renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Elveda Ankara: Sakine Akça

Elveda Ankara“İnsanlar ölür ama sevgiler asla!”

"Bu kitap sıradan bir anı kitabı değil, dik durmayı başaran onurlu bir kişiliğin hikayesidir. Allah'ın rızasını terk etmeye karşılık dünyanın kendisine verileceğini bilen birinin, her şeye rağmen sırtını dönüp elveda demesidir. Ve bu kitap, insanın nasıl 'Ahsen-i Takvim' olup meleklerden de üstün olabileceğinin belgesidir.

O benim kırk kanatlı kuşumdu. Hep yükseklerde yaşadı. Rabb'imin onu yine çok yükseklerde ağırladığından zerre kadar şüphem yok... Onun örnek hayatının uyanık kalpleri sarsacağını biliyorum. Dünya hayatının Allah'ın rızasını istemek dışında hiçbir kıymetinin olmadığını anlamış bulunuyorum." (Sakine Akça - Arka Kapak)

Ankara’yı o kadar severim ki Ankara’dan bir gün bile ayrı kalmak bana eziyetten öte anlamlar ifade eder. Geçici görevle Mardin’e gideceğim aklıma geldikçe keyfim kaçıyor, bir ay bin yıl gibi geliyordu. Bu ruh halindeyken gözüme Konya Toplaşması’nda Sakine Abla’nın hediye etmiş olduğu “Elveda Ankara” kitabı ilişti.

Okumaya başladığımda ilk dikkatimi çeken nokta, kitabın “Takdim” kısmında bu kitabın bir anı kitabı olmadığı, bütün olayların yaşandığı ve asla kurgu olmadığının belirtilmesiydi. Başlangıçta, bu hususların niye bu kadar vurgulandığını anlayamamakla birlikte kitabın sonlarına doğru bu vurguların az bile kaldığını düşündüm.

Kitap, Şam’da başlayan Adana ve Maraş’ta devam eden bir ailen hayatıyla başlar. Eşinin çalışmak için Hollanda’ya gitmesi üzerine kızı Safiye ve diğer çocuklarının bakımı ve eğitimiyle tek başınla ilgilenmek zorunda kalan bir annenin çocuklarıyla yaşadığı zor günlerle devam eder.

Safiye’nin Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanması onu Ankara yolcusu yapmış, aynı zamanda Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği bölümünde talebe olan Sakine Hanım’ın kaldığı Ankara Emek Sekizinci Cadde’deki evde kalmaya başlamasıyla yeni bir arkadaşlık doğmuştur.

Sekizinci caddedeki bu evde uzun yıllar sürecek arkadaşlıklar ve biriktirilmiş bir ton anı yaşanacaktı. Kalabalık bir evdi; eşyalar biraz eski, maddi şartlar biraz zorlu da olsa inanmış insanların çorak toprakları gül bahçelerine çevirdiklerini mutlulukla izlersiniz. Neler yapılmıyordu ki! Birileri bir taraftan yemek yaparken birileri bulaşıkları yıkıyor; kimi dantel örerken kimi de yemek masasında ders çalışıyordu. Öğrenci evlerinin olmazsa olmazı şakalar da hiç eksik olmuyordu. Keşke hepsini anlatabilseydim!

Kitabın diğer bir özelliği, olayların neredeyse bütün ayrıntılarıyla anlatılmasıdır; Dörtyüzyetmişbeş liraya alınan bir yüzük, Tarmanlardan ponje başörtü kumaşı, otobüsün onbir ve oniki numarasında Günsel ve Rahime’nin oturuyor olması, gülkurusu üzerine siyah çizgileri olan kazak… Ayrıca isimlerini yeni duyduğum bazı yemekler; Yat geber ekmeği (yemek nasip olmasın!), şekerli makarna, çizgili çörek, menengiç kahvesi, Sarayönü pilavı,... Unuttuklarımız; Günlük, banyo sobası, gençlik parkı, kartpostal, yorgan kaplama… Öğrencilik yılları ve talebe evinde yaşananlar öyle güzel anlatılır ki, Rahime Abla, Fahrünnisa, Hürmet, Yüksel, Süheyla, Nesrin Cu, Melek sanki sizin de arkadaşınız olmuştur. “Merhaba, nasılsın” deseler hiç şaşırmadan cevap bile verebilirsiniz.

Diğer taraftan, talebelik yılları 70’li yılların siyasi olaylarının çalkantılarıyla birlikte gerek korku gerek tedirginlik ve gerekse haksızlıklarla geçer. 80 darbesiyle birlikte başörtüsünün yasaklanmasıyla Safiye hanımın yaşantısı bir başka dönemece girmiştir. Özelikle kendi üniversitesinde bu yasağın çok sıkı uygulanması onu belki bir çare bulabilmek amacıyla neler yaptırmamıştı. Birçok önemli kişiyle görüşmüş, kapı kapı gezmiş ama çare bulamamıştır. Ancak inanan insanları vazgeçirmek kolay değildi; konu Allah’ın emri olunca neler göze alınmazdı ki! Sonuçta da başörtüsünü çıkarmayı reddedince okuldan atılmış, babasının doktor olması için uğraştığı, okuması için Hollanda’dan para yollamaya çalıştığı “Doktor Kızı” eğitimini tamamlayamamış, Ankara’dan ayrılmak zorunda kalmıştır.(Çok çok uzun yıllar sonra Sakine hanım, Safiye hanımın hayatını anlatan bir kitap yazmak ve adını da “Elveda Ankara” koymak isteyecekti. Fakat, bu kitapta arkadaşının ölümünü de anlatacağı aklına hiç gelmeyecekti)

Gerçekten de, okuduğumu ne bir anı kitabı ne biyografi ne de bir roman olarak düşünmem mümkün değil. Bu kitapta bir hayat anlatılıyor; içinde binbir güzel insanın bulunduğu bir hayatı, paraları olunca üçünce bir arkadaşlarını yemeği götüren insanların hayatı, birbirlerine kıyafetlerini çekinmeden veren insanların hayatı, birbirlerini sadece Allah için seven ve birbirlerine sabrı tavsiye eden insanların hayatı, Hacı Bayram’da gördükleri ve acıdıkları küçük Afgan çocukları talebe evlerine getirerek ve yokluktan tencerelerle ısıttıkları suyla ve elleriyle yıkayıp mahalleden topladıkları giyeceklerle giydirip, bir dolmuş kiralayarak tekrar Hacı Bayram’a götüren insanların hayatı anlatılıyor. O zaman diyorsunuz ki, keşke ben de bu kadar güzel bir insan olsam, keşke ben de bu insanları tanıyabilseydim de hayata karşı daha cesaretli adımlar atabilseydim.

Talebelik yıllarından sonra artık kendinizi, Sakine ve Safiye Hanımın eşleri ve çocukları arasında bulacaksınız. Arkadaşlar ve akrabalar farklı yerlerde oturduklarından sürekli Kulu, Konya, Maraş, Adana, Ankara, İstanbul arasında mekik dokuyacak, bazen olayın nerede geçtiğini anlayabilmek için kitapta geriye doğru birkaç sayfa çevirmek zorunda kalacaksınız.

Dediğim gibi bu kitap hayatı anlatmaktadır. Hayat annelik gibi güzellikler verirken acılar da vermektedir. Safiye hanımın, ilk önce oğlu Abit Selman’ı daha sonra genç yaşında kaybettiği kardeşi Gül’ü ve fazla geçmeden şehit olan Rifat’ı (Gül’ün eşi) okurken gözleriniz dolacaktır. Elbette yaşanan bu olayların gerçek olması acıları daha bir yakıcı hale getiriyor ama inanmış bir annenin nasıl sabrettiği, Allah’a nasıl sığınıp yoluna devam ettiğini görünce okuduklarınıza inanamayacaksınız. Sanki dünyanın yükü kendi omuzlarına binmiş, bir taraftan dükkan işletmeye çalışırken bir taraftan çocukları, annesi, kardeşi, kayınvalidesi….. derken bakmadığı kimse kalmamış bu cefakar anne zorluklar karşısında hastalanmış, bazen apandist bazen de fıtıkla uğraşmıştır. Allah’tan Sakine hanım gibi bir arkadaşı vardı. Safiye hanım hasta ve yoğun olduğu zamanlarda Sakine hanım, evini temizler, yemeğini yapar, onun bu haline de çok üzülürdü. Bunca güzel, anlamlı ve zahmetli geçen yıllardan sonra;

İki Şubat Akşamı Günlerden Pazartesi

Konya’da Zümrüt Apartmanının çökmesiyle birlikte birçok hayatta apartmanla beraber çökmüştür. Bu kitap, hayatımda okuması bana en zor gelen kitap oldu. Çok zorlandım dersem hiç yalan olmaz. Okumakla doğumlarından bu yana hayatlarını tanımış olduğum bu insanların ölümlerini kaldırmakta epeyce zorluk çekerken Sakine hanımın bütün bunları nasıl kaldırabildiğini bilemiyorum. Kimler göçmekteki diğer dünyaya; Hatice teyze (Safiye hanımın annesi), Selman (Gül ve Rifat’ın yetim oğlu; Sakine hanım morgda dişlerinden teşhis etmiştir.), Hatice, Abit, Yusuf (Safiye hanımın çocukları) ve Safiye hanım (“Sofim, Kırk kanatlı kuşum, Canım kardeşim, Reyyan abla, Ümmümeşakkatim,” )…

Ertesi sabah Sakine hanım hastanede yatmakta olan Atilla Ağabeyini de kaybetmiştir.

Beraber geçen bir ömür! Sakine ve Safiye hanımın üniversite yıllarında başlamış olan dostlukları bir ömür boyu sürmüş, hiç ayrılmamışlardır. Bu yüzden, yazıda Sakine Hanımın biyografisine yer verilmemiştir. Ama nasıl bir dostluktur ki yazılarla anlatılması imkansızdır. Zümrüt Apartmanının çökmesiyle Safiye hanımın her zaman kalbinde sakladığı duası kabul olmuştur. Üniversitede iken Sakine hanımı kastederek günlüğüne şunları yazmıştı:

“Şu anda ondan ayrılalı üç saat oldu. Allah’ım onsuz yaşamayı bana nasip etme! Bu benim için bir beddua değil, arzu ettiğim en büyük duadır.”

Üç saate dayanamıyorken, şimdi araya upuzun yıllar girdi! Anlatmak istediğim o kadar çok şey vardı ki, bir an bu güzel kitaba haksızlık ettiğimi düşünmüyor değilim…

Aralarında dostluktan öte, sevgiden öte bir bağ vardı. Safiye hanım üniversite yıllarında günlüğüne şu cümleleri yazmıştı:

“Hava çok güzeldi. Yanımda arkadaşlar vardı. Fakat Sakine yoktu, aynı zamanda hiçbir şeyin tadı yoktu. Eve geldikten sonra Sakine’nin ranzasında uyudum.”

Yattığın yerde rahat uyu; çünkü havalar yine güzel, senden önce ayrılan arkadaşlarınla yine berabersin orada, Sakine yine yok ama yattığın mezar Sakine hanımın ranzası kadar yumuşak ve rahmet dolu………… (Dualarımız seninle)

Not: Kitabı anlatırken, sürç-ü lisan ettiysek ya da yanlış bilgi verdiysek önce Allah’ın affına sığınır sonra Sakine Abla’dan beni affetmesini isterim. Ahlakı ve yaşantısıyla bizlere örnek olması gereken bu iki şahane insanın hayatını anlatmayı ve insanlara tanıtmayı üzerime bir borç bildiğimden dolayı bu yazıyı kaleme almışımdır.

Sakine Akça hayatta ve hala Konya’da yaşamaktadır. Allah’a bin şükür!

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Elveda Dünya

"Elveda Dünya"

'Sakine Akça' ablaya bu eseri bize kazandırdığı için, Osman Kılıç beye ise kısa ve doyurucu şekilde özeti aktardığı için teşekürlerimi sunuyorum.

Dünya ve içindekilerini elinin tersiyle itip Allah'ın rahmetine kucak açmış bu büyüklerimizi saygı ve hürmetle anıyor dualarını bize ve tüm insanlığa bekliyoruz inş. Rahmeti Rahmana uçmuş Ablamıza ve Yakınlarınada Rahmet,Sevenlerine ve yakınlarına Sabır diliyor ve umarım kitabı okuyup istifade ederiz.

Günümüz maddeci vurdum duymaz sağır,kör,dilsiz,elsiz,yüreksiz insanlarına ders olsun.

"İman Çile ile Parlar"
"Ankara'nın Şahsında Dünya ve Dünyevilere Elveda"

Eskiler bir başka oluyor

Ortalık zehir zemberek.. Sakine abla da kaybolup gitti. İsmini görünce, iyi insanlar da var deyip avunuyorduk. Sevenleri olduğunu bilmek, onlar vesilesiyle anmak da güzel. Gören olursa ellerinden manen öpüp adıma hayır duaları istesin. Sütçü bacıma da selamlarımı iletirse çok sevinirim. Molla Kasım'ın devri geçeli çok oldu. Ondan hiç bahsetmeyelim de yaramız depreşmesin. Kocamak böyle bir şey zahir..

elveda mı?

selam ve dua ile;
Sevgili Osman Kılıç kardeşim bize bir dostu yeniden duyumsattığın için teşekkürler.. Sakine Hanımı okumak hoştu.. hoştu demem uzun zamandır okuyamadığımız için.. Sakine Hanım bizleri o hoşluklardan, o gönül zenginliğinden yeterince mahrum bırakmadınız mı? hani dilim varmıyor; bize de elveda mı dediniz? hürmetler..

"kemâl-i hüsnünü derk eyledikte dil-dârın
önünde mahv-ı vücûd eylemek kemâl midir"
nedim
c.ç

Sakine hanim ve Ankara

Artik ilk ve son duragim olan Ankara diyince aklima hep sakine hanim ve onun hatiralari gelecek.Bundan sonra Ankara sokaklarina daha baska gozlerle bakacagim....

Selam muhabbet ve dualarla....

Selam olsun..

Bu kitabı okuduğumda kendi arkadaşımı kaybetmişçesine sarsılıp ağladım ben. Sonra kendime şaşırdım, ne oluyor kuzum senin böyle huyların yoktur, diyerek. Bunun sebebi, Safiye ve Sakine'nin hayatının güzelliği mi, anlatımdaki samimiyet mi (ki Sakine Abla'nın kitapta belirttiği gibi edebi bir üslubu yoktur, günlük yazar gibi kişisel bir anlatım tercih edilmiştir) benim de yaşlanıyor olmam mı bilemiyorum. Ama başörtüsünü tercih ederek okuldan ayrılanların hayatlarının karardığının, hiç hayal ettikleri gibi Allah'a hizmet edemediklerinin iddia edildiği şu günlerde, işin öyle olmadığını, tercihindeki şuuru hayatı boyunca taşıyan şahsiyetlerin itminan dolu bir hayat yaşayabildiklerini gösterme niteliğine sahip bir kitap. Sakine Abla'ya kendimi öyle yakın hissettim ki; kayınvalidesinin vefat haberini aldığımda bir garip oldum. Kendi ananem vefat etmiş gibi(kızı ile de adaşım nasılsa)..Selam olsun..

Osman Kılıç ve "Elveda Ankara"

Öncelikle Osman Bey kardeşime teşekkür ediyorum. Hiçbir fani yoktur ki yazmış olduğu kitabına “bu güzel kitap” diye hitap edilsin de memnun olmasın.
Bir defa ben de Osman Bey için, çok güzel okuyucu vasfını kullanmam gerektiğini düşünüyorum. Elbette anlaşılmış olmak insana mutluluk veriyor.
Bir hayatı yaşıyorsunuz ve bunu yazmanız gerektiğini düşünüyorsunuz.
Sonunu belki kestiremiyorsunuz.
Kimi okuyucu çok duygusal oluyor ve hem sizi hem kitabınızı göklere çıkarıyor, akla hayale gelmez sözlerle tebrikler alıyorsunuz.
Kimi okuyucu eleştiriyor bazı yönlerden ve haklı olarak.
Kimisi ise eleştirdiğini zannediyor.
Bunları ayırt ediyorsunuz.
Velhasıl çok sayıda anlayışla karşılaşıyorsunuz. Neticede yazdığınız bir kitap ve paketli bir şey. Bu paketli hediyenin herkesi aynı ölçüde ve tarzda etkilemesi imkânsız.
Benim kitabım da böyle neticelendi.
Osman Bey kardeşim çok güzel anlamış ve ifade etmiş. Bu durum beni çok sevindirdi. Hediye paketi belli ki onu sevindirmiş.
Yalnız hepsinde ortak bir şey vardı.
Benim bu kitabı yazmaya karar verdiğimde olmayan bir şey.
Notlar almaya başladığımda yanımda duran Allah dostu kardeşimin gidişi.
Sonunda benim bağladığım karaları tüm okuyucularım bağladı.
Benim kardeşime sadece ben değil, dağ, taş, yazan, okuyan, tanıyan, tanımayan herkes ağladı.
Anladım ki Allah yolunda sevmek bedelsiz olmuyormuş… Arşın gölgesine talip olmak… Allah yolu bu… İmtihan yolu… Çetin yol.
Sabır tavsiyeleri ile büyütmeye çalıştığım yüreğimin üstüne öyle bir enkaz çöktü ki dağlar dayanmaz.
Dayanmadı zaten.
Osman Bey kardeşim sorar ki Sakine abla nasıl dayandı?
Ağzımın tadı bozuldu bir kez. Hem de ne bozulma.
Hayatımın bütün kodları alt üst oldu.
Her noktada onunla ilgili bir tıkanma meydana geldi.
Beraber yıkadık Afganlı çocukları, beraber kovulduk üniversite kapısından. Ağladık beraber, güldük beraber.
Çocuklarımızın peşinde koştuk birlikte. Yetim kucakladık. Ortak olduk. Hesap yaptık… Velhasıl biz kazanmanın ve zararın ortağıydık.
Tıpkı onun belirttiği gibi şimdi dünya bana. Yanımda arkadaşlar var ama o yok. Sanki kimse yok. Bu büyük bir yalnızlık ama Rabbim sekinesini gönderiyor.
Sizin yazınızın yayınlandığı gün aklıma vefatından az önce koluma taktığı bilezik düştü. Hatıra mı değil mi? Biraz düşündüm tabii.
Ama sağ olsaydı tıpkı hediye ettiğindeki kararlılığıyla “şu kolundakini Filistin’e gönderelim, başka paramız yok diyebilirdi.” Evet, bugün öyle derdi biliyorum.
Onun ruhunun bana dediğini yaptım ve satıp parasını Filistin’e gönderdim. Daha sonra baktım ki kitabı ve onun hakkında yazılar var sitede. Tevafuk. Ruhumuzun paralelliğinden hiçbir sapma olmadı. Yan yana gidiyor.
Yorum yazan kardeşlerimiz bizim yazdıklarımızı sevdiklerini ifade etmişler. Çok memnun oldum. Yazı yazmamamın “elveda” gibi bir sebebi yoktur. Farklı telâşeler, bizzat kendimin icat ettiği türlü yorgunluklar. Yazarım inşallah. Yani sıradan sebepler. Aynı zamanda hepsi çok kıymetli yazılar yazan kardeşlerimin yazılarını da ciddi bir şekilde takip edemedim. Rabbim kaldıramayacağımız yüklerle sınamasın bizleri. Ve sabır yağdırsın yük altında duran nice gönüllere. İnşirah yağdırsın. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Sakine Ablamıza çok teşekkürler

Sakine ablamıza çok teşekkür ediyorum. Okuyucu olarak vazifemizi yerine getirebildiysek bize ne mutlu. Keşke, daha çok kitap yazmış olsaydı da biz de daha çok tanıtım yapsaydık. Ama yeni kitap ya da kitaplar yazacak kadar vakti olur mu onu bilmiyorum. Anladığıma göre, 2005 yılından bu yana Sakine ablamızın ve yakınlarının hayatı öncesi yıllarda olduğu gibi devam ediyor. Keşke kalemi eline bir daha alsa ve kitabın kalan kısmını tecrübelerini de katarak yazsa ne kadar güzel olur değil mi!Yazmanın okumaktan çok zor olduğunu biliyorum ama bizim elimize kalem alacak kadar tecrübemizin ve birikimimizin olmadığı belli olduğundan bu işi görmüş geçirmişlerin yapması malumunuz çok daha iyi oluyor. İnşallah bizi kırmazsınız. Tekrar teşekkür ediyorum, Allah'a emanet olunuz...

Sakine Akça

Samimi duyguları bulamadığım şu günlerde insanların haliyle yoğrulup üzüle dururken. Bir kuşak öncesi insanların samimi duygularıyla karşılaşmak hasıl oldu bende. Evet elime dolayıpta bırakamadığım bir kitap. Ne kadar sıcak duygular içeriyor anlatamam. Bu denli samimi bu denli sıcak ve bu denli islami kimliği hayatına giydiren insanlar var olması beni umutlandırırken günümüz insanları için üzüldüm yine.

Kitaba başladığımdan beri aklımdan eksik olmayan sorular karşısında ne yapacağını bilemez hale geldim. Ama o sıcak ve samimi insanların hayatlarını okurken bir ferahlama ve rahatlamada yüreğimi kaplayıvermişti. Bekli de aradığım dostları bu kitapta buluvermiştim. Mamafih işte, evde, otobüste, dolmuşta hatta market alışverişlerinden dönerken marketin servisinde kucakladığım poşetlerle okumaya devam ediyordum. Nihayetinde akşam okuyupta yattığımda, sabahı iple çektim. Yarı uyur yarı uyanık bir uyku halinden sonra, sabahın rutin koşuşturması canımı sıkmış bir an evvel bir vasıta bulupta kitapta kaldığım yerden devam etmek için acele ediyordum. Sıhhıye dolmuşu beliriverince ufukta bir çırpıda atladım dolmuşa birde sevindimki oturacak yer vardı ve ben kitabıma okuyarak yola devam edebilecektim. Koltuğumun altındaki kitabı aldım itina ile kaldığım yeri açtım sayfa 242 EVLAT ACISI,

Başlığı görür görmez gözlerimin feri kesiliverdi zaten, hafiften buğulandı. Acaba Safiye mi? yoksa Sakine mi? diye içimden geçirip iyice bir burukluk hasıl oldu bende. Yavaş yavaş ve korkarak satırları okumaya başladım. Konuya girişi ilginç olmuş siyaset konularının ardından o korktuğum satırlara girdim, sanki öz evladım elimden gidercesine olayların tam ortasında idim. AH ABİT SELMAN AH...........

Satırları birazda zorlukla okurker gözlerimden bir anda istemesemde yaşlar damla damla boşalmaya başladı ve ben hala satırları hafifçe içimi çekerek okumaya devam ediyordum. Gözlerimdeki yaşlar okumamı engellemeye başlamıştı bir mendil çıkarmak için kafamı kaldırdım. Bütün dolmuş ahalisinin gözlerinin üstüme kilitlendiğini fark edince biraz daha rahatsız oldum ama kitabın içinde kaybolmayı yeğleyerek tekrar satırların arasından geçerek olayın tam orta yerine yine yerleştim. Safiye'nin durumu beni paramparça etsede duruşundaki o vakur, zamanımızın hiçbir insanında olamayacağı izlenimini verdi bana. Kafamı yine kaldırdım kitaptan. Sıhhıye'ye geldiğimi görünce alel acele toparlanıp durakta indim. İner inmez kitabı açıp hem yürüyor hem okuyordum. Birde sabah Ankara'nın vazgeçilmez simidinden aldıktan sonra büroya doğru yol alırkan gözlerimden hala tane tane yaşlar boşalıyordu. Yoldakilerin bu garip halime bir anlam veremediklerini veya yadırgamalarını hissedebiliyordum. Ama onlar benim yaşadığım duygulardan habersiz sabah telaşında kaybolup gidiyorlardı.

Büroya geldiğimde artık yüreğim dayanılmaz bir sızı içindeydi ve artık kaldıramaz olmuştum. Gözlerimin dostluk yaşlarının aktığı şu satırları okuyarak kitabıma daha fazla devam edemeyeceğimi anladım.

"Benim yavrum babasının ona anlattığı, içinden ırmaklar akan, türlü türlü, meyvelerin olduğu cennete sorgusuz sualsiz kavuştu inşallah. Küçükken birdenbire büyüdü, hepimizi geçti." Sayfa 257.

Gözlerimden boşalan yaşlar ağlamanın nidası değil, yürek sızısının nidası idi. Kendimi toparlayıp kitabı hafifçe kapattım. Yürek nidasının emareleri olan yaşlarımı sildikten sonra, akşama boş dolmuş bulmak umuduyla işime koyuldum.........

ELVEDA ANKARA,
ELVEDA SAFİYE,
ELVEDA ABİT SELMAN,