renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Ebedî Hikmetin Peşinde: Seyyid Hüseyin Nasr

S. Hüseyin Nasr1933 yılında, Tahran’ın meşhur âlim ve fizikçilerinin mensup olduğu bir ailede dünyaya gelen Seyyid Hüseyin Nasr’ın, ‘Yaşayan Filozoflar Kitaplığı’nın kendisine ayrıldığı 1000 sayfalık cild, eleştirel makale ve bu makalelere verdiği cevapları da (bibliyografya şeklinde) kapsayan entelektüel biyografisi İnsan Yayınları tarafından yayınlandı.

Yetmiş yılını ilim ve irfanla geçirmiş bu büyük âlimin hayatını bir çırpıda okuyup geçmek faydalı olmaz. Uzun ömrüne sığdırdığı bilgi birikimi, tecrübeleri üzerinde uzun uzun düşünerek, mütalaa ederek okumak son derece faydalı olacaktır. Üç yaşında okuma yazmayı öğrenen ve çocukluğunda Kur’an, şiir, siyer gibi dersler alan Seyyid Hüseyin Nasr, ‘ebedî hikmetin izinde’ koşup duracaktır. Firdevsî, Nizâmî, Sâdî, Rûmî ve Hâfız gibi şairlerin şiirlerini ezberleyen Nasr, ilerleyen dönemlerde felsefeye derin bir merak salacak ve dünyanın en önemli felsefe mahfillerinde parmakla gösterilecek bir ilim adamı olarak temayüz edecektir. Düşünün bir kere, on yaşındaki bir çocuk iken felsefi uyanışının ilk alametlerini sezinliyor; ‘zihni nedensellik, uzayın sonluluğu ya da sonsuzluğu, rûhun ölümsüzlüğü ya da bedenin ölümüyle yokuluşu’ gibi meselelerle meşgul oluyor. Eğitimli anne ve babanın çocuğu olarak Michel Racine ve Moliêre’in oyunlarını, Alexandre Dumar ve Victor Hugo’nun tarihî romanlarını, Shakespeare’in oyunlarını, Tolstoy’un hikâyelerini okuyor. İran klasikleriyle karşılaştırmalı okuduğu bu kitaplar onun evrensel vizyonu kazanmasına yardımcı oluyor. Bu durumu Nasr şöyle izah ediyor: “Sadece tasavvuf ve Batı’ya açık İran kültürü ile değil, aynı zamanda Doğu İran’ın bildiğim mevcut büyük medeniyetleri ile beslenmiş bir çevrenin havasını teneffüs etmiş olmam önemli bir noktadır.’

1945’te Amerika yolculuğu başlayacak, manevi evi olarak göreceği Kâhire’de bir süre kalacaktır. Sonra uzun ve yorucu bir deniz yolculuğuna başlayacak ve 17 Aralık 1945 tarihinde New York’a varacaktır. Protestan mezhebi olan Baptist bir cemaat okulu olan Peddie’de parlak bir öğrenci olarak okuyacak ama burada geçirdiği yıllar için sonradan şunları söyleyecektir: ‘Pedie yılları, pozitif bilimlerden ayrı olarak İngilizce, Batı kültürü, Amerika tarihi ve Hıristiyanlık konularında sağladığım kazanç bakımından benim için bir dönüm noktası ve İran kültürüne yabancılaştığım ve İslam âmentüsünden uzak kaldığım bir dönem idi.’ (sh. 22). MIT ve HARVARD üniversitelerinde öğrencilik yapacak, atom bombası projesinin mimarlarından Enrico Fermi ile ortak çalışmaları bulunan Charles Friedman ve Sruno Rossi gibi hocalardan dersler okuyacaktır. Burada fizik ve matematik dersleri de alan Nasr, fizikle olan bağlarını koparır. 18 yaşında etkisi altına girdiği manevî ve entelektüel iştah, sonraki yıllarda dünya görüşünün kristalleşmesinde belirleyici rol oynayan Guênon ile yolları kesişir. Bu dönemde Descartes’ten Alfred North Whitehead’e değin felsefi eserlerinin neredeyse tamamını okuduğu Batı düşüncesinden ziyade Hint düşüncesine yönelir. Bu dönemde Ananda K. Coomaraswamy’ı tanır. Coomaraswamy’in zengin kütüphanesinden faydalanarak Hinduizm, Budizm, İslam, Çin, Eflâtun, Klasik Orta Çağ Avrupa düşüncesi sanat ve sembolizmine dair pek çok eser okur. Yine burada Guênon’dan Frithjof Schuon’a, Titus Burckhardt’tan Martin Lings’e kadar pek çok tradisyonalistin çalışmalarını bulur. Buradaki yoğun çalışmalarından sonra şunları söyleyecektir: ‘Çalışmalarım beni, Hindistan’dan, Eflâtuncu Orta Çağ Avrupa entelektüel dünyasından Lao-Tze ve oradan da İslam ve tasavvufa taşıdı. Bir anlamda döngü tamamlanmış ve ben de modern Batı dünyası ile İslam ve Batı dünyası dışındaki diğer kadîm gelenekler arasındaki gidip-gelişlerden sonra manevî ve entelektüel anayurduma geri dönmüştüm’. (sh. 30).

1957 ve 1958 yazının çoğunu Fas’ta geçiren Nasr bu yılları manevi ve entelektüel yaşamındaki köklü değişiklikler olarak anlatır. Uzun süren felsefî ve entelektüel istikametini aynı yıllarda Fas’a Cezayir’li büyük âlim Şeyh Ahmed alavî ve Şeyh İsâ Nureddîn Ahmed silsilesine maddi ve manevi bağlılığıyla şekillenir. Amerika ve Batı üniversitelerinde uzun soluklu çalışmalarından sonra ulaştığı bu manevi iklim onu öylesine etkiler ki, doğa felsefeleri ve kozmolojiye olan ilgisi giderek artar. Tabiat sevgisi ve manevi arayışı doruk noktasına ulaştığı bir anını şöyle anlatır: ‘ 1954 yazında Rocky Dağları’nın, en yakındaki dağa 4 saat yürüyüş mesafesindeki rakımlarında, el değmemiş bir göle biriken şelâlenin ardındaki mağarada Kur’ân-ı Kerim’i yeniden okuyup yaşamımın geri kalanı üzerine düşünmeye karar verdim. Bu saf ve pastoral ortam beni o denli etkilemişti ki uzun yıllar kaldığım evime yani İran’a dönmeye karar verdim.’ (sh. 42). Bu manevî derinlik hali onun anlam arayışını daha da tetikler ve ‘modern fiziğin bizi fizikî dünya hakkındaki nihâi bilgiye ulaştıramayacağını’ fark eder. Bu durumda zihninde şu soru canlanır: ‘Modern fizik değilse hangi bilim bize bir cevap verebilir?’. Zihninde canlanan bu tür sorularla kendi evine geri döner evlilikle yeni bir hayata başlar. Bu yeni hayatında ‘eşyanın hakikatini arayış’ merakı onu dur durak bilmeyen bir arayışa iter. ‘Murtazâ Mutaharrî, Seyyid Celâleddîn Aştiyânî gibi geleneksel felsefeciler ile İran’ı çağdaş, devrimci bir İslam formuyla tanıştırmaya çalışan Ali Şeriati gibi modern, yetenekli şahsiyetlerle’ tartışmalara başlamıştır artık. Varlığıyla çevresine manevi hava ve his yayan mübarek bir insan olarak nitelediği Allame Tabatabâî’nin ilim meclislerinde bulunur. Bu dönemde Henry Corbin de aralarına katılır ve esaslı tartışmalar yaşanır. Tabatabâî, Seyyid Hüseyin Nasr Amerika’ya döndükten sonra dostlarından birini yayına çağırıp felsefe meselelerindeki gayretlerini sürdürmesi için bir vasiyet bırakır.

Yirmiye yakın kitabı Türkçeye tercüme edilen bu büyük âlimin Türk entelektüel mahfillerinde yeterince tanındığını söylemek zor. İslami entelektüel çevrelerde tanınan ancak hakkında yeterli derecede çalışmalar yapılmayan Nasr’ın özellikle üniversitelerde ilahiyat ve felsefe öğrencilerinin tez olarak çalışmalarında büyük fayda vardır. Dünyanın her tarafında çok seçkin talebeler yetiştiren Seyyid Hüseyin Nasr’ın ülkemizde de İbrahim Kalın gibi entelektüel talebelerinin olması sevindiricidir. Pek çok kitabını Türkçe’ye kazandıran İnsan yayınlarını bu entelektüel biyografiyi de okuyuculara kazandırdığı için tebrik ediyorum. Ömrünü manevi bir arınma, içselleştirme ve manevi gerçeklerin tefekkürüne adayan Seyyid Hüseyin Nasr’a Allah’tan sağlık ve afiyet diliyorum.