Çok sancılarımız, çok eğri yanlarımız var. İçselleştirilmemiş, sancısı çekilmemiş bir fikrin demagogu olduğumuzdan başkalarında göze batmayacak şeyler bizde göze batıyor. Kim bizim kusurlarımızı büyük görüyor, kim” Müslümansınız bu size yakışır mı?” demeye getiriyorsa iki şeyi ifşa ediyor: mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol, yanmadan yakmaya kalkışma!
Söz sahibi aslında bir Müslüman niteliğini, Müslüman duruşunu muhatabında bulamamanın ya da bir şekilde kitaplardan öğrendiği, vicdanen sezdiği; müslümanda olmazsa olmaz saydığı vasıfların dışında bir duruşla karşılaştığında Molla Kasım rolünü üstleniyor. Biz Yunus olmasak da bahtımıza düşen Molla Kasımları anlamak zorundayız.
Aslında içimizden dışımıza doğru suçluyuz. Beyninin malzemesi insan olan bir toplum vasatında yaşıyoruz. Gösterişçi ve avantajlara endekslenmiş dindarlığımız, salim ve sahih kaynaklardan uzaklaşmış oluşumuz, siyasi duyarlılığı nerdeyse dini duyarlılıkla eş tutan yanılgımız, güzeli çirkinleştirme maharetimiz elbette içimizden dışımıza kaçan/kaçırılan kimseler tarafından görülecektir. Göreni suçlamak, görülenin varlığını ortadan kaldırmıyor. Görülen olumsuzluklar rahatlıkla ve kesin bir tavırla “bizde yok” diyeceğimiz şeyler değil. Bize onur bahşettiğini söyleyen İsmet Özel, hurafelerimizi dillendiren Yaşar Nuri, açık alanlarımızın ressamı Ahmet Hakan bizde var olan bir kompleksi, bir arızayı dile getiriyorlar. Bu dile getirilen olumsuzluklar es geçemeyeceğimiz cinsten olumsuzluklar ne yazık ki.
Mesuliyetini taşıdığımız fikrin adamı değiliz. Dünyada bu kadar malzemeye, bu kadar haklı sebeplere sahip olup da hakkından bu kadar kolay vaz geçen bir topluluk görülmemiştir.
Ebu Zer romanları yazanlarımız, soy damarına dokunulduğunda en ateşli asabiyeci kesilmekte, ekonomik alanda cihat eden çağdaş Ahi Evranlarımız iliklerimizi sömürmekte, hakkımızı hukukumuzu müdafaa etsin diye dokunulmazlık zırhına bürüdüklerimiz lâl kesilmekte, İbrahim Ethem filmleri yayımlayarak dünyayı terk etmemizi isteyen ihlâslı holdinglerimiz garip gurabanın kuruşunu iç etmekte, dindar yayınevimiz hayatında bir Rusça kelime bilmeyen imanlı mütercimlere Tolstoy ya da Dostoyevski tercüme ettirmekte bir sakınca görmeyip bu olumsuzlukları hangi insani sapmadan meydana geliyor diye sorgulamak yerine sistem denilen şu meşum ve mevhum varlığa yüklemeyi maharet saydıkça çok kurşun yeriz.
Zavallı ve kötü yola düşmüş diye acıdığımız örgüt militanları hapishanede başlattıkları ölüm orucunu dışarıda da devam ettirme kalitesine sahipken, bizler benim partim, senin partin, benim anlayışım senin anlayışın kavgasıyla zalime meyledip zulmüne şerik olmakta bir sakınca görmemekteyiz. Mahalle değişikliğinde bile insan bir tedirginlik yaşar ve bunu bir şekilde yansıtırken, biz İslam kültüründen Batı kültürüne geçişin sancısını dünya çapında işleyen bir romancı, bir sanatçı yetiştirememişiz. Özgün programlar yapan bir televizyoncumuz yoksa
Sinemacımız, aktörümüz, yönetmenimiz yerli olanı, milli olanı evrensel bir kalıba dökemiyorsa suç bizde değil de kimdedir?
Beş vakit namaz kılacak şuurdaki nice insanlar bir şekilde faize, bankaya bulaşmışsa, dindar bir esnaf modern bir hanıma gösterdiği saygılı tavrı çarşaflı bir hanımdan esirgiyorsa elbette bu sistem sancısının ötesinde yönü ve tercihi değişmiş insan tipinin bir sorunudur. Yarın, bu meşum ve mevhum sistem dediğimiz engel ortadan kalkarsa ne yapacağız acaba? karzıhaseni aramızda uygulamamız için sistem bize bir engel mi çıkarıyor, yoksa muhannet mümindense banka daha mı az onur kırıcı? Bir zaman beraber olduklarımız şimdi “iyi ki dönmüşüm” diyorsa
Sermuharririmiz “ben onların gazetesinde yazmakla onlara onur verdim” diyorsa burada bir sorgu başlatmamız, çuvaldızı kendimize batırmamız gerekmiyor mu? Yoksa Düzmece Mustafa’nın Kanuni’ye dediği gibi olumsuzluklarımızı görmek için “bizden olup da biz olmayan birine mi ihtiyacımız var?”
Sezai Karakoç gibi bir medeniyet mimarından esirgenen ilgi, günün hükmüne göre İsmet Özel’e fazlasıyla verilirse öykünmeci, bizden bir şey olmazcı tavrı” biz doğru yoldayız kardeşim bak İsmet Özel gibi bir şair bile bizim gazetemizde yazıyor” noktasına taşırsak olacağı budur. Şairin bahşettiği onura (!) razı olacaksın! Ahmet Hakan’ın kanal yedi programlarında İslami duyarlılıklı kimselere gösterdiği sevimsiz tavırlarını kanalının reytingi adına görmezden gelirsen şimdiki yerinde söylediklerine kızmayacaksın. Her türlü küfrü kullanmaktan çekinmeyen Hasan Karakaya’yı bizim de “çölaşanımız” olmalı kabilinden tutarsan sıkıntı elbette olacaktır. Alev Alatlı gibi bir düşünürü, Hüseyin Üzmez gibi bir nobranın karşısında incitip bizim yazar diye Üzmez’i tutarsan söylenenleri hak ediyorsun demektir.
Ahmet Hakan, Yaşar Nuri ya da İsmet Özel söylediklerini camianın içinde kalarak söyleselerdi narin bir tavır göstermiş olurlardı. İsmet Özel’i dışta tutarak onlara da şunu söylemek isterim: Çok dindar bir doktor sağcı partilerin ayak oyunlarına kızar, CHP’den aday olur. Kazanacağına emindir; çünkü yardım etmediği kimse yoktur. Öyle ki bazı cemaatler yakın buldukları partilere doktor beyin adaylığı için ricada bile bulunur ama netice değişmez. Doktor bey çok sevdiği, dost bildiği bir Hacı amcaya sorar adaylığını. Hacı amca şöyle der: Oğul iyi güzel de çökeleğini it derisine basmışsın! Der. Ahmet Hakan, Yaşar Nuri doğruları söylüyorlar, haklılar ama çökelek it derisinde olduğu için en büyük hakkı kaybediyorlar! Keşke eleştirilerini amacıyla, anlayışıyla değerlerimizden uzak zeminlerde yapmasalar. Biz fikrimizin mesuliyetini taşıdığımızda ortada bir sorun kalmayacak. Her Molla Kasım yeni ve doğru bir oluş çizgisinin başlangıcı kabul edilmelidir!
Yorumlar
hahahaaayyy!
Per, 22/05/2008 - 22:16 — Ümit Demirçikolatalı gofret sevmeyen yokmuş aranızda, anlaşıldı! iş de başa düştü bu durumda...
bir yere dayanmaksızın eleştiri oklarını fırlatmak en kolaydır bu yeryüzünde! nasıl olsa belli bir değerin yoktur, o bakımdan önüne geleni eleştirirsin, her durumda yağ gibi üste çıkarsın. doğru yapan da yanlış yapan da senin eleştirine hedef olabilir çünkü senin ne doğrun tam doğrudur, ne yanlışın tam yanlıştır.
uzatmayayım, dönekten bahsediyorum. hayır, hakaret değil; bilakis kendi ifadesi; "Döneğiz dönek olmasına ama o kadar da değil..." bu dönek beyin (beyin derken dönekle aynı cümlede kafatasının içinde olanı imâ ettiğimi sanmayın; çünkü gayet uzaklar birbirlerine) belli bir tutar noktası olmadığından bir dediği bir dediğini, bir yaptığı bir yaptığını tutmuyor, bu yoldayken tutmaz da!
mesela, fikren savruk yaşayan döneğimizin farklı tarihlerdeki iki yazısına bakalım;
"Tuhaf, maskara ve görgüsüz sentezlerle hem kendini, hem de İslam dünyasını aleme rezil eden, ancak yarattığı rezaletin zerre kadar farkında olmayan hacımız...
Gördüğü ilgiyi yarattığı acayipliğe değil de yarattığı sentezin kusursuzluğuna yoracak denli avanaklaşmış hacımız...
Göstermemeye dayalı bir giyim tarzını, göstermeye dayalı bir yöntemle tanıtarak şizofren bir dünyanın kapılarını aralayan hacımız...
Hacı... Bizim hacımız...
* * *
Sosyete... Yeşil sosyetemiz...
Başını örten ama frikik vermekten de geri durmayan sosyetemiz...
"Frikik veren tesettürlü" olma durumunun çıldırtıcı çelişkisiyle hepimize saç baş yolduran sosyetemiz...
Eskiden kendi halinde mücahit iken AKP döneminde müteahhit olmuş kocalarının kazandıkları paralarla takıp takıştıran, sürüp sürüştüren ve fakir Müslümanlara hava basan sosyetemiz...
"Dikkat çekmemek" hikmetine uymak adına başını örten, ancak giyim tarzıyla başı açıktan bin kat daha fazla dikkat çeken sosyetemiz...
Bir bakana bir daha baktıran sosyetemiz...
Sosyete... Yeşil sosyetemiz..."
cevvali gördünüz mü? bulmuş kırmızı kaynağı nasıl da boğalar gibi saldırıyor? heyt be, savulun koca pardon karaoğlan geliyor!
ama bu kadar tez hakvermeyin döneğimize! bakın bir anda nasıl özgürlükçü kesiliyor da yukarıda eleştirdiği, tenkid ederek uygun görmediği "hakları" nasıl bir mantıkla, ne şekil bir ahlakla bakın kime, hangi süslü cümlelerle veriyor;
“Bir süredir internet sitelerinde dolaşan ve geçen gün Ayşe Arman’ın sütununda da yayınlanan fotoğrafa dikkat ettiniz mi? Ben ettim ve ‘Budur işte! Budur abi!’ diye haykırdım. ‘Başımı da örterim, parkta sevgilimle de oynaşırım’ diyor lisan-ı hal ile o türbanlı kız... Saçının tek telini bile göstermenin günah olduğunu söyleyenleri de takmıyor, türbanın bir siyasi simge olduğunu söyleyenleri de... Türban karşıtı ‘Altı kaval üstü Şişhane’ diyecekmiş, türban yanlısı ‘Sen nasıl Müslümansın’ diye laf sokacakmış...
Umurunda bile değil.. Bütün türbanlılara ‘tornadan çıkmış’ muamelesi yapanlara, ‘türban’ ile ‘hicap’ arasında bağ kuranlara nanik yaparak, ‘Bir türbanlının uyması gereken kurallar’ tarzındaki emirnameleri elinin tersiyle itiyor.
Nefsine uyuyor, günah işleme özgürlüğünü sonuna kadar kullanıyor, türban takmanın azizelikle eşdeğer sayılmasına basıyor tokadı ve olayı normalleştiriyor... Kim ne derse desin: Ben bu fotoğrafa bayıldım arkadaş!”
hahahaaay! gördünüz mü dönek koca pardon karaboğamızı! nasıl da bayılıvermeyi gösterdi amcalarına! n'oldu deminki yazıdaki ahlak şövalyesine! nerede ilk yazıdaki çelişkileri ortaya çıkarıcıya! neden o gence verdiği "hakkı" yeşil sosyeteye vermedi! naniiiikk! siz döneğimizi hakikatli adamdan mı sanmıştınız!
hahahaaaayyy!
nedir döneğim senin kıstasların! her ay nerdeyse islamcılara ilişkin, türbana ilişkin konulardan nemalanan sen, nesin! ne ayaksın! -bana çok lazım değil ama ikide bir vurup duruyorsun serseri kurşun gibi- müslüman mısın, de hele! müslümansan günaha ilişkin bu aşknamen neyin nesidir! Allah'ın kerih gördüğünü sen neye istinaden översin, deyiver bi hele döneğim! dönek diyorsam da inan sen dedin diye! yoksa ben senden daha fazla saygılıyımdır insanlara. sen kendine dönek demeseydin ben sana mesela "coşkun!" derdim. güzel di mi? fikir coşkunu! üfff, çok şahane oldu! yeşilçamdakine inad oldu ama olsun!
ha bu arada, yazdığın gazete de israille beraber 60. yaşını kutladı. ve sizin için ne büyük bir onurdur ki israil müslüman kanı dökerken senin yazı yazdığın gazeten israilin kutlamalarına israil dışından çağrılan 4-5 gazeteden biri olmuş! ooyy, herkese nasib olmaz bak böyle bir gazetede çalışmak. gerçi her ay kaleme almaya çabaladığın islamcı ve türban konulu yazılarınla layık olmaya çalışıyorsun buna! aydın doğan seni gözlerinden öpüyordur yani döneğim. afferim sana!
kısaca döneğim, hüseyin üzmezin nobran sayıldığı bir yazıda senin adını benim kardeşim alev alatlı gibi birisiyle yanyana yazmış. alev alatlı duyarsa ne tepki verir bilemem tabi! onun yanında sen biraz döneksin sadece! nobran mı! bilmem... onu da okuyucu desin!
muhabbetle,
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
senin de bedelin var mı?
Cum, 30/05/2008 - 15:29 — Ümit Demir... o kadar da dönek değilim diyen yazmış;
"Her şeyin bedeli var
VAKİT adlı gazetenin "Ankara Temsilcisi" sıfatını taşıyan "kolpacı meczup", hükümeti ve Tayyip Abi’sini temize çıkarmak için öyle acayip komedi dans figürleri attırıyor ki...
...
"Önder Sav’ı cep telefonundan aradık... Bizimle konuşmak istemiyordu... Bu yüzden yanlışlıkla ’no’ tuşuna değil de ’yes’ tuşuna bastı... Biz de odada yaptığı konuşmayı dinledik."
Ne diyelim?
Yuh artık!
Zekaya hakaret olur da bu kadar olur..."
bu da son dakika haberi;
"Vakit'le Sav'ın görüşmesi onaylandı
CHP'li Önder Sav'ın iddiasıyla Cumhuriyet Başsavcılığı'nın başlattığı soruşturmayı inceleyen savcı, Vakit'in telefonundan Sav'la 42 dakika görüşüldüğünü belirledi.
Sav'ın, CHP Genel Merkezi'nde Bolu eski Valisi Ali Serindağ ile yaptığı konuşmanın bir gazetede yayınlanmasının ardından Ankara Valiliği'nin talebiyle Cumhuriyet Savcılığı'nın başlattığı telekulak soruşturması devam ediyor. Savcı ilk olarak soruşturmaya ilişkin önemli ip uçları verebileceğini düşündüğü Vakit Gazetesi telefonları, Sav'ın cep telefonu ve Vali Serindağ'ın cep telefonlarının görüşmenin yapıldığı günün dökümlerini istedi. TİB'e resmi yazı belirtilen kurum ve şahısların telefonlarının 25 Mayıs 2008 gününe ilişkin kayıtlarını isteyen Savcının bu talebi çerçevesinde tüm kayıtlar çıkarıldı. Bugün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildiği öğrenilen kayıtlarda, Sav ve Serindağ'ın bir araya geldiği saatlerde Sav'ın 0532 3716522 numaralı cep telefonunun 42 dakika Vakit gazetesine ait bir telefonla görüştüğünün belirlendiği ifade edildi.
ANKA"
dönmeye alışmışken tükürdüğünü yalar mı!
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
doğrucu davutmuş!
Cts, 31/05/2008 - 08:36 — Ümit Demirhaysiyet celladı müfteri döneğin de yüzü kızaracak mı acaba?
bekliyorum kusmuğunu nasıl yalayacak, nasıl kıvıracak...
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
razı mısın olmasın kaşı gözü simanın?
Cts, 31/05/2008 - 20:56 — Memduh Atalay"razı mısın olmasın kaşı gözü simanın/hiçbir değeri yoktur öfkesi yok imanın"
şair böyle demiş elhak güzel demiş.Ümit kardeşim ben bu öfkeyi severim ve bu öfkeye aşinayım.buna rağmen bizim içimizden çıkanların/kaçanların psikolojisini,öfkelerini anlamak durumundayız.ekmeğimizde bir çiğlik mi var,suyumuzda bir sertlik mi var da bizden çıkanlar bizden kaçanlar böyle oluyor?söylenenler keşke bizde olmasaydı!biz olmadan görünmeyi,"gibi yapmayı" terk edip kendi sesimizi,kendi yoldaşımızı,kendi yolumuzu kendimiz belirlemediğimiz müddetçe sıkıntılarımız devam edecek.bizden olmayanların bizim rengimize boyandığında "sen bizden değilsin" ferasetini kazanmak zorundayız.
salah taşımayan sulha taraftar olmadığım gibi kazmayı gönlüne vurmayan ferhatın öfkesini de doğru bulmuyorum.
bahaeddin özkişinin hikayelerininin birinde bir imam çocuğunun trajedisi kendi ağzından şöyle anlatılır:"ne eski ben'im ne de şimdiki cenahtanım" ahmet hakan eminim bu ikiliğin bir zavallısı! ve inanırım ki zalim kendi cinsinden olana zulmeder! ondan bize bir zulüm vaki ise bizim bir hatamıza binaen diye düşünüyorum.bu hatayı telafi ettiğimizde soylu bir şekilde diyebiliriz ki YEL KAYADAN NE APARIR!BAKİ SELAM KARDEŞİM