kasabaya indiğin tarihi gününe kadar vermek de neyin nesi. Yolda giderken yanından geçtiğin küçük kızın bakışlarındaki anlamdan bahsedebilir misin peki. Koyunları, kuzuları, kuşların nasıl öttüğünü hatırlasana. Köyün tek delisinin sık sık tekrarlayarak ağzından düşürmediği o cümle ile ne demek istediğini hiçbir zaman düşünmediğinden bahsedebilir misin bize. Geç bunları geç. Sene bilmem kaçmış, aylardan şuymuş. Dün ehliyetimi kaybettim ben. Evveli gün de anahtarımı. Ne var bunda! Sen insanlığını, imgeleri, hayatın anlamını kaybetmeye yüz tutmuşken ben tarihi, anahtarımı, ehliyetimi kaybetmişsem ne olmuş. Sakın beni mukayeseli üstünlük zırvasını uyguluyor olmakla suçlamayın. Evet uyguladım, bu gerçek. Peki benim hakikatim sizin gerçeğinizi alt etmedi mi! Ne derseniz deyin, altın gol bu. Dün ayları karıştırmıştım, bu gün de yılı. Hakkı batıla karıştırmadım ya. Sadece yılları. Yılları karıştırmakla bir halt karıştırmış olmaz insan. Öte tarafta " hangi yıldayız " diye sormayacaklar elbet. Rabbin kim? İnsan olarak gittin de niye dört ayaklı geldin vs..

Ehliyetimi kaybettiğimi söylemiştim. Bu gün soluğu Bağcılar'da aldım tabi. Yenisini isteyeceğiz ya. Kim bilir kaç kere gittiğim için ne nerdedir, önce nereye baş vurulur bilirim. Tecrübeli olmam hasebi ile şekil şemal hafızamda.. Seninle mi uğraşacaklar, ehliyetine sahip ol diyebilirsiniz. Otuz milyonu ben veriyorum ama. Bir ehliyet çıkarmaya tam otuz milyon lira. Dördüncü, beşinci gidişim olmuştur. Varın bütçeye katkımı hesap edin. Altı, yedi de çıksa şaşırmam. Huneyn'i okuduğumdan beri sayıları önemsemiyorum, daha önce söylemiştim bunu. Siz de artık aklınızda tutsanız iyi olur. Aynı şeyleri tekrarlayıp durmak hem sizin hem de benim hoş bir durum değil... Benim ehliyet on sekiz senelik. Kaybetmeyeyim diye on sekiz sene onu düşüneceğime, dört beş kez kaybedip yenisini çıkarmak daha zahmetsiz hem. Sizi ikna etmek mecburiyetinde de değilim ayrıca. Geçelim efendim. Zayi kısmından gerekli formları alıp başladım doldurmaya. Sıra tarih kısmına gelince aniden duraksadım. Günleri zaten bilmem, ayları da uzun süredir karıştırırdım ama sıra yıllara gelmemişti henüz. Düşün, düşün ! tık yok, hatırlayamıyorum yılı. 2004 mü 2005 mi diye debelenirken 2005 ağır bastı lakin resmi evrak emin olmak gerek. Yanımdaki delikanlıya hangi yılda olduğumuzu sordum. Sağ olsun, mahçup etmeden söyledi. Henüz 2004'deymişiz meğer. Tutturamadığım için üzüldüm tabi. Ben sizden bir sene öndeyim demektir bu diyerek kendime moral vermeyi de ihmal etmedim. Siz 2004'ü yaşıyorken ben 2005'deyim. Hesap bu kadar basit. İhtiyarlara sorarlar " Amca-teyze, yaş kaç. " On sekiz evladım. Gönlüm genç benim, İnsan hissettiği yaştadır " falan. Benim durumumda böyle bir şey işte. Bir de gerici derler utanmadan. Heeeey! 2005'te yaşıyorum ben. Öyle hissediyorum ! hangi gericilikten bahsediyorsun sen.

Nerede kalmıştık! Beş altı sene kadar evvel. Belki yedi, belki de sekiz. Bu nasıl öykü, bir türlü başlayamadık demeyin. Isınmaya çalıştığımı söylemiş miydim size. İlk öykü denemem bu. Aslında ilk ağızdan çok özel ve ciddi şeyler anlatacağım. Ama kendi üslubumca ama kendi usulümce bir giriş olsun istedim. Aslında istemeden, kendiliğinden yani doğaçlama olarak böyle oldu demek daha doğru olur. Her yiğidin bir yoğurt yeyişi varmış. Bizimki de böyle işte. Belki de çoğu yaşanmış ve ciddi nitelikteki bir öyküyü ilk defa böylesi özgün bir başlangıç formatı ile ben sunacağım size. Özgün olmak maksadını güderek böyle yaptığımı düşünmeyesiniz. Hafife aldığımı da. Öyküye ve anlatacaklarıma duyduğum saygı yüreğimin en derinlerinde. Neden böyle yazdığımı ve öyküye girişi geciktirdiğimi ben de bilmiyorum.

Beş altı sene kadar evvel. Belki yedi, belki sekiz. Haber gelmişti. Nereden yada nasıl bilemiyorum. Sadece haberin geldiğini hatırlıyorum. Önemli olan bir şey varsa, o da Yılmaz'ın sağ salim dönüyor oluşuydu