
Bir ara çokça duyulan bir ibare vardı: “Ağzı olan konuşuyor!” Çok sürmedi, buna misilleme babında genelden daha özele yeni bir versiyon sürüldü piyasaya: “Babam öyle diyo!” Yani ağzı olan konuşur da babası olan, babasını iftihar kürsüsünde görmek istemez mi?
Bunlar, beylik laflardı ve çok sürmedi; araba arkalarında kendilerine yer bulmuşlardı bile. Herkes konuşuyor. Evde baba, mahallede muhtar, okulda müdür, partide başkan, mecliste vekil... Gerçek şu ki konuşanlar yalnız bunlarla sınırlı değil. İşin maverasında görünen o ki ağzı olan herkes konuşuyor. Binin dolmuşa veya şehirlerarası bir otobüse, halk neler konuşuyor neler. Garip gelebilir; ama bizim milletin hepsi filozof. Ortaya bir mesele atın, size anında çözüm üretsinler. Aklınıza gelmedik şeyler, onların hemen yan cebindedir. Hükümet kurarlar, kabine yenilerler, IMF’ye atarlar tekmeyi, soyguncuları ve hortumcuları yakalarlar, eğitim sistemini rayına oturturlar, enflasyonu zincire vururlar. Daha neler neler! Dünyada bu denli kendi işinden daha çok başkasının işini düşünen bir millet olduğuna kanaatim yok desem, bu fikri abes bulur musunuz? Belki de haklılar. Çözüm üretmesi için onca seçim deruhde edip başlarına baş seçiyorlar. Seçilenler de “iş ve çözüm dışında her türlü hizmete amade sahilinde” yatınca, maalesef iş başa düşüyor. Ondan sonra sokakta milleti kurtaran Zoro’lar ivedilikle harc-ı âlem laf u güzafla gündem teşkil ediyorlar.
Cumhuriyetten bu zamana kadar bir türlü rayına oturtulamamış ya da oturtulmamış bir meseleye uzaktan bir bakış fırlatalım istiyorum. Uzaktan diyorum; çünkü yakınına varmak bize nasip olmaz diye düşünüyorum. O kadar kalabalık ki... Çözüm üretmek isteyenden daha çok yeni programlar, müfredatlar, filan ülkenin kullanılıp tedavülden kalkan bilmem ne programı, bilmem hangi Avrupalı felsefecinin görüşü... Ortalık yığın/lar/la dolmuş. Çocuklar da ne yapacaklarını şaşırmışlar. “Nasılsa her sene program değişiyor hocam!” teranesini ben şahsen her sene duyuyorum. Böyle güvensiz bir ortamda nasıl talebe yetiştireceğiz? Yoksa biz de Asaf Hâlet Çelebi gibi “Bilmemek bilmekten iyidir” deyip yanı sıra da gaflet yorganını kafamıza çekip kıyametin kopmasını mı beklesek! Evet, öğrencinin eline verilen kitaplar ve yutturulmaya çalışılan program gösteriyor ki Türk maarifi çökmüştür, vesselam! Ve ilginçtir ki bu sistem hep siyasi nedenlerden dolayı deliğine ot tıkanmış çana dönmüştür. O kadar sallanmasına rağmen ötmemektedir. İlköğretim umulur ki düzene girecek. Altüst edilmiş olsa da ümitvarız. Türkçe kitaplarına uyduruk parçalar koymayıp, Cumhuriyet öncesi metinleri de ilköğretim çağındaki öğrencilerle tanıştırmayı başarabilirsek içi hava dolu dolmaları yutturmaktan vazgeçmiş oluruz.
Liseler, adam yetiştirmiyormuş? Liselere adam geldi de odun mu çıktı? Hayır. Düzgün bir sistem konuldu da tezgaha iyi ürün çıkmadı mı? Burada sizlerle bir hatıramı paylaşmak istiyorum; çünkü eğitimle ilgili. Dolmuşa binmiş, içeride oturan yolcuların neler konuştuklarına kulak kesilmiştim. İlginç konuşmalar ve tespitler bazen kulağıma kurşun gibi giriyor. Yaşlı bir kişi yanındaki oturanlarla sohbeti esnasında şöyle bir cümle kullandı: “Bu devirde ya liseyi bitireceksin ya da çarşıda oturacaksın.” Evet, lise eğitiminin ne kadar önemli olduğunu sanırım bu cümle gayet güzel izah ediyor. Çarşı kelimesiyle neyi kasdettiğini anlamış olmanız lâzım. Şehir hayatını ifade etmek için “çarşı” kelimesini tercih etmişti.
“Marifet iltifata tabidir, iltifatsız meta zayidir.” Kimin marifeti varsa, o mutlaka iltifat görür. Lisede okutulacak edebî metinler, çok satanlar veya piyasa malı olan değil, yarınlara kalmış ve hâlen de kalmaya devam eden eserlerden alınmış olmalıdır. Gazetecilere bir şey dediğimiz yok. Onlar gazetecidir ve işini yapıyordur. Ama bir sürü edebî metin ve edebiyatçımız varken niye hâlâ gazeteciler tercih edilir, buna şaşıyorum. Millî Eğitim Bakanlığı ve Talim Terbiye Kurulu’nun feraseti, önceki edebî dönemlerimizi, edebiyatçılarımızı göremiyorlar mı? Anlaşılan ferâsetleri kapalı.
İstitrat: Yeri gelmişken değil; ama hatırıma gelmişken söylemek iktiza etti. İlköğretim Türkçe 8. sınıflar kitabına baktım ve Yahya Kemal’den bir tane şiir bile yok. Ahmet Haşim?... Onu hiç sormayın. Dili çok ağırmış. Lise öğrencileri bile aruzu anlamazken bunlara nasıl o şiirleri okutalım!
Yarayı deşmişken üzerine merhem sürmeden olmaz. En azından kabuk bağlasın. Liselerde öğrencilerin korktuğu bir öcü idi bir zamanlar aruz. Bu efendinin eli silahlı olduğu için hiçbir öğrenci buna yanaşmaya cesaret edemezdi. Hele hoca da “Siz bunu anlamazsınız çocuklar; ama bunun develerin yürüyüşüne bakılarak İmam Halil tarafından bulunduğunu bilin yeter. Genel kültürünüz artmış olur” dediyse buyurun buradan yakın! Maksat aruz veya eski edebiyatın anlaşılmıyor oluşu değil. Kendi tarihinden ve atalarından utanan taklitçi “Batıcılar”ın müslüman mahallesinde salyangoz satmak istemeleridir. Elin Yunanı ifsat olmuş, bozulmuş, telef olmuş kendi mitlerine sözüm ona din gibi sahip çıkarken, hakikatten dem vuran edebî, ahlâkî ve dinî vechesi olan asırların edebiyatına sekte vurmaya çalışan “aptal” güruhunu tebrik etmek(!) herhalde boynumuzun borcu olsa gerek. İşte ben, onlara karşı olan borcumu ödüyorum: Helal olsun! Bu kültürü Avrupa dıştan biz de –içimizdeki Avrupalılar- içerden çökertmeye çalışıyoruz. Hadi bakalım hangi taraf önce yıkacak. Dışardakiler diyorsanız 0001’e içerdekiler diyorsanız 0002’ ye mesaj atın Avrupa’dan eğitim hakkı kazanın! Nasılsa bu ülkede eğitim adına yapılanlar hep Avrupa taklidi şeylerden ibaret değil mi? Locke şunu demiş, Piaget bunu demiş, Maslow böyle demiş. İyi de bizimkiler ne demiş? Yoksa dünyaya altı-yedi asır boyunca nizam veren Osmanlı ümmî miydi? Yetişen onca âlim, müderris(profesör), mimar nereden yetişmişti? Yahu bunlar gökten zembille inmedi ya? Bu ülkenin topraklarında, medreselerinde Konya’da, Erzurum’da, Bursa’da yetişmişti. Bunu inkâr mı ediyorsunuz? O hâlde daha ne? Silkinelim ve dünyaya adam yetiştiren o eski ve sağlam eğitim sistemimizi yeniden bina edelim. Ama olmaz, olamaz; çünkü yeni nesil artık oyunda ve oynaşta. “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaş”ı bilen yok artık. Yirmi bir deyince şaşırıyorlar. “Daha işim mi yok kardeşim, o yaşta fetihle ne işim var benim. Tam da flört yaşı. Ne yani hayatımın baharında Niyazi mi olayım!?”
Evet, sayın okuyucu, şimdi öyle bir çözüm söyleyeceğim ki meseleyi kökünden halletmiş olacağız. Çözüm şu: Nüfusu bize uyan, iklimi de bize uyan bir ülkeyle yer değiştireceğiz. Onlar bizim ülkeye gelecek, biz de onların ülkesine gideceğiz yani. Mesela İtalya, Fransa.(Aramızda Ermeni sorunu da varken) Nasıl? Hem onlar buraya gelince bizim Osmanlıyı iyice bir araştırırlar. Bakarsın böylelikle onlar da Türkleşip bizden olurlar. Onları bilmem de biz bir daha geriye dönmeyiz. Zaten bozulmaya yüz tutmuş bir gençliğimiz var, ihtiyar takımı da oradaki rahata alıştı mı tamam artık. İşte kökten çözüm! Hadi hayırlı olsun!
“Ferâset? İyi de sen ferâsetten bahsetmeyecek miydin?” Ferâset mi? Ha, şu bizim yan komşu olan teyze?! Geçen hafta vefat etti. Cem Yılmaz’ın “Eğitim şart!” esprisine gülerken bizdeki eğitimi aklına getiren kadın, gülme krizinden gitmiş. Kimse de anlamamış kadıncağızın öldüğünü. Öyle işte yani... Bu, budur efendim. Siz, siz olun; ama eğitim, dilinde pelesenk yağı olan her âdemoğlu ve kızına gülmeyin!
Yorumlar
Edirne'den Kars'a at üstünde dört nala!
Cts, 04/08/2007 - 05:59 — Yunus BilgeTürkiye'de herkesin kendini başbakan ve teknik direktör olarak görmesinin doğal sonucu aslında bu sloganik ifade ve iyileştirme cümleleri. E bu kadar kocası olan birinin itidalde olması zaten muhal bir durum.
Ailede üç kişinin eğitimci olması yönüyle ben sorunları ve çözüm arayışlarını sıkı takip ediyorum. Hele eniştemle tayin dönemleri, müfredattaki yenilikler, ek ücretlerdeki adaletsizliğe filan girersek çıkmak kabil olmuyor. Ona da her seferinde söylüyorum; bu kadar üzerine düşüyorsanız, çözüm arayışında bulunuyorsanız meramınızı Milli Eğitim Bakanlığı'na anlatın; mail atın, faks çekin vs. ama havada kalmasın deyişleriniz. Gerçi bu bakanlıktaki ülkücü cephenin tesiri azalmadıkça sözleriniz makes bulmaz, faksınızla kağıt uçak yaparlar ama yine de deneyin.
Eğitim hakkında bir bakanlık zaviyesi de benden; Milli Eğitim Müdürlüklerindeki ülkücü kadrolaşma dağıtılsın ve Teftiş Kurulu'ndaki Ecevit müfettişleri emekliye ayrılsın bir de Teknokrat Bakan atansın, siz o zaman görün nasıl şaha kalkıyor Türkiye! Eğer dediğim olmazsa Edirne'den Kars'a at üstünde giderim dört nala!
Kısa Sözün Hikmetine Dair.
Per, 09/08/2007 - 16:20 — yusa ırmakABD'nin eski başkanlarından Roosevelt, avukatlığının ilk yılında çok zor bir davayı üzerine almıştı. Karşı tarafın avukatı jüriye nasıl hitap edilmesi gerektiğini çok iyi bilen birisi İdi ve genç rakibinden çok daha inandırıcı deliller ortaya koydu. Fakat, son konuşmasını saatlerce uzatmak gibi bir hata işlemişti. Jürinin, onun söylediklerini pek takip edemediği Roosevelt'in dikkatini çekti. Jüriye hitap etme sırası kendisine geldiğinde:
"Efendim, mükemmel bîr hatip olan muhterem meslektaşımı dinlediniz. Eğer ona inanır ve delillere inanmazsanız, onun lehinde karar vermek zorundasınız. Söyleyeceklerim bundan İbaret" dedi.
Kendi odalarına çekilen jüri üyeleri sadece beş dakika sonra Roosevelt'in lehinde karar verdiler.
Çok konuşmak, ne sözü güzelleştirir, ne de tesirini artırır. Bilakis, maksadın net, kısa, anlaşılabilir ifadelerle takdimi güzel ve etkili konuşmanın temel şartıdır.
Kısa konuşmuş olmak için, anlatılması zaruri şeylerden feragat etmenin gereği olmadığı gibi, gereksiz bilgiler ve tekrarlarla sabırları zorlamanın, kafaları şişirmenin mânâsı da yoktur.
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”