renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Emrin Başım Üstüne !

flickr.com Geçtiğimiz günlerde okuduğum Doğan Cüceloğlu'nun "İçimizdeki Çocuk" isimli kitabında çok ilgimi çeken ve beni şok eden bir şeyle karşılaştım. Toplumumuzun "emre itaat" konusundaki hassasiyetini (!) göstermek için yapılmış bir araştırmanın sonuçlarıydı beni şaşırtan. Nokta dergisinin yaptığı araştırmada sokaktaki vatandaşın, “Meçhul bir otoritenin buyrukları”na karşı gösterdiği uyum ve tepkileri ölçülmüş.

"Tiyatro sanatçısı Ezel Akay’a siyah bir pardösü giydirdi, elinde bir de megafon verdi. Akay’la Nokta ekibi başladılar kentte dolaşmaya...

Önce Yeni Camii’nin arkasındaki parka gittiler. Hava güneşliydi. Banklarda insanlar oturuyordu.

Akay, megafonla bağırarak sert bir komut verdi:
“Derhal ayağa kalkın!...”
İtirazsız, sessiz, kurulmuş robotlar gibi herkes hemen ayağa kalktı.

Eminönü iskelesinde bir başka komut:
“Herkes hemen yene çöksün!”
İskelede kim varsa yere çöktü.

Beyoğlu’nda başka bir komut:
“Herkes sıraya girsin, sayım var!”
Herkes hemen sıraya girdi.

Mecidiyeköy’de bir duvar dibinde başka bir komut patladı:
“Herkes elleriyle duvara yapışsın, ölçüm var!”
Herkes elleriyle hemen duvara yapıştı.

Bir fabrika kapısında işçilere komut verildi:
“İçeri girerken herkes parmak bassın şu kağıda!”
İşçiler parmak basarak girdiler fabrikaya.

Beyaz önlükle lastik eldivenler giymiş bir hanım gazeteci, fabrikanın içindeki kadın işçilere değişik bir komut verdi:
“Herkes soyunsun, bekaret muayenesi yapılacak...”
Kadın işçiler hemen soyunmaya başladılar...

Buna karşılık Boğaz iskelelerinden birinde, vapurdan çıkanlara komut vermediler, kibarca ricada bulundular:
“Film çekiyoruz, lütfen bir dakika durur musunuz?”
Ricayı kimse iplemedi.

Nokta’nın yaptığı deney toplumun ruhsal yapısını gösteren müthiş bir röntgen...

Ne kimse komutu verenin kim olduğunu merak ediyor, ne hangi hak ve yetkiyle vatandaşlara o komutu verdiğini soruyor, ne de herhangi bir direnç gösteriyor...

İşte yüzyıllardan beri, daha küçük yaşlardan başlayan dövülmüşlüğün, sövülmüşlüğün, ezilmişliğin sonucu..."

(Çetin Altan’ın, Şeytanın Gör Dediği köşesinden)

Türk toplumunun bu kadar sorgusuz yaşadığını bilmezdim. Eşini döven, kimseden emir almayıp bildiğini okuyan, gelene geçene kükreyen bir adamın o esnada orada olup da bu emirlere itaat etmesi olasılığı konunun ne kadar gülünç olduğunu gösteriyor.

Türk toplumunda çocukluk yıllarını sağlıklı bir şekilde geçiremeyen bireylerin böyle bir olay karşısında bu tepkileri vermesi kaçınılmaz olabilir. Eşine şiddet uygulayan erkekler de çocukluk yıllarında başlarına gelen bir olay sebebiyle bu şekilde davranıyorlar belki de.

İşte baş problemimiz de bu. Çocuklarına bir şeyi öğretirken tatlı dil yerine şiddet uygulayan ebeveynlerin ileride çocuklarından çok da mantıklı işler yapmalarını beklemeleri doğru olmaz. İleride bir doktor, bir mühendis vs. bile olsa o çocuk, aynı eğilimleri kendi çocuğuna da yansıtacaktır. Çünkü insanlar geçmişlerinde yapamadıklarını değil, geçmişte yaşadıklarını tekrarlarlar...

Saygılarımla...

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Sadece biz mi ?

En büyük toplumsal özelliğimizdir otoriteye saygı duymak.Korkuyla karışık sevgiyi beslemek.Belki de Türk Ordusunu yüz yıllardır mükemmel yapan şey bu sırrın arkasında gizli.
Fakat deney daha da derine inilerek incelenmeli bence.Söz gelimi bu şekilde davranış sürü psikolojisinden mi kaynaklanmakta yoksa toplumsal kodlardan mı?
Farklı toplumlarda bu deneyin nasıl sonuç verdiğini çok merak ederdim doğrusu..

Hamiş : Bu tür yazıların devamını beklediğimi itiraf etmeliyim.Teşekkürler.


''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''

Yazıda bahsedilen mevzu

Yazıda bahsedilen mevzu yani insanların içlerinde bulundukları,yer edindikleri toplumlardan; topluluklardan dışlanmamak için -en asgari seviyede dahi olsa- o topluma ve topluluklara adapte olmaya çalışmalarının neticesinde görülen 'itaat'i veya herhangi bir otorite karşısında güçsüzlüklerinin,kendilerini güçsüz hissedişlerinin bir dışa vurumu olan 'itaat'i ne sadece Türk toplumuna has bir durum ne de salt şiddetin, ezilmişilğin, dövülmüşlüğün bir sonucu olarak değerlendirebiliriz.Çünkü itaat hem sosyal çevre kaynaklı olduğu kadar biyolojik(fıtri) kaynaklıdır hem de global bir durumdur.(Sorun demiyorum çünkü itaati sorun çerçevesinde değerlendirmek de bir sorundur.Çünkü itaat gereklidir.İtaatsiz toplum olmanın mümkünatı yoktur.İnsanın itaatsiz olmasını beklemek onun fıtratına aykırıdır.)

En basit beşer Allah'a iman etmek, İslam olma fıtratı üzerine yaratılmıştır.Çünkü o kudret sahibi Allah(c.c.)karşısında acizdir ve O'nun huzurunda göstermiş olduğu tevazu, huşu, hudu vs. onun acziyetinin, güçsüzlüğünün bir göstergesidir.

Zira, itaat sanki salt sosyal çevre kaynaklıymış gibi değerlendirilip buna kaynak teşkil eden sosyal çevrenin de şiddet, dayak gibi unsurları içerdiği kanaati kusurludur.İtaat etmeye meyyal insan aynı zamanda sosyal bir davranış olan itaati eğiterek, koşullandırarak (yok olmasa da)törpüleyebilir.Bu da tamamen tercih meselesidir.

İnsan itaat etmeye mütameyildir.Çocuk anne ve babasına, öğrenci öğretmenine, kul Allah'a, vatandaş devletine bir nevi itaatle yükümlüdür.(bahsettiğim itaat körü körüne diye nitelendirdiğimiz itaat değil)Aksi takdirde olumsuz sonuçlar doğmaktadır.Az önce vermiş olduğum örneğe benzer bir örnek verecek olursam işçinin işverene itaatinin iki sebebi vardır.İlk sebep biyolojik olarak güçlünün(otoritenin) karşısında boyun eğmesidir.Çünkü güçlü olan otorite güçsüzün toplumsal sebeplerden(para, kariyer,vs) ötürü bir kademe üzerindedir.Güçsüzün ona ve onun vereceği işe ihtiyacı vardır.Çünkü para kazanması gerekmektedir ve çünkü geçindirmesi gereken bir ailesi vardır.İkincisi ise işçinin işverene tabi olması gerektiğini zamanla aynı durumun versiyonlarına maruz maruz kala kala öğrenmesidir.

Nitekim, 1960-1970’li yıllarda itaat(obedience) konusunda yapılmış üç tane önemli deney bulunmakta.Bu deneyler itaat’in sebebinin sosyal çevre olduğu kadar biyolojik ve sorunun evrensel olduğunu mantıki deliller çerçevesinde bizlere sunmaktadır.Bu konuda daha detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler için bu üç deneyi ve gerçekleştiren bilim adamlarının isimlerini vereyim.

1.Stanley Miligram(1963-1974)-Obedience Study
2.Philip Zimbardo & Craig Haney(1973)-Prison Study
3.Solomon Asch(1952, 1965)-Conformity

Özellikle birinci ve üçüncü çalışmalara konuya asıl itibariyle açıklık getirmektedir.

Selam ve sevgilerimle

Din adına itaat maskaralığı

Bir de din adına itaat maskaralığı var ki bizi kahru perişan eden, nasıl anlatsam nereden başlasam bilemiyorum. Türkiye'de en uç noktada tarikatlarda tezahür eden bu zulüm gerçekten yürek parçalayıcı bir manzara arz etmektedir.

"Mürid şeyhe tazim göstermeli, açık ve gizli durumlarda onu büyük tanımalıdır"

'Maksud'un ancak onun eliyle gerçekleşeceğine inanmalıdır.'
'İşlediğinin zahiri haram da olsa, şeyhi'nin yaptığına itiraz etmemeli, "Niçin böyle yaptın" dememelidir. Çünkü şeyhine 'niçin' diyen kişi asla felah bulamaz.'

'Zahiren şeyhden kötü bir durum sadır olabilir, fakat batini itibariyle o durum güzeldir.'

Ahmet Dede'nin, Celaleddin Rumi hakkındaki şu sözü de şeyhin mürid üzerindeki yetki ve tasarrufunu ortaya koyması bakımından ilginçtir: 'Bugün cennete girmek onun rızasına, cehenneme girmek de onun gazabına bağlıdır’ (1)

"Gerçek müridin alametlerinden biri de, şeyhi kendisine 'Şu fırına gir' dese girmesidir."

"Bir adam Beyazıd'ın müridlerinden birine: Şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi diye sordu. Mürid: şeyhim, dedi. Sonra Ebu Bekir mi büyük senin şeyhin mi? diye sordu, yine Şeyhim dedi. O birer birer bütün sahabeyi saydıktan sonra Muhammed mi büyük şeyhin mi? dedi. Yine Şeyhim büyüktür dedi. En sonunda Tanrı mı büyük senin şeyhin mi? diye sordu. Ben tanrıyı şeyhimde gördüm, şeyhimden başka birşey tanımam.' dedi. Başka bir müride de Tanrı mı büyük şeyhin mi? diye sordular. O da 'bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur' dedi. Yine müridlerden bir diğeri de: 'Bu iki büyükten daha büyük biri lazım ki bu farkı ortaya koysun' demiştir"(2)

Tarikatların en önemli kurallarından biri müridin kendisini şeyhine ölünün kendini ölü yıkayıcısına bıraktığı gibi teslim olmasıdır. Kuran’ın aklımızı kullanmayı emretmesine rağmen umum tarikatlarda körü körüne itaat esastır. Tarikat üyelerine akıllarını bir kenara bırakıp şeyhlerine tabi olmaları, aklın bu yolda yürümeyeceği anlatılır. Bu prensibi kabul edip şeyhe tabi olan kişiye şeyhin dünyadaki en üstün insan olduğunun iknası, kişinin maddi açıdan sömürülmesi, dine yapılan ilave ve eksiltmelerin yutturulması gayet kolay olmaktadır. Üstelik kişi aklı kenara bırakma prensibini kabul ettikten sonra üniversite bitiren okumuş müritle; cahil, okuma yazma bilmeyen mürit arasında bir fark kalmamaktadır. Bu nedenle bizi tarikat mensubu üniversite mezunlarının tavrı şaşırtmamalıdır. Çünkü bu kişiler tarikatların yapısı gereği aklını kenara bırakmış ve şeyhe teslim olmuşlardır. Bu tavrın neticesi ise cahil ile okumuşun, bilen ile bilmeyenin farkının kalmamasıdır. Araştırma yerine yutturma, düşünme yerine taklit esas olunca, tarikattaki herkesin inancı, hayata bakış açısı ve dini değerlendirişi tamamen şeyhiyle aynı olmaktadır. Hatta birçok zaman “aklı bırakma prensibi” kabul ettirildiği için şeyhten çok daha bilgili ve kültürlü bir kişi bile “ Ben bilmem, şeyhim bilir. Şeyhim diyorsa vardır bir hikmeti.” izahlarıyla şeyhin en saçma izahlarını bile yutmaktadır.

---------------
(1) - İ. Sarmış, Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, Sh. 92
(2)- A.g.e. sh 177

İtaat etmeyene itaat edilmez

Hiç kimselere itaat etmemek lazım şeklinde düşünmüyorum. Özellikle Allah yolunda olduğunu düşündüğüm bazı insanların sözlerini dikkate alıyorum. İtaat etmeyeni görünce de Asiye olmak hoşuma gidiyor.
İnsan herşeyi kendi aklıyla bulacağım diye uğraşsın tabii ancak bazılarının buna katkısı olsa ne olur? Yani istişare gibi bir şey bu. Güveniyorsunuz ve soruyorsunuz. Onu önemsediğiniz için dikkate alıyorsunuz.
Şeyhini şirke varan biçimde yücelten birisi ile aklını çok beğenen ve kimselere danışmam diyen arasında ne fark var. Birisi şirketine şeyhini ortak eder öbürü aklını...
Gassal elinde meyyit olmak , nefsin terbiyesi için bir şeyler yapmaya çalışmak, Allah'ı hatırlamak ve bunu bir ders disiplini içinde yapmayı sevmek neden yanlış olsun.
Her şeyi bir bilenden öğreniriz. Bana bunu öğret diye gideriz. Bir nakışı bile hocasından öğreniriz. Ne olur dini hakkıyla yaşamak için
daha iyi bildiğine inandığımızdan yardım alsak. Bu denli rijit olmamak lazım diye düşünüyorum. Yani sizde bir türlü bizde bir türlü desek...Hoş bu da bir tasavvuf disiplinidir.
Tapduk'un tapusunda
Kul olduk kapusunda
Yunus miskin çiğ idik
Piştik elhamdülillah
Bana hiç körü körüne itaat gibi gelmiyor. Muhabbet var işin içinde. Öyle sanıldığı gibi taş gibi bir emir komuta değil...Hani içimizde tarikatlı üniversite mezunları alınabilir diye söyledim. Benim tanıdıklarım şu şarkıdaki gibi değiller"benim bir küçücük turnam var otur dersem oturur kalk dersem kalkar"
Allah cümlemizi istikamet üzere kılsın.

Doğru Söze Ne hacet?

Helal olsun Ercan Hüseyin..
Otorite ile şirki birbirine karıştırılanlara ibretli bir yorum girmişsin..
Doğru söze ne hacet?

Ben bir sülüğüm beyin zarında
Çok yaklaşma yakarım seni de anında...

Akl-ı selim sahipleri...

“Din adına itaat maskaralığı” başlığı altında kaleme alınan yazıda olduğu gibi; Tasavvufi Eğitim’in başlıca unsurlarından Şeyh ve Mürid ‘in,eğitim sürecindeki ilişkisini , körü körüne bağlılık olarak tanımlamak,Tasavvufi Eğitim’in Hürriyet Prensibini göz ardı etmektir.Zira Şakir Gözütok’un ifadeleriyle “Tasavvufi Eğitim,İslam eğitimi’nin bir parçası olarak kişinin hürriyetini ,Allah’ın dışındaki bütün ma’budlardan kurtulup sadece Allah’a bağlanmasında bulur.İslam hürriyeti evvela kişinin kendi içinde arar.Dıştaki insanların motive etmesinden önce ,duygu ve arzularının motivasyonundan ferdi kurtarmayı,gerçek hürriyet olarak tanır.İnsanların hürriyetine engel teşkil eden bütün bağlar,tasavvufi eğitimde mücahede ve murakabe yoluyla ortadan kaldırılmaya çalışılır.Eğitim bilimciler de,insan hürriyetini bu anlayışa yakın bir görüşle izah ederler.
Tasavvufta müridin şeyhine şartsız teslimiyetini,insan hürriyetini engelleyici bir durum olarak değerlendirmemek lazımdır.Çünkü,kişinin iradesiyle istediğini yapması ,onun hürriyete sahip olduğunun işaretidir.Ferdin kendi iradesiyle her hangi bir ameli işlemesi ve bu ameli istediği kişi için yapması ,onun iradesinin ve dolayısıyla hürriyetinin varlığına delâlet eder.Bu hürriyete işaret etmesi açısından,tasavvufi eğitimdeki “talib” ifadesini ve onun ihtiva ettiği manayı hatırlamalıyız..”*
Kur’an’ın aklımızı kullanmamızı emretmesine gelince;Kur’anı Kerim’in işaret ettiği,Allah’ın birliğine ve kudretine delil olan ,ibret verici delilleri anlamaya muktedir bir akla, yani akl-ı selime sahip olmayanlar neyi nasıl akledecekler..Ki akl-ı selim;günahlarla veya tevhidi bozan şeylerle kirlenmemiş,vahiyle birleşen,buna göre düşünebilen,nefsin esiri olmayan akıl anlamındadır..Körü körüne bağlılık dediğiniz teslimiyet,nefsin kendi şeytani bağlarından azad olup,Hak’ta hürriyete kavuşma hedefini gerçekleştimek adına uygulanan bir yöntemden başka bir şey değildir... Bu ve buna benzer başka yöntemlerin de kullanıldığı, Tasavvufi Eğitim Sistemi’nin yetiştirmiş olduğu kaliteli ve kabul görmüş insan topluluklarını incelemenin bizi bu konuda gerçeğe uygun bir fikir sahibi yapacağı kanaatindeyim.Bu gibi ciddi konularda fikir beyan ederken, biraz daha araştırmacı bir üslup kullanmak fikirlerimizi daha kaale alınır hale getirir diye düşünüyorum.
En güzel selamla...

*Tasavvufta Şahsiyet Eğitimi,Şakir Gözütok

herkes inansin!: )

bu arastirma hic inandirici deil...
oldukca abartili...
yani kimse 'noluyo yahu' dememis he: )
sacma..

sürü psikolojisi otorite tarikat vesair

itaat kavramından daha ziyade otoriteden bahsetmek gerekir belki...

nietzche'nin bir sözü var, der ki niçe amcamız; "elinde çekiç olan herkesi çivi zanneder..." ve bununla birlikte bilumum organlarını kullanır... kullanılmışlıktan ziyade, otorite'nin koymuş olduğu kurallar ve o ringin içindeki kurallara göre ya dövüşürsünüz, ya ringi terkedersiniz... hattı müdafaa içre, ringten çekilme gibi bir durum da söz konusu olmadığına göre, amir memur, ast üst, itaat ve otorite kavramları da hep olacak... sorgulanması gereken şeyler de elbette ki sorgulanacak...

çok güldüğüm bir karikatür vardı... bir koyun çitlerin üzerine çıkıyor... bir elini kaldırıyor!

"yeter artık be, bu sürü psikolojisinden bıktım!" diye bağırıyor... sürüden bir süre sonra tek tek baloncuklar (sesler) çıkıyor...

-ben de...
-ben de...
-ben de...

eh... ahvâl böyle iken... : )

baki selam

deyip, konuşmayı noktalamadan... birkaç şey daha yazalım akla gelen: emre itaat dinde var... lakin bunu sorgulamak da var... 3 kişi iseniz bir kişiyi reis seçeceksiniz... lakin bu kayıtsız şartsız teslimiyet değil, tıpkı ömer olayında olduğu gibi, "bir yanlışın olursa, seni kılıcımızla doğrulturuz" der gibi olmalı... gibi ' sini de atın, öyle olmalı...

tarikatlar konusuna da girilmiş lakin, o konu biraz çetrefil... ve geçmiş zaman "yûnusî" örnekler veriliyor lakin, tarikatların şu anki konumu ile o zamanki konumu arasında çok fark var...

"bana bir tane taptuk gösterin şu an, bin tane yunus olurum..."

"ben inanmıyorum ki, şeyhimin izni olmadan yere bir yaprak dahi düşsün" diyen müridler mi şeyhi uçuruyor acaba?... acaba böyle diyen bir ehl-i müslimin gözünün birisini morartmak, farz-ı ayn mıdır?... din, bu kadar yozlaş(tırıl)mışken... neyi ne kadar düzelteceğiz bilmiyorum lakin tek bir tarîk olduğunu biliyorum... veda hutbesinde de söylendiği gibi;

Ey mü'minler!
"...Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukca yolunuzu hic şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı
Kur-ân-ı Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir..."

bundan başka da yol aranmaması gerekliliğine inanıyorum... bütün sapmışlığımız da bu iki kaynağın dışına çıkmış olmamız...

baki selam...

Bir Yunus olmak yeterli

Bazı konuları genellemek , silmek süpürmek doğru olmaz gibime geliyor.
Eski tarikatlerle yenilerin kıyas edilmemesi gerektiği bile...
Eskilerdeki işleyişi doğru , yeniyi ise mutlak yanlış bilmek biraz kapalı bir görüş gibi görünüyor bana.
Bir şeyi kabul etmeyebiliriz ancak farkında olmadan birisinin arkasına düşerek bu kabul etmeyişimizi kuvvetlendiririz. Eğer bu sürü psikolojisine karşı koymak ise bunu sürüler halinde değilde daha orjinal dillendirmemiz gerekmez mi?
Mesela bir ailede sürünüzden mesulsünüz diye erkek görevlendiriliyor. Hani hadis yeter diyenler için söylüyorum. Elbette yeter. Oradaki itaat öğretisine kulak tıkamamak gerekir. Ben şahsen benden de sorumlu olan kişinin işlerini kolaylaştırıp mesuliyetini hafifletmeye çalışırım. Bu körü körüne itaat midir? Yoksa doğal bir hal midir?
Son olarak demek istiyorum ki insan ilişkilerinde varsın senin dediğin olsun yumuşaklığını gösterebilmelidir. Bu boynun çekmeye müsait olduğu anlamına gelmez. En uyumlu kişilerin öyle kriterleri vardır ki kesseniz döndüremezsiniz. Demem o ki "ya bu çok dikbaşlıdır kimseye uymaz" tanımlaması müslüman ile tam uyuşmaz gibime geliyor.
Bazı şeylerin göründüğü gibi algılanması da sığ geliyor bana. Musa ile Hızır arasında geçenleri bilirsiniz. Bana soru sorma diyor Hızır. Bazı işlerin oluşundaki hikmet daha sonra anlaşılıyor. Kimileri hikmet arıyorsa ve bu arayışı ile kimseleri rahatsız etmiyorsa kendisine bir Taptuk da bulmuşsa ona neden kızılmalıdır anlayamıyorum.
Benim acizane kanaatim önce Yunus olmak yönünde...Yani talep eden talebe...Sonra Taptuk bulunur diye düşünüyorum. Hem Yunus'un çoklukla ifadesine hiç gerek yoktur. Sadece bir tanesi yeterlidir.
Tabii onun yaşadıklarını festival olarak düşünenlere ne diyebilirim. Veya festivallerde sadece malzeme olarak görenlere...
Ben işin muhabbet tarafına odaklanırım. O sebepten de belli sınırları olan itaatten hoşlanırım.Allah topluluklarımıza sürü değil de camaat şuuru nasip etsin. Hangi yolda koşarsa koşsun kendisine ulaşan kullarından eylesin. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Emre itaat de var işin içinde, sorgu sual de...

Nokta Dergisi'nin organize ettiği bu deneyi çok fazla araştırmadım açıkçası. Bahsettiğim üzere bir kitapta gördüm ve şu an gözlerinizin önünde durmakta... Gerçekte olmuştur, olmamıştır... Birileri sorgulamıştır, sorgulamamıştır... Net bir cevap veremem açıkçası, gözlerimle görmedim yaşananları ama eğer bir insan -ki bu kişi Doğan Cüceloğlu. Kendisini yüceltmek için söylemiyorum ama işin aslı bu; bir psikologdan bahsediyoruz.- eğer kitabında bu bahse yer vermiş ve kendi düşünceleriyle irdelemişse, ben bir bildiği var diye düşünürüm.

"Yere yatın!" "Ayağa kalkın!" gibi emirler hususunda bir diyeceğim yok yalnız bekaret muayenesi de ne oluyor Allah aşkına! Bir insan da kalkıp "Ne oluyor burada? Sen de kimsin?" demez mi? Durum bu derece vahim mi yani? Sadece bizim toplumumuzda yok belki bu emre itaatteki hassasiyet ama bu deney bu ülkede yapıldığına göre, bu toplumla ilgili birkaç cümlecik söylemek de mümkün görünüyor. Elbette bunu "şu sebepten dolayı bu insanlar soru sormadılar" diye kestirip atamıyorsunuz ama toplumsal olarak da bir takım sorunlar varsa, çevrenizde görüyorsanız, işin ucunun oralara dokunmadığını da söyleyemiyorsunuz yahut düşünemiyorsunuz...

Biyolojik olarak insanın doğasında emre itaat vardır, elbette. Ama insana 'beyin' isimli organ da boşuna verilmemiştir. İnsan yaratıcıyı kabul edip O'na boyun eğerken de düşünmektedir, irdelemektedir. Emrin ne olduğu ve emredenin kim olduğu düşünülmeyecek denli küçük hususlar mıdır ki biyolojik olarak emre uygunluğumuz bunun önüne geçsin?

Ercan Hüseyin Beyefendi'nin tarikatler hususundaki görüşlerine de kesinlikle katılmaktayım. Şeyhlere yahut genel anlamda bir takım insanlara görüşlerini sormakta, bilgi alış verişinde bulunmakta hiçbir sakınca yoktur ama o kimseler insanların gözlerine bir perde indirecek denli yüceltilmemelidirler. Bu hususta çok büyük yanılgılar içinde olan insanlar var... Mesele büyük! Tıpkı diğerleri gibi...

"Çocukluğumu özlüyorum...hani şu yara bere dizlerimi pamukhelva yapışmış suratımı evde suç işlediysem saklandığım kapı arkasını... Oysa çoktan sobeledi hayat!..."