BAŞ AĞRILARIM...
Ülkemizde edebiyat(?) alemi şimdilerde edebi mekanlardan çok biranın su gibi tüketildiği, edebiyatın dekoltesinin tartışıldığı bar ve cafelerde buluşur hale gelmiştir.
Kendisine edebiyatcı adını veren ve halk nazarında yüksek bir mevkide tutulan bir sanat adamını elinde bira bardağı ile etrafına sapık gülücükler atarken gördükten sonra kafamdan geçenlerdir yazacaklarım.
Geçmişteki medrese sohbetlerinin yerini Arnavutköy bar muhabbetleri almış durumda. Geçmişte yalnızca bir kere aşık olan ve bu aşk yüzünden onlarca şiir yazan şairlerin yerini ise şimdilerde gecelik aşk(!) larına yazdıkları müfrit şiirlerle anında meşhur olan yazar(!) lar almış durumda.
Yıllarını sanatını en iyi şekilde icra etmeye çalışarak geçiren, çıkartacakları ve hiçbir menfaatleri olmayacak dergi için ceplerindeki üç kuruşu esirgemeyen üstadların oturamadıkları tahtlara yazdığı bir kaç deneme ile meşhur olan torpilli ve zübbe sözde edebiyatcılar almıştır.
Bir yanda gözlerindeki ışık bir türlü görülemediği ve en önemlisi ülkenin metropol kentinde yayınlanmadıkları için adam yerine konmayan onların tabiriyle taşra dergileri, bir tarafta ise edebiyat dergisi demeye yalancı şahit gerekecek olan Magazin edebiyatı dergileri...
Yoksa daha kaliteli edebiyat yapmak için biraz dışlanmak mı gerekli ?. Belki de bu şekilde davranılan edebiyatcılar daha da verimli oluyor ?. Yoksa bu da bizim göremediğimiz bir lütuf mu ?. Şimdi çözüyorum galiba...
Nedemiş şair; Şimdi sana sahip oldum, ama sadece sana. Hasretine değil...
Bu cümleler herşeyi açıklar gibi...
Yorumlar
Eskilerden...
Çar, 07/04/2004 - 00:51 — E.Fatih Bilge"Bana İkindi Yazıları'nı gönderin parası neyse vereyim" diyemezdiniz. Para elinin kiriydi Nedim Ali'nin. "Üstad, baskı kalıplarına, ambalaja, posta puluna o kadar para harcıyorsun, gel paylaşalım" diyenlere bozulurdu. Soyluluğuna halel gelmesini istemezdi. Abone sayısı ikibine ulaştığı zaman bile masrafları tek başına karşılamakta ısrar etti.
Kaynak: Dergah 155, Osman Özbahçe'nin Hakan Albayrak'la röportajı.