renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Eleştiri Üzerine

Eleştirilecek çok şeyimiz olduğunu biliyorum, bildiğim bir gerçek daha var ki; o da " eleştiri müptelası olduğumuz " ve eleştirilerimizin çoğu kez hakkın ve sabrın tavsiyesi boyutundan uzak olduğudur.

Oldum olası " eleştiri " tabirini sevmedim, batı kaynaklıymış gibi görünüyor gözüme. " Hakkın ve sabrın tavsiyesi " ise her zaman tercihe şayan, haddini de bilici ve yapıcı olagelmiştir. Üzerine çok şeyler söyleyip, daha kuşatıcı ve nüfus edici hüvviyete büründürmek mümkün olsa da, içimden gelmiyor nedense. Belki de beraber yapabiliriz bunu.

Canım sıkıldı biraz, bir slogan atayım bari ;

" Kahrolsun eleştiri, yaşasın hakkın ve sabrın tavsiyesi "

Yahu şimdi aklıma ne geldi bakın, sanırım iki gün önce biraz da müziplik olsun diye küçücük bir öykü karalamıştım. Karıştırayım şu defterimi hele

Ellerim ceplerimde demek kulağa daha hoş gelecek biliyorum ama değil.
Doğal halinde, öylesine sallanırken caddelerde dolaşıyorum.
Bir yere gidiyor olsam da, öylesine dolaşıyormuşum imajı yazının formatına daha uygun düştüğü için böyle söylüyorum aslında.
Bir taraftan etrafı gözlemliyor, bir taraftan da tefekkür modunda gördüklerimle alakalı sorgulamalarda bulunuyorum.
Hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığını fehmediyorum mesela.
Tefekkür ve sorgulamalar derinleşip de, tam! erdiğime karar verip insanların ipini çekmeye hazırlanırken, karşımda bir dükkanın dış cephesini oluşturan aynalar beliriveriyor.

" Kahretsin, nerden çıktı şimdi bu "

Ellerimi ceplerime kıstırarak ve tüm cesaretim kırılmış bir vaziyette artık şunları düşünüp sorgulamaya başlıyorum.

" Eleştiri beceriksizlerin, düşünmek de tembellerin işimi acaba " :)

Kızmayın bana. Ben bunları söylemiyorum hem, sadece düşünüyorum. Düşüncelerimden dolayı yargılamayın beni. İnsan engel olamıyor, düşünce işte. Kışt kışt...

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Kritik yapıyoruz burada yahu :)

" Vizyondaki film için hakkı ve sabrı tavsiye edeceğiz " :) cık, elbetteki uygun değil.

Bu eleştiri denilen meret, gençlik yıllarımın yaşandığı Aydınlanma döneminde sadece yermek(kötülemek) maksadı ile kullanılırdı. Soradan ne oldu ise oldu ki, başına " yapıcı veya yıkıcı " kelimeleri eklenmek hatta çoğu kez de eklenmemek sureti ile mana olarak mutasyona uğradı. Bunun yerine " kritik, kritiği " daha mı uygun acaba.

Yok yok burada bir sapma var. Kelimenin ruhunda hoş olmayan bir şeyler sezsem de, benim asıl derdim kelimenin kendisi ile değil. O'nu uygulayanın (yani eleştiri yapanın) o kelimeye kattığı ruh ile alakalı bir şey. Nasıl eleştirdiği, neden eleştirdiği vb hususlar menfi yada müspet oluşun mahiyetini belirliyor.

Durumunuz vahim :)

"Ondan da öte, inanç sistemimizde "tevbe" gibi, "emr bilmaruf nehy anilmünker" (iyi ve doğru olana teşvik, kötü ve yanlış olanı tenkit) gibi ibadet sayılan birer vecibe olan eleştiri geleneğimize sırt dönen yapıların, organizasyonların, kurum ve kuruluşların, eylem ve faaliyetlerin, cemaat ve kişilerin kötü akıbetleri, kendilerine ve hepimize verdiği zararlar ortada değil mi? "

Değerli düşünce adamı Mustafa İslamoğlu'nun 21 Şubat 2000'de Akit gazetesinde yayınlanmış olan "Kültürümüzde tenkit vardır" isimli bu yazısı "Eleştiri ibadettir, yeter ki tevbe sadedinde, sevgi temelinde, adalet ve itidalle yapılsın." cümlesi ile bitiyor. Durumunuz hiç de iç açıcı görünmüyor Sayın Sevkioglu :)

yazının tümü için şuraya bakınız.

Kim ne demiş?

Bakınız Ahmet Haşim münekkit ile ilgili ne demiş:

"Bir mühendisi, bir şairi, bir doktoru, hatta ismini ömrünüzde işitmediğiniz herhangi bir mesleğe mensup birini, hiç anlamadığınız bir işinden dolayı beğenir gibi olunuz. Derhal bütün faziletler sizindir: Hayırhahsınız, zekisiniz, sevimlisiniz, terbiyelisiniz; ilminize, irfanınıza hiç diyecek yok. Ağzınızdan düşürverdiğiniz küçük bir mürai bir methe mukabil sırtınıza geçirilen mutantan altın hil'ati bir an içinde kaybetmek ve yağmur altında bir çıplak gülünçlüğüne düşmemek istiyorsanız, sakın sözünüze en ufak bir kayd-ı ihtiyatinin gölgesini düşürmeyiniz.

İşte rahat yaşamanın düsturu!

Halbuki her fikir otlağından, topal ve yaralı bir hayvan gibi, sopa ile, taşla, tekme ile uzaklaştırılan münekkit, hakikatta, insan zekasının en müessir hadimlerinden biridir. Müstakbel şafaklara doğru yürüyen mevkibin ta önünde, ümit bayraklarını dalgalandıran onun koludur."

1950'li yıllarda İzmir'de çıkan Kervan dergisi yazarlarından Sunullah Arısoy "Münekkit Yokluğu" adlı yazısında, eleştirmeci olmamasından yakınıyor. bakın, neler diyor:

"sanatçı, daima "iktidar" partisi rolünde, mevkiindedir. zira o eser verir, iş yapar. hani bunu murakabe edecek müessese? Kanaatimizce,
"tenkit" sanat hayatının bir muhalefet müessesidir. "Münekkit" de bu müessesenin amaçlarına uygun şekilde işlemesini sağlayacak olan unsur..."

Peki nedir bu tenkit, ne anlama gelir?

Araştırmalarım neticesinde bulduğum sonuçları sunmak istiyorum. Tenkit arapça bir kelime olup n-k-d kökünden gelir. "bir şeye kıymet takdir etmek" manasına gelir.
Sözlüklerdeki karşılıkları;
Türkçe: eleştiri,
Fransızca: critique, criticism
İngilizce: animadversion, criticism, review

Eyvallah

Vallahi doğru söylüyorsunuz, ilk yarıyı malup tamaladım :) Niyet ve yol güzel olduktan sonra, doğruya yaklaştıran bir mütalaadan kazançlı çıktığımı görmek, haksız bir galibiyetin mağrurluğunu taşımaktan daha güzel olsa gerek. Tabi ki, sözüm lafın gelişi. Nitekim bir müsabaka yapıyor değiliz. Müstefit olmak maksadı ile münazara ederken, yanıldığım yada yanılmış olabileceğim hususları fark ederek maksadın hasıl olduğunu görmek inanın çok güzel oldu.
Şa için anladığım bir şey var ki, o da; Yanlış olanın tenkit etmek değil, niyet ve usulü doğru olarak tespit edememektir.
Daha bitmedi tabi, devam edip üzerine konuşmaya cesaret ettikçe belki daha farklı pencereler de açılacaktır önümüze. Mükemmellik ayrıntılarda gizlidir. Ve inanın bazı ayrıntılar ve ayrıntı imiş gibi duran hususlar vardır ki, özü tamamen etkilemekte yada asli hüvviyetini değiştirmektedir.

Ek

Bir de şu var. Sn. İslamoğlu elden geldiğince takip etmeye çalıştığım ve dahi ara sırad a olsa bizzat sohbetlerinde bulunduğum birisidir. Gerek yazılarından, gerekse konuşmalarından vakıf olduğum kadarı ile, hakkında yapılan yoğun eleştirilerden kendisi de rahatsız oluyor ve bunun nedenini de elden geldiğince ifade ediyor. Kimsenin kalbini yarıp bakamayacağımız için niyeti hakkında bir şey söylemek doğru olmasa bile, eleştirilerin çoğunun; içerik, yaklaşım, ilmilik/zannilik hususunda bünyesinde problemler taşıdığını görmek mümkün.
Hatta şöyle bir numune dahi sunabilirim karşınıza. İnternet sitelerinden birinde kendisinin protesto edilmesine yönelik bir teklif sunuldu. Meseleyi sordum, izah ettiler. Baktım ki, ya önyargıdan hasıl olan bir zan, yada yanlış anlamadan kaynaklanan bir hata var ortada. En azından böyle olma ihtimali yüksek diyebileceğim bir durum söz konusu. Beklemelerini, kendisine soracağımı ilettim. Böylede yaptık. Kendisi ile görüşünce, tahminlerimlerim doğru olduğu ortaya çıktı. Gel gelelim, eleştirinin hiç işe yaramadığını söylemek de mümkün değil. Nitekim eleştiriye konu olan kitabın biraz da yanlış anlaşılmaya müsait olan satırlarının yeni baskısında bu kısmın tashih edildiğini de ifade ettiler. Eleştirilen; sabit bir kusur olmadığı halde, sadece yanlış anlaşılmaya sebebiyet verebilecek olan sözlerini daha doğru anlaşılacak şekilde tashih etmesine rağmen, acaba eleştirenler; bu kadar küçük bir husustan yada iyi tahlil edememenin sebebiyet verdiği zandan ötürü, birini karalama kampanyası başlatarak doğru bir şey yapmış olacaklar mıydı?

İlginin bu örneğe odaklanmasını arzu etmem. Tenkitin gerekli olduğu hususunda artık sizlerle hem fikiriz zira bir üstteki yorumumda da ifade ettiğim gibi, bazı hususlar var ki, aslın mahiyetini tamamen etkileyip değiştirebiliyor. Bu babdan tenkitin yalın olarak hayırlı bir şey olduğunu söylemek mümkün olmuyor. Devam etmek temennisi ile.

Hoş bir hikaye...

Konu ile bire bir örtüşmese dahi alakalı olduğunu düşündüğüm, Abdullah Harmancı'nın yeni kitabında okumuş olduğum bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

" Konya'da, büyük panayırda, kitapçılık yapmaya başladığım günlerde, bitişimdeki dükkanın sahibi, kınalı sakallarıyla abus çehreli, suskun ve sinsi biriydi. Panayırdaki kitapçı arkadaşlar onun hakkında olumsuz şeyler söylemişlerdi hep. Açıkgöz, para düşkünü, muhteris... Duya duya inanmıştım bunlara. dükkanının önünde gezelediği zamanlar, gizli gizli izlediğim olmuştu onu.

Derken. Bir şey duydum. Kınalı sakallı, suskun komşumun bir milyara yakın parayı, evinden dükkanına gelirken düşürdüğünü, yitirdiğini söylediler. Muhteris, açıkgöz, para düşkünü... Bir milyar lira kaybetmişti. Olacaktı elbet. Bu senin için Allah'ın bir imtihanıdır dedim içimden. Sen sakıllı kardeşim, bu senin sınanışındır.

Senler seneler seneler sonra. Kitapçılıı bırakıp da vergi dairesinde çalışmaya başladığım günlerde. Bir yemek kitabı mı lazım olmuştu ne. Dolaşırken dolaşırken. Paanayırda görüvermiştim onu. Yüzünde mahzun bir ifade. Alnının ortasında narin bir çizgi. Kınalı sakalları solmuş. Gözleri derinleşmiş. Olgunlaşmış sanki. Dükkanının büyük gölgeliğine sığınmış. Dalıp gitmiş. Onu işte böyle gördüğüm zaman. Galiba onu böyle gördüğüm için. Bilki de Allah'ın kalbime ilham edivermesiyle. Anladım! Anladım! diye bağırdım içimden. O gün imtihan edilen sen değilmişsin! O vakit Allah benim kalbimi sınamış! Sana çirkin gözlerle bakarken, sınavı kaybeden ben olmuşum! Billahi anladım!

İçimden böyle bağırdım ve doğu mesellerinde olduğu gibi, öyle bir ah ettim ki... Bağrımdaki bu derin yanık, o zamandan kalmadır. Görenler, hayrola yaren, kötü bir hastalık mı geçirdin, bir kazaya mı maruz kaldın diye sorarlar. Gülümser ve anlatmaya başlarım: Konya'da, büyük panayırda, kitapçılık yapmaya başladığım günlerde...

Abdullah Harmancı

Ertesi Dünya, sf 54-55

" Şurada, burada :) diyemiyorum, sanırım nette yok, elcazımla yazdım "

Özdemir İnce'den inciler

-Mehmet H. Doğan 'Yeni Defterler'e antoloji sakarlığı dolayısıyla girdi. Ama onun asıl marifetleri 'Eski Defterler'de yer almaktadır. Edebiyatta bir düzen olmadığı zaman, eleştirinin eleştirisi ya da eleştirmen denetimi mekanizması da yoktur. Bu nedenle bir kısım yazman 'mavi boncuk dağıtıcısı'na, 'kuşak eleştirmeni'ne dönüşür. Bir 'kahraman şerif' yoksa, edebiyat için bundan büyük bir felaket olamaz. M. H. Doğan'ı başkaları sadece malum antoloji ve şiir yıllıkları dolayısıyla eleştirilmiştir. O kadar. Benim gibi onun bir eleştirmen olup olmadığı konusunda pek düşünen ve yazan olmamıştır.

-Mehmet H. Doğan düzen yokluğundan yararlanmış biri. Oysa Nâzım hem topluma, hem edebiyata bir düzen getirmeye çalışmış. Toplumsal-siyasal nedenlerle iktidarla başı derde girmiş ve düzensiz edebiyat ortamı da onu değerlendirecek düzeyde olamamış. Nasıl olsun? Olması için bir Türk eleştiri okulunun olması gerekirdi. Nâzım'ı Fransız ya da Rus eleştirmenler değerlendirmeyecekler(di) elbette. Ulusal eleştiri okulu, Türkiye örneğinde olduğu gibi, kuramcı eleştirmenler ya da eleştiri kuramcıları olmadan gerçekleşemez.

Sözümü geri aldım arkadaşlar, bir yanlışlık var ortada

Arkadaşlar, benim bahsettiğim şeyin bunlarla bir alakası yok. Elbetteki tenkit olacak. Kıvırmıyorum, U dönüşü de yapmadım. Bizim için hava gibi, su gibi bir şeydir tenkit, kabul ediyorum. Hele, filim, kitap, şiir vs tenkitleri ile hiç mi hiç bir alakası yok sözlerimin.

Söylemek istediğim şey aslında şundan ibaret, birbirimize karşı yaptığımız eleştirilerin genelde hakkın ve sabrın tavsiyesi boyutunda olmaması dolayısı ile, hayır getiren " hakkın sabrın tavsiyesi " yada " iyiliği emredip kötülükten sakındırma " ruhundan öte yalın ve nefsten kaynaklanan, yani en azından benim zihnim ve yüreğimde daha ziyade bunu çağrıştıran " eleştiri-eleştiriyor " olmak boyutunda kalması idi . Bunun,; ilimsizlik, nefse uyma, acelecilik, ön yargı, eğitim, ahlak, edep, toyluk, etkileşim, vs vs ile ilintilendirebileceğimiz bir çok sebebi olduğunu düşünüyorum. Dikkat edilerek yapılmadığı için de hayırdan ziyade şerre hizmet ediyor olduğunu müşahade ediyorum. Yoksa bırakınız tenkiti, yeri geldiğinde çok ötelerine de karşı değilim. Ruhbanlığa yada Budistliğe daha çok yakışan bir şeyi savunacak değilim. Gözlerimden ateş çıkmaya başladı :) Anlayın beni artık. Şaka şaka, ateş falan çıktığı yok. Sadece, ilk defa okuyanlara karşı, blogda yaptığım hatanın bedelini ödüyorum :) . " Bizim kültürümüzde eleştiri yoktur " gibi hatalı, eksik, düz ve yanlış anlaşılmaya müsait olmaktan öte yanlış diyebileceğim bir cümle kurunca böyle olması doğal. Geri aldım arkadaşlar, böyle bir joker hakkım yok mu sayın yönetici, geri aldım. Yok, bir kere gömleğin önden yırtıldı yargılandıktan sonra mahkum olacaksın diyorsanız şayet " şeriatin kestiği parmak acımaz " deriz o halde bizde.

Tefekkür ve sorgulamalar deri

Tefekkür ve sorgulamalar derinleşip de, tam! erdiğime karar verip insanların ipini çekmeye hazırlanırken, karşımda bir dükkanın dış cephesini oluşturan aynalar beliriveriyor. Bence herşey bu cümlede saklı. Aynaya bakan kendisini görür değil mi? :)

İlk yarıyı mağlup tamamladın, ikinci yarıda da ilk şutu ben çekeyim bari:)

Eleştirinin varlığını kabul e

Eleştirinin varlığını kabul etmek gerekir. Eleştiri illa ki olumlu veya olumsuz yapılmaz ki! Tavsiye niteliğinde de eleştiri yapılır. Asr Suresi'nde dediği gibi.

Şimdi ayrıntılardan bahsediliyor. Şeytan ayrıntılarda gizlidir arkadaşlar unutmayalım bunu. Baktığınızda görünmese de unutmayın ayrıntılar vardır bir de hayatımızda.

Golü attın.

Sevgili Yunus'umuz ne demiş

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır.

Ayna bir simge tabi, aslolan yürek aynası ile yüzyüze gelebilmek.

Mesela İslam büyüklerinden biri de takriben şöyle bir şey söylüyordu " Kendi kusurlarını önemseyen kişinin ( en evvela kendinden sorumlu olduğunu bilen) başkalarının kusurları ile ilgilenmeye vakti kalmaz ".

Şimdi ben bu sözü alıp da üstün körü bir değerlendirmeye tabi tutarsam, derim ki bu söz; tasavvufun abartısıdır ama şöyle de anlamak mümkün değil mi ve şahsen bunu tercih ediyorum. En evvela kişi kendinden sorumludur ve bu bilinçle hareket etmelidir, aman taşra (dış alemin) kusurları ile ilgilenirken kendinizinkileri ihmal etmeyesiniz.

Şimdi burada İslam'ın tenkid ile alakalı vazettiği hükümlerine girmek istemiyorum, zira demek istediğim şudur ki; Nasların tümünü göz önüne almalı. Resulüllah'ın uygulamalırını ve mevzu bahis husustaki yorumları da değerlendirmeye tabi tutup harmanlayarak bir sonuca varmalı ve böylece pratiğe aktarmaya çalışmalıyız. Gel gelelim hemen her husus kendine özgü şartları gereği birbirine göre farklılıklar arz eder. Birini eleştirirken, bir eseri eleştirirken, siyasi bir eleştiri sunarken ve dahi dikey ve yatay kombinasyonları bulunan birbirine göre farklılıklar arz eden muhtelif vakıalar çıkar karşımıza.

Yine de genel olarak şöyle bir giriş yapmak mümkan; eleştirilen husus hakkında yeterli bilgiye sahip olmak, insaf ile yaklaşmak, nefsi tatminden öte hayrı gözetmek (bazen hayır taşı alıp kafasına vurmak ta da olabilir.

Yazdıkça kafamdaki tilkilerin sayisi ve açılımlar ziyadeleşiyor. Fazla uzatıp meseleyi daha da karışık hale getirmeyeyim.

bilakis

tilkilerinin döneceği yer bellidir :) , belki size görünen karşıklık, uzaktan (buradan) net görülür, bişeyler uyandırır.. lütfen devam ediniz..

Bu güzel ricayı gere çevirmek çok zor.

Şimdi Nahnu " lütfen devam ediniz " demiş. o kadar güzel söylemiş ki kayıtsız kalamadım. Aslında her bir cümlesi derinlemesine irdelenmesi gereken bir durum var karşımızda, bunu tek başıma becerebileceğimi sanmasam bile şöyle bir giriş yapmam mümkün.

Yaşamış olduğumuz siyasi ve sosyal konjonktür gereği bizim nesil eleştiri furyasının içinde yetişti. Bu durum yirmisekiz Şubat sürecinde daha da pekişti. İlimsizlik, cemaatçilik, taassup, radikalizm ile beraber bir de İslam'a ve müslümanlara karşı ortaya konan haksız saldırılar yetişmiş olduğumuz kültürün asıl öğesi olan eleştiri furyasına tuz biber ekti. Yedimizden yetmişimize kadar muhabbetlerimizin ağırlıklığı eleştiri üzerine idi. Hocalarımız, abilerimiz üretmekten ziyade eleştirmeyi tercih ediyorlardı. Hatta bir çoğumuz eleştirecek bir şey bulamadığında konuşamıyordu bile. Bu sebele, abartılı bir üslup kullanarak " eleştirmek, beceriksizlerin işi mi yoksa " diye soruyordum. Oysa yalnızca eleştirmek üretmek ve varoluşumu gerçekleştirmek için asla yeterli değildi ve belki de sırf bu yüzden " La " demeye bağışık gönüller " illallah " a varamadıkları için bu süreci tamamlayamadan yok oldular. " La " eleştiri idi, inkar idi, yıkılması gerekeni yıkmak idi ama asla İllallah da değildi. İllallah'a varmak için bir kapı idi belki. Kapı açılmıştı ama içine girilmemişti sanki. Varoluşumun gerçekleşmesi için belki önce eleştirmek gerekiyordu ve eleştirmek asla üretmek demek değildi. Üretmekten kastım daha ziyade kendini üretmek, bununla beraber hayırlı olan her şeyi üretmek. Her yeni üretimle bir daha insan olmak ve enfüse bir şeyler katmak. Katamadıktan sonra atmak pek bir işe yaramıyor lakin.

Belki detaylı ve genişlikli bir giriş olmadı ama, şimdi diyorum ki; her şeyin bir bedeli vardır (Her şeyin bedeli var, Müslüm baba'dan). Üretmekten ziyade eleştiren bir kültürü yaşamış olmamızın bu günlere sarkmış olan kısmıdır ödenen bedel).

Şu an edebiyat, gazete gibi kültürel ağırlığın yoğun olduğu çevrede bir üretim kısırlığı görüyorum. Bunun nedeninin sekülerleşme ile beraber, eleştiri kültürüne aşina zihinlerin eleştiri malzemesi bulmakta güçlük çekmesine dayandırıyorum. Günümüze dair olan bir takım şeyler daha eklemek isterdim zira, paylaşabilmek endişesine binaen burada kesiyor ve son söz olarak; eleştirmenin üretmek ile aynı olmadığını ve fiiliyatımızın eleştiriden ziyade üretmeye yönelik olması gerektiğini. Aslolalnın eleştirmek değil üretmek olduğunun bilinmesi gerektiğini, bu hususun gözden kaçırılmaması gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Üzerinde düşünüp, beraberce irdilemek üzere şimdilik burada kesmem gerekiyor. Burada ahkam kesmediğimi ifade etmek isterim. Maksadım beraberce irdelemeye yönelik fikir beyanı ile farkındalık ve açılım oluşturma çabasıdır.

Geçmişe Yönelik Siyaset Bizi Köreltiyor!

Olay ilginç bir noktaya geldi diye düşünüyorum. Şimdi bu Türkiye'de İslamcılık düşüncesine kadar gider. Ahmet Hamdi Yazır, Mehmet Akifler'den sonra durağan dönemi aştıktan sonra, DP İktidarı ile gelen toplumsal özgürleşim başladı. İlk defa Necip Fazıl Kısakürek Büyük Doğu adlı dergisiyle bir hareket başlattı. Kendisini öteki olarak görenler bundan çok etkilendi. O zamanki gençler daha önce hiç duymadıkları şeyleri bu dergide NFK'dan öğrenmiş oluyorlardı. Kendi aralarında bu konular üzerinde tartışıyorlardı. Daha sonra Sezai Karakoç Diriliş ile Nuri Pakdil Edebiyat Dergisi ile, Cahit Zarifoğlu ise Mavera Dergisi ile gençlere seslenmeyi sürdürdü. Edebiyat ile ilim yada dava yada yöneliş yada siyaset adına ne derseniz deyin birlikte yürüdü. O dönemde edebiyat bir angajman olarak kullanıldı. Toplum için sanat yapıldı. Aklıma şimdi geldi, Cemil Meriç ve Nurettin Topçu yine o devirde önemli isimlerdi. Onların söylemleri yeni bir çığır açıyordu. O dönem fikir bakımında yeni birşeylerin yeni söylemlerin ortaya konulmaya çalışıldığı bir dönemdi. Kimisi Kalemin Yükü dediği, kimisi Fildişi Kule dediği yerlerden seslendi okuyucuya. O zamanlar söz söyleyecek adam az idi ama dinleyecek kitle çoktu.

Necip Fazıl Kısakürek'le başlayan Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören ile devam etmesi beklenen bu hareket 1980'lerde kesintiye uğradı. Çünkü Özalizm ile birlikte liberalleşme başladı. İslamcılarda birden zenginleşme furyası başladı, holding patronları ortaya çıktı. Mercedes bilmem kaç D'lerinin, BMW bilmem kaç i'lerinin arkasında Huzur İslamdadır, villalarının önünde Mülk Allah'ındır diye yazdılar. Birçok insan ise way be ne mübarek adam dedi.

1980'lerde ki intihar arefesindeydi bana göre bu hareket. Hakan Albayrak'ın Dergah'ta bir röportajında da böyle diyordu, Halka Işık'ı çıkartma nedenim bu intihara dur demekti diye...

1990'lara gelince biraz uyanma başladı tabi. Geçmiş tekrar sorgulandı. Sorgulandı, sorgulandı. Nerede yanlış yapıldığına bakıldı. Ancak eleştiriler de ilginç yönde gelişmeye başladı. Ruşen çakır 1991 yılında Ayet ve Slogan adlı muazzam eserini ortaya koyduğunda herkes Ruşen Çakır'a ağzına geleni söylemişti, oysa bugün aynı senaryoyu AKP üretiyor! AKPliler mi çok haklı yoksa Ruşen Çakır mı haksız! Neyse konuyu dağıtmayayım. Sezai Karakoç'un içine kapanık olduğu, Nuri Pakdil'in kimseyle konuşmadığı ve ukala olduğu üzerinde eleştiri yapıldı. Nuri Pakdil örneği mesela. Adam hep öztürkçe mi konuşur, fotoğraf çektirmez mi, asansöre binmez mi, gibisinden eleştirilerde bulundu. Oysa adam kendisine bir yol çizmiş o yolda ilerliyor. Aynı eleştiriler Cahit Zarifoğlu içinde yapıldı. Şiirinin bulanık olduğu söylenip durdu.

Oysa kimse bu isimlerin çizdiği yola bakmadı. Bir döneme isim verdiler bunlar görülmedi. Hımm İsmet Özel'i unuttum bakın. İsmet Özel'i bir türlü kabullenmediler önceden sosyalist diye. Hiç kimseye orijinden yaklaşılmadı, hep başka şeyler üzerinde eleştiri türedi. Daha çok kişisel çekişmelere hedef oldu yazarlarımız, çizerlerimiz...

1990'lardan sonra ise bence dergiler ve gazetelerde geçmişe yönelik siyaset yapılmaya başlandı. Yeni yetişen yazarlar eleştiriken geçmişteki olan olayları, imkanları göz ardı ettiler. Hep daha fazlasını istediler.

Ali Bulaç ise 80'lerde savunduklarını 90'larda devam ettirmedi, İslam Devleti projesinin başlamadan bittiğinden söz etti. Ali Bulaç'ın bu sözüne yapılan eleştiriler ise onun kişiliği hakkında oldu yok Zaman'da yazıyormuş daha fazlası beklenemezmiş filan. Kimse İslam Devleti projesinin hangi temeller üzerine kurulması gerektiğini düşünmedi. Ali Bulaç'ı eleştirirken Kur'an referansı göz önünde bulundurulsaydı haklı olunurdu.

Doğucu İslamcılar ve Batıcı İslamcılar ortaya çıktı. Garip bişey oldu yani. Bi tarafta gelenekçiler öbür tarafta yenilikçiler.

İslam'ı kılıktan kılığa sokmaya çalıştılar. Bidatlar hurafeler Kalkancılar Şahinler türedi de türedi.

Sonra herşey şubatın bilmem kaçıncı gününe yamanmaya çalışıldı. Oysa bu camia için bir bahaneydi. Eee kardeşim ben değişmek istiyorum diyenler için müthiş bir kıyak oldu bu. Oysa bu ülkenin insanları (Cemil Meriç'e atfen) kimlik problemini en yoğun şekilde yaşıyorlar. Eleştirilerin temel çıkış sebebi de bu bence. Kim olduğunu yada ne olduğunu bilmeme sorunu. Bir yol çizilemiyor, eskiye dair hep yorum yapılıyor, medeniyet üretme noktasında bir kısırlık söz konusu.
Nerden nereye geldik?

(Sekülerleşme ise ayrıca incelenmesi gereken bir konu.)

:) Olayı ilginç bir nokta

:) Olayı ilginç bir noktaya getirmek istememiştim. Farkına varabilmeye yardımcı olabilir düşüncesi ile eski mahalleye uğramanın faydalı olabileceğini düşündüm ama sen dedemin köyüne götürdün bizi :) Kartezyenciliğini bilsem de bu kadarını beklemiyordum. Şahsi kanaatim olarak, buradaki amacım gereği bu kadar eski ve derin bir tarihi kartezyeni gerekli görmüyorum.

Farkına vardığımı düşünüyorum

Farkına vardığımı düşünüyorum. Aslında olay çok güzel bir noktaya da geldi şuan. Eğer bir sorunu düşüneceksek en baştan düşünmeliyiz diye düşünüyorum. Hatta olay tanzimata kadar dayanır. Ve uzar gider...