Bir toplumu ayakta tutan güç bağlı bulunduğu değerleri korumasıyla mümkündür. Değer kaybı yaşayan bütün toplumlar ve insanlar erozyona uğrayarak varlık nedenlerini er veya geç kaybetmeye mahkûmdurlar. Tarih bu bakımdan her toplum için bir hafıza hükmündedir. Maalesef çağdaşlaşma süreci bizde toplumsal bazda büyük kayıpları da beraberinde getirmiştir. Gündemleşen bir yığın olmanın süreci içine girdiğimiz bu dönemde karşılaştığımız bazı tarihsel sorunlar kendimizi sorgulama fırsatı vermiyor da değildir.
"Ermeni Soykırımı" konusu bunlardan sadece biridir. Bu konunun şiddetle tartışıldığı bir ülkede Ermeni Tarihi uzmanının ve Ermenice bilen araştırmacıların olmaması büyük bir ayıp olsa gerek. İlgisizliğimiz bazen çıldırmamızın en büyük nedenini teşkil etmektedir. Örneğin, Soğuk Savaş başlarında Sovyet Gürcistan’ı sırtını Sovyetler Birliğine dayayarak Türkiye’den Artvin, Oltu ve yörelerini talep ederken, rahmetli Fuat Köprülü Millet Meclisinde dönemin milletvekillerine seslenerek "Gürcistan hakkında ne biliyoruz" diye sormuş ve yanıt alamayınca acilen bir komisyon kurarak Türkiye’de Gürcü Tarihi hakkında eserlerin yazılmasını ve tercüme edilip topluma kazandırılmasını istemiştir. O zaman tercüme edilip basılmasına karar verilen Brosset’in ünlü "Gürcistan Tarihi" ancak 2000 yılında ortaya çıkmayı başardı. Böylece, Türk tarihçiliği Gürcü sorununa ancak 53 sene sonra yanıt vermeyi başarmıştır. 1915 yılından beri dünyanın her köşesinde "Ermeni Soykırımı" diye bitmek bilmeyen bir hırsla çalışan Ermeniler, bugün çalışmalarının başarısı toplarken, biz hala meyve vermeyen ağacı taşlamakla meşgulüz. İstatistiklere göre, bugün dünyada "Ermeni Soykırımı" hakkında 28.000’den fazla "soykırımı" destekleyen ve savunan çalışma yapılmıştır. Buna karşılık Türkler bu iddiaları çürütecek sadece 700 çalışmaya imzalarını atabilmişlerdir. Bu 700 çalışmadan çoğunu da içinde bulundukları sorunlardan dolayı Azerbaycan tarihçileri gerçekleştirmişlerdir. Şöyle bir kıyaslama yapalım: "Ermeni sorununu" merak eden her hangi bir ecnebi internete girip bu konuda bir şeyler öğrenmek istese 28.000 kaynağa ulaşması mı daha kolay olurdu, yoksa tamamı Türkçe yazılmış 700 çalışmaya ulaşması mı? Yani dünyaya kızmakta biraz da haksızız diye düşünmemiz çok daha insani olacak niyetindeyim. Son 4 yılda Türkiye’de "Ermeni Soykırımını" destekleyen 25’ten çok eser ve makaleler toplusu yayınlandı. Buna karşılık soykırım iddialarını çürüten basılı eser sayısı 15’i geçmiyor. Bizim cemaat.com sitesinde bile bu konuda tek satır dahi yazılmadı. Kendi sahamızda bile maça 1–0 yenik başlıyoruz. Oysa koca tarih bizden yana. Birkaç gün önce Doğu Perinçek bir basın toplantısı gerçekleştirerek Ermeni iddialarını çürütecek ve Ermenilerin Müslümanlara karşı soykırım yaptığını kanıtlayacak Rus subayına ait bir belge bulduğunu anlatıyordu. Ben ise bu belgelerin binlerce olduğunu söylüyorum. Gürcistan, Azerbaycan ve Rusya arşivleri bu belgelerle doludur. "Dostluk", "kardeşlik", "komşuluk", "büyük devlet" geyiği adına her sorunun üzerini kapatmaya çalışan doğamız bakalım bizi daha ne kadar idare edecektir.
Maalesef, Ermenistan Merkez Kütüphanesi Matenadaran’ın kapıları yabancı araştırmacıların yüzüne kapalıdır. Oysa benim Rusya kataloglarından takip ettiğim kadarıyla miladi IV. Yüzyıldan bu yana Türk tarihi aydınlatacak çok sayıda değerli belge bu kütüphanenin duvarları arasında çürütülmektedir. Bunların birçoğu imha edilmiştir bile. Daha Sovyet döneminde belge imha etmekten yargılanan çok sayıda Ermeni arşiv çalışanı hakkında soruşturma başlatılmış ve bu soruşturmaların tutanakları bugün de Rusya arşivlerinde korunmaktadır.
Ermeni "ulus kimliği" yapay bir kimliktir. Rusya çarı I. Petro (1689–1725) döneminde siyasallaşmış bir içerikten öte anlam taşımamaktadır. XIX. Yüzyıldan beri yazılan Ermeni tarihleri de safsatadan öteye gitmemektedir. Bütün ezik toplumlar milletleşme sürecinde doğal olarak kendilerine ihtişamlı bir özgeçmiş ararlar. Ermeniler bunu fazlasıyla ve layıkıyla gerçekleştirmiş bulunmaktalar. Ancak bu hayal ürünü tarihler bugün aleyhimizde birilerinin siyasal amaçlarıyla örtüştüğü için önümüze kanıt diye konulmaktadır.
Bugün çoğu Rusçaya basılı bulunan ve internet sayfalarını dolduran Ermeni kaynaklarının ciddi bir araştırılması yapılırsa "Ermeni iddialarının" nasıl kibritten bir bina gibi yıkılacağı gerçeği de ortaya çıkacaktır. Bu iddiaları kısaca eleştirmeye çalışalım:
"Ermeni iddialarının" başında "devletleşmiş Ermeni kimliğinin Türkler tarafından yok edildiği" gelmektedir. "Devletleşmiş Ermeni kimliği" de neyin nesidir? Ermeni tarihçileri bununla tarihte hayal ettikleri "Büyük Ermenistan"a gönderme yapmaktadırlar. Oysa bütün kaynaklar "Büyük Ermenistan" denilen bölgenin Selevikos hükümdarı II. Antiok döneminde Selevki İmparatorluğuna bağlı bir eyalet olarak kurulduğunu söyler. Dönemin Grek, Roma ve bizzat Ermeni kaynakları bunu kanıtlar. Nasıl oluyor da, Helenistik bir imparatorluğun eyaleti olarak ortaya çıkan bir idare "Büyük Ermenistan" adı verilen "bağımsız bir devlet" dönüşür. Öte yandan bu eyalet bütün tarihi boyunca Partlarla Romalılar arasında hep el değiştirmişti. Dönemin Ermeni krallarına ait sikkelerin üzerinde bile "Büyük Ermenistan’ın kurucusu Tigran’ın" adı "tâbi hükümdar" olarak zikredilmektedir.
İkinci iddia ise "Büyük Ermeni edebiyatı Mamikonyanlar döneminde V. Yüzyılda ortaya çıkmıştır". Doğrudur, Ermeni yazılı edebiyatı Mamikonyanlar denilen hanedanlık zamanı ortaya çıkmıştır. Ancak işin gerçeği Mamikonyanlar Ermeni bile değiller. VIII. Yüzyılda yazılan Mihitar Horenasi’nin "Ermeni Tarihi" adlı eserinde açık ve net biçimde Turanî Arsak hanedanlığı zamanında Mamik adlı birisinin beraberindeki göçebe birliklerle Çin’den İran’a göç ettiği ve Part hükümdarının da bunları şimdiki Ermenistan’a yerleştirdiği kaydı bulunmaktadır. Yine Ermeni kaynaklarında Mamikonyanların Türk olduğu konusunda da ciddi bilgiler bulunmaktadır. Yine bunun gibi "Büyük Ermenistan Devleti" denilen hanedanlığın başında Ermeni olmayan İskit kökenli Arsakiler sülalesi bulunmaktaydı.
Üçüncü iddiaya göre, "Ermeniler safkan aynı ırka ve etniğe mensup" olmuşlardır. Bu iddiayı çürütmek için hiç tarihe başvurmak gerekmez. Madem, Ermeniler safkan aynı etniksel kimliği korumaktaysa, nasıl olurda bugün bile Ermeni soyadlarının yarıya yakanı Türkçe oluyor. Örnek için, bugün Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan Türkçe soyadı taşımaktadır. Bunun gibi, ünlü Ermeni yazar ve yöneticilerinin isimlerine dikkat edelim: Ocakyan, Balayan, Karayan, Ağayan, Taptıkyan, Tarpetyan ve onlarcası. Çağdaş Ermeni ulusalcılığının "Das Kapitali" olarak değerlendirilen Ocakyan’ın eserin de bile yazar, hayretle "Ermenistan denilen ana yurdun yerleşim alanlarının %70’nin Türkçe olduğunu" söyleyerek şaşırmaktadır. Bunların Ermenice isimlerle değiştirilmesine sadece son dönemlerde başlanmıştır diyor Ocakyan. Yine Ermeni kaynakları Barsil, Bulgar, Bunturk, Hun gibi Türk boylarının bölgeye gelip yerleştiklerinden ve zamanla Ermenileştiklerinden söz etmektedirler. Bütün bunlar, Türklerin İslamiyet öncesi Ermeni toplumunu nüfusça beslendiğini göstermektedir. Aynı şeyi Gürcü tarihinde Kıpçaklar üslenmişlerdir. Çok basit bir örnek verelim: Ermeniler kendilerine hiçbir zaman "Ermeni" demezler. "Hayk", ülkelerine de "Hayestan" derler. "Ermeni" adını dünya literatürüne kazandıran Türklerin ta kendisi.
Dördüncü bir iddiaya göre, "Ermeni kimliği Ermeni halk edebiyatından ve inançlarından beslenmektedir". Oysa, Ermeni halk edebiyatı Türk ozan ve aşık edebiyatı üzerine kurulmuştur. Ermenice halk edebiyatının adı bile "aşık" sözcüğünden bozma "aşuk" demektir. XVII-XX. Yüzyıl arasında Türkçe yazan yüzlerce Ermeni aşığı ve şairi bulunmaktadır. Ermenilerin en büyük halk şairi Sayat Nova bile eserlerinin çoğunu Türkçe kaleme almıştır. Bunun için 1906 yılında yayınlanan Arşak Çobanyan’ın "Ermeni Âşıkları" adlı eserine bakmak yeterlidir.
Son olarak "soykırım" iddialarına ve Türklerin "2 milyon Ermeni’ni katlettiği" uydurmasına gelince fazla derinlere gitmeyerek 1831–1931 yılları arasında kaynaklarla belgelenmiş olan nüfus kayıtlarına göz gezdirmek yeterlidir. Buna göre "soykırımın" yaşandığını iddia ettikleri 1915 yılında Kafkasya ve Anadolu’da Ermenilerin toplam nüfusu 1 milyon 285 bini bulmaktaydı. Bu nüfusun 600 bini daha 1915 yılı öncesinde Mısır, Suriye, Hindistan, Pakistan, İngiltere, Fransa, Avustralya, Endonezya, Kanada, ABD ve diğer ülkelere dağılmıştır ve bunu da kayıtları bulunmaktadır. Aynı tarihte 100 bin Ermeni Mezopotamya’nın içlerine kaymıştır. 200 bin Ermeni Taşnak ve Gnçak partilerinin oluşturdukları "ulusal ordu" saflarında yer alarak yapılan çeşitli savaşlarda ölmüşlerdir. Bu dönemde Türkiye sınırları içinde sadece 380 bin Ermeni bulunmaktaydı ki sürgün edilenler de bunlardır. Yani "2 milyon Ermeni’nin soykırıma uğradığı iddiası" küllen bir yalandır. Bizzat Ermeni kaynakları bu iddiaları dahi doğrulamamaktadır. Örneğin Ermenistan Bilimler Akademisi çalışanlarından Aleksey Karpıviç Civelegov’un nüfus kayıtları üzerine yaptığı araştırmanın sonucuna göre, 1892–1912 yılları arasında Türkiye’den Rusya ve diğer komşu ülkelere giden Ermenilerin sayısı 612 bini bulmaktadır. 1923 yılında Tiflis’te N. Sokolski tarafından basılan "Çağdaş Türkiye Hakkında Denemeler" adlı eserde yer alan Ermeni nüfusuna ilişkin kayıt ve raporlar da aynı sonucu doğrulamaktadır. 1932 yılında Erivan’da Ermenice basılan "Ermeni Nüfusu 1831–1931 yılları" istatistikî çalışması da aynı bilgileri doğrultmaktadır. Öte yandan birçok Ermeni araştırmacısı Ermeni nüfusunun 1915 yılında değil 1918–1920 yılları arasında Taşnaksütyun politikaları yüzünden azaldığını da kanıtlamaktadır. Rusya tarihçiliğinin en büyük özelliği yerel istatistikleri günü gününe kaydetmesidir. Bu kaynaklarda "2 milyon Ermeni’nin kaybına" ilişkin en ufak bilgi bulunmazken, nasıl olurda bu kadar insan "soykırıma" uğrar?
Bir araştırmacı etiği ile 1915 yılında yapılan Türkiye Ermenilerinin göçü sırasında kayıpların olmadığını söylemiyorum. Kısaca, iddia edildiği gibi topyekûn ve bilinçli bir şekilde "soykırım" olduğu görüşünün tümden bir uydurmaca olduğunu söylüyorum. Bunu kanıtlayacak ne Ermenice, ne Rusça, ne de Osmanlıca tek bir belge bulamazsınız. Şayet böyle bir olay yaşanmışsa bu neden o dönemin resmi kayıtları arasında yer almamaktadır. Zira, Doğu Anadolu’yu o sırada sıkı kontrolleri altında tutan Ruslar her şeyin kaydını yaptılar da böyle bir olayı görmezlikten mi geldiler? Neden bu kaynaklarda bu hususta tek kelime bile edilmemektedir? Dolayısıyla "Soykırım" iddialarının dünya siyasetine girmesi Stalin dönemi Sovyet ve İngiliz politikalarının bir ürününden öte bir anlam taşımamaktadır.
Sorun, aslında daha büyüktür. Bir devletin diğer bir devlete ve topluma karşı düşmanca iddiaları ve saldırıları tarih boyunca hep olmuştur. Bu açıdan "Ermeni Sorunun" varlığına şaşmamak ve şaşırmamak gerekir. Asıl böyle sorunlar karşısında kendi sorumsuzluğumuza şaşırmalıyız. 70 milyonluk bir ülkede, 10 bin üzerinde akademisyenin bulunduğu bir dönemde Ermenice bilen, Ermeni tarihini ve tarihçiliği kaynaklarına göre tarayıp araştıran bir tek araştırmacının olmamasına şaşırmak gerekmektedir. Bu iddiaların yarın sırtını sağlama aldıktan sonra Gürcistan’ın, Avrupa da hızla lobileşen Süryani ve Asurîlerin ileri sürmeyeceğini ise kimse garanti edemez. Zira kurtuluş savaşı döneminde Fransız, İngiliz gözetiminde olan Doğu Anadolu bölgesinde 90 bin Süryani ve Asurî’nin kayıp olduğu bilinmektedir. Yine bunların nasıl ve ne şekilde katledildikleri de ortadadır. Bitmedi, Kuzey-Batı İran’da Urmiye ile Selmas arasında 90 bin Türkün Ermeniler tarafından nasıl katledildiklerini de İngiliz, Rus ve İran belgeleri bize aktarmaktadır.
EK I: Bu yazı Ermenistan Cumhuriyeti Merkez Devlet Arşivi (Fon 28 No’da korunan dosyalar) ve Ermenistan Cumhuriyeti Merkez Devlet Sosyal – Siyasal Kurumları Belgelerinin Arşivinden (Fon 1 No’da korunan dosyalar) dolaylı yollarla elde edinilen belge ve dosyalar kullanılarak hazırlanmıştır.
EK II: Aşağıda yer alan istatistiklerin aslı Ermenistan ve kopyası ise Azerbaycan arşivlerinde bulunmaktadır:
A). 1918 Yılında Ermenistan Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve soykırıma uğrayan Türklerin sayısı ve yakılan Müslüman köylerinin listesi:
1. Erivan Kazası: Toplam 32 köy, 3015 çiftlik, öldürülen ve sürgün elden 19.005 Müslüman
2. Sürmeli Kazası: Toplam 75 köy, 5493 çiftlik, öldürülen ve sürgün edilen 41.347 Müslüman.
3. Eçmiezdin Kazası: Toplam 84 köy, 5979 çiftlik, öldürülen ve sürgün edilen 35.784 Müslüman
4. Yeni Beyazıt Kazası: Toplam 7 köy, 668 çiftlik, öldürülen ve sürgün edilen 4.649 Müslüman
Toplamda: 198 köy, 15.155 çiftlik, öldürülen ve sürgün edilen Müslüman sayısı ise 100.629.
Belge: Aslı Ermenistan Cumhuriyeti Merkez Devlet Arşivi, kopyası Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Arşivi, Fon: 894, Liste: 10, Dosya: 80, Varak: 30.
B). 1919 Yılında Ermenistan Cumhuriyeti sınırları içinde yakılan Türk köylerinin listesi:
1. Eçmiezdin Kazası: Toplam 62 Müslüman – Türk köyü yakılmış ve nüfusunun bir kısmı öldürülmüş bir kısmı ise kaçmak zorunda kalmıştır.
2. Sürmeli Kazası: Toplam 34 Müslüman-Türk köyü yakılmış ve nüfusu öldürülmüş, bazıları kaçmıştır.
3. Erivan Kazası: Zengibasar Bölgesi dışında toplam 32 Müslüman-Türk köyü yakılmış, nüfusunun büyük kısmı kaçmış, geri kalanları da öldürülmüştür.
Toplamda: 128 Müslüman-Türk köyü yakılmış, 60.000 Müslüman öldürülmüştür.
Belge: Aslı Ermenistan Cumhuriyeti Merkez Devlet Arşivi, kopyası Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Arşivi, Fon 894, Liste: 10, Dosya: 80, Varak: 31.
Not: Belgelerin mikrofilmleri tarafımızdan korunmaktadır. Konuyla ilgili araştırma yapmak niyetinde olan arkadaşlara birer suretini gönderebiliriz.
n_marmara
Yorumlar
enteresan
Paz, 16/10/2005 - 04:26 — m.guner celikbizlere böylesine faydalı bir döküman sağladığı için n_marmara ya teşekkür ederim.Hepimizin savunduğu "Ermeni soykırımı yalan yahu" iddiasını, iddia olmaktan çıkarıp bir gerçeğe dönüştürecek yeterli bilgiler mevcut bence.Hiç birşey bilmemektense, böyle bir yazıdan çıkardıklamızla bile savunabiliriz kendimizi.
ermeniler kaç türk öldürdü
Pzt, 17/10/2005 - 18:31 — Servet HocaoğullarıBugünü, bu “an”ı yani reelimizi,kafa ve ülke karıştıran olayların, reeldeki hareketlenmelerin doğru okunması gerekir.
Unutmayalım ki, olayları doğru okuyamayan, doğru tanımlayamaz, doğru tanımlayamayan doğru dillendiremez, doğru dillendiremeyen doğru tarih yazamaz!...Ayrıca doğru dillendiremeyen birey, grup ve toplum psikolojisini hiçmi hiç yönlendiremez!
Özellikle her şeyin reeli/mevcut hali/güncel seyri her zaman karmaşık yapı arz ettiğinden, yorum ve ttutumlarımızın mantığını ve yaslandığı formülü ortaya koymak gerekmektedir. İşte günümüzü kavrayamayışımızın ve günümüzdeki olayları doğru tanımlayamayışımızın nedenlerinden biri “reeli” okuma biçimlerindeki metod hatalarımızdır.
Bunun için de okuma biçimlerini bilmek gerekmektedir. Reeli okuma biçimlerinin belli başlı olanları şunlardır:
Tarihsel okuma biçimi
İdeolojik okuma biçimi
Siyasi okuma biçimi
Politik okuma biçimi
Öznel/Kişisel okuma biçimi
Kuşkusuz bu okuma biçimleri arasında etkileşim ve ilişki vardır ve bir bütünlük arz etmektedir. Ancak "kadın" ve "erkek" arasında da etkileşim ve ilişki vardır ancak "kadın" derken "erkek" derken ayrı-bağımsız varlıklardan bahsedilmektedir.Okuma biçimlerindeki ayrıştırma "operasyoneldir" ve sınırları çok net değildir. Ancak yinde bu ayırımı anlaşılır kılacak kadar aralarında farklı unsurlar vardır.
Örneğin bir reeli tarihi okuma biçimine tabi tutabilmeniz için bazı unsurlarda hareketlenme gözlemlemek ve tespit etmek durumundasınız.Değilse her olayın taraflarına bakarak; muhatap israilse hemen yahudilikten, siyonizmden bahsetmek; muhatap şii ise hemen mezhep farklılığından dem vurmak; muhatap amerika ise hemen emperyalizmden yorumlar döktürmek...tarihi okuma biçimi değil; aksine önce reelin sonra da tarihin canını okumaktır.
Bazen bir olay aslında tamamen politiktir; o ülkenin hükümetinin iç politika malzemesidir ve tarihi referanslar bunu için kaşınmaktadır.Fakat biz onu tarih hortluyor diye algılarız.Bazen de bir günden gerçekten de toplumdaki sosyolojik kırılmaların öncü depremleridir ve ideolojik okuma biçiminin unsurları hareketlenmiştir; fakat biz işi "politik oyunlar" diye savsaklıyoruzdur.
Ermeni sorununu okuma biçimi noktasında bir okuma biçimi daha varki: bu "öznel okuma" biçimidir. Her birimizin konuya ilişkin algılayış ve yorumlayış tarzını içerir. Fakat bizde bazan öznel okuma biçimimizi sanki tarihi, ideolojik, siyasi okuma biçimi formatında sunuyoruz.
sizin ermeni sorununa hangi okuma biçimi açısından öncelik tanırsak olup biteni daha sağlıklı değerlendireceğimiz noktasında açık-net bir şey söylediğinizi göremedim.Konunun derin ve çok boyutlu olduğunu söyleyerek de bir yere varamayacağımıza göre; bir alana dikkat çekmek gerekmez mi efendim.Ayrıca neye hazırlıksız yakalandığımızı anlamadım.
Öznel okuma ve Öznel yorumlama
Salı, 18/10/2005 - 14:39 — Nadir MarmaraÖncelikle Sayın Gülnaz'ın ve sevgili Mgcelik'in yorumlarından dolayı teşekkür ediyorum.
Sayın Hocaoğlu'nun yorum katkısını ise büyük bir incelik olarak değerlendiriyorum. Anladığım kadarıyla Sayın Hocaoğlu yorumunu büyük ölçüde "söylemin kritiği" üzerine yoğunlaştırmaktadır. Bu bir tarz okuma eylemidir ve metinbilimsel bir incelemeyi gerektirmektedir. Doğrusu bu istede söylem üzerine yoğunlaşan biri olarak böyle bir yoruma muhattab görülmem beni memnun etti. Ama, ben buna okuma demezdim. Çünkü "okuma" fazlasıyla özneldir. Ne türden bir okuma (Sayın Hocaoğlunun belirttiği gibi ideolojik, tarihsel ve d. olsun) yaparsanız yapalım okuma eylemi (buna "niyeti" de katabiliriz) hep özel olacaktır. Çünkü okumada birincil gerekçe kişinin kendisi olmaktadır. Dolayısıyla ben bunu okuma olarak değil söylem olarak tanımlamaktan yanayım. Bir söylem olan ideolojiye kişi öznel olarak katılabilir ve yine bir söylem olan politikaya kişi öznel olarak destek çıkabilir. İdeolojik veya politik bir okuma, politik ve ideolojik söylemi kendi öznel yapımıza uygun tanımlamaktır.Ama söz konusu ideoloji ve politikada kişi nesnel de olabilir. Tarihi bir okuma konusunda gelince bu eylemin fazlaca dürüst olacağına katılmamaktayım. Tarih öznellikten daha ziyade gündemsel yorumun etkisindedir. Bu öznenin kendi okumasının dışında, gündemsel olaylara en azından söylem bazında da olsa katılmasını gerektirmektedir. Hiçbir tarih okuru, katışıksız bir öznellikle tarihsel bir okuma gerçekleştiremez. Birde öznel ve nesnellik konusu Withe okulunun tanımıyla hep "içsel" bazda kalmaktadır. Şu kadarını söyleyeyim: Bütün okumalar diyalektiktir. Dolayısıyla diyalektik bir okumada yapılan bütün bakışlar söylem olarak aynı olgusal uygunluğu göstermektedir.
Sözkonusu benim yazıma gelince, rahatlıkla bunun bir politik-tarihsel bir söyleme sahip olduğunu söyleyebilirim. Nitekim, "realliğe" yapılan bütün göndermelerin politik ve tarihsel bir içeriği ifade etmesi gibi. Ermeni sorunu politik ve tarihsel bir sorundur. Bu soruna başka nasıl "real" olgularla yanıt verileceğini doğrusu tanımlamakta güçlük çekmekteyim.
Sayın Hocaoğlu'nun yorumu "post-yapısalcı" bir içeriğe sahiptir. Böyle bir yorum karşısında şu soruyu sorabilirim: öznel bir okumayı öznel bir yorumlama ne denli "real" yapmaktadır? Yani öznel bir okumanın realliğini öznel bir yorumlama ile mi tayin edeceğiz? Ya ben bunun "nesnel okuma" olduğunu söylersem?
Not: Yorum başlığı: "Ermeniler kaç Türk öldürdü"???
Saygılarımla...
OKUMA MI OKUTMA MI
Salı, 18/10/2005 - 16:51 — Servet HocaoğullarıÖznel okuma; "özne" yazan oldukça neyi okursa okusun ve/veya okutsun sonuçta "söylem"dir...Ayrıştırmanız doğru.Fakat söylemi aşmayı zorunlu kılan da "okuma biçimine sahip olmaktır" diye düşünüyorum. özne yazanda olsa; "okuma biçimi" kurallarına uyuyorsa ve daha önemlisi bunu okura çok net taşıya biliyorsa; bence "okuma biçimi" tanımına uygun hareket ediyordur ve bu "yorum", alan olarak tarihi-siyasi-politik alanın unsurlarından yola çıkarak yapılıyorsa; artık o söylem değildir; söylemi aşan okuma biçimidir ve ilgili olduğu alanın tanımıyla kodlanabilir.Belki "söylem" ve "okuma biçimi" ifadelerini okuma biçimimiz ve/veya söylemimiz arasında bir "iletişim" sağlamalıyız önce. Fakat bu konu "inceldiği yerden kopsun" inceliğinde sürüp gider.
Yazınızda söylem ve okuma biçimi arasındaki nüansı yakalayacak kadar- okur olmam nedeni ile- açıklığı/netliği yakalayamadığım için sordum.Unutmayalım ki, ifade etmek "söylem" formatıdır ve başlı başına kayda değerdir.Üstelik sizin inceliğinizde yazı-yorum korelasyonunu kurabilen biri için.Fakat üçüncü şahıslarla paylaşmaya açılan ve kamuoyunu meşgul eden konulara dönük yazılar "okuma biçimine" tabi tutulabilecek netlik de alanını ve argümanlarını ortaya koymalıdır.Oysa yazınızda "söylem" ve "unsurlar" fazla iç içe kalmış yazınızda.
Örneğin kişisel olarak ben ermeni konusunun tarihi ve ideolojik alana ilişkin unsurlarda bir hareketlenme görmediğim için; her türlü açılımı sizin doğru kodlamayla "söylem" olarak niteliyorum.Siyasi-politik alandaki hareketlenmeyi yakından takip etmeye çalışıyorum.
Ayrıca tarihteki ermenileri okumakla, tarihi okuma biçimi arasındaki nüansı da kaybetmesek iyi olur.
not:sahi ermeniler kaç türk öldürdü:)...
Biz Aşil topuğu değiliz ki?
Salı, 18/10/2005 - 17:59 — Nadir MarmaraSayın Hocaoğlu, birkez daha teşekkürler...
Üstadım, herkes her şeyi konuşamaz.
"Okuma" olarak okumadan ne anladığınızı bilmiyorum. Söylem'e gelince bu zaten özneye indirilmiş bir darbedir. Ben, istisnasız her okurun nesnel olduğunu düşünüyorum. Çünkü, nesnellik söylemin doğasında var. Okuma nedir? Sadece arzuyu ortaya koyar. En azından psikanalizde böyledir. Okuma nedir? Sadece kavgaları veya baskı sistemlerini açıklar. Kutsal kitaplarda da bu böyledir. Kutsal bir kitabı okuyabilrmisiniz? Metin karşısında insan nesneldir. Bunu tarih hiç durmadan bize öğretir. Söylem yalnızca arzuyu ortaya koyan şey değildir, aynı zamanda arzunun nesnesi haline gelen şeydir de. Ben nesnel bir biçimde söyleme katılıyorum. Eğer benim yaptığım nesnellikse, beni okuyan biri nasıl olurda öznel kala veya bakabiliyor. İşte yorumunuzda bunu anlamış değilim? Bir yazıda, yazarın kapıyı açtığı kadar içeri girebiliriz. Yeteneksiz yazarlar hariç tabii.
Sorularınıza gelince:
Birinci yanıt: Tarihteki Ermenileri okumak, tarih okumak değil midir? Biçimi ne olursa olsun.
İkinci yanıt: Sahi, Ermeniler Türk öldürdüler mi? (Veya, öldürülenler Türk müydü?)
Saygılarımla...
Aşil topuğu ve Bilinç
Salı, 18/10/2005 - 19:13 — Servet HocaoğullarıHepimize kolay gelsin.
Ermeni konusundaki Yazınızda "alan" okumasına dönük açılım bekledim; fakat konu öznellik-nesnelik ve okuma kodlarında daraldı/tıkandı.Küçük bir "anjiyo" yaparak hem kaleminizin damarına hemde okur olarak bizim zihnimize bir genişilk gelmiş olsun.
Okumadan başlayalım. İnsanın vücut organları gibi duyum-algı-hafıza-hatırlama-bağkurma...gibi diğer unsurların/organların bütününe ben "BELLEK" diyorum.İnsan doğar doğmaz bellek mekanizmasıyla varlıklarla etkileşim ve ilişki içine girer ve adı konması gereken edinimler kazanır. Buna "anlam" demek gerekir diye düşünüyorum.Anlam söz-çizgi-davranış-inşa ile vücut bularak ifadeye döner.Anlam-ifade kaynaşması sınırları belirleme ihtiyacı duyulan soyut alandan(kavram)vücut bulan kelime alanına dönüşür/evrilir. Kelimler "tarz" ile dile ulaşır. Dilde biçim ve kural -gramer kuralları dahildir buna-lisanla sonuçlanır.özet:BELLEK-ANLAM-İFADE-KAVRAM-KELİME-DİL-LİSAN....
Bunların her biri başlı başına yorum tetikleyen konular...Fakat "iletişim" kurmak için bunları söylemeliyim.Örneğin Kur'an apaçık bir arapça "LİSAN" ile indiğini söyler.Siz Kur'anı açıp okuduğunuzda bu lisanla buluşursunuz.Lisan zihninizde açıklayıcı-net tablolar oluşturuyorsa eğer; anlamış ve okumuş oluyorsunuz: Tıpkı "Ali kendini astı" denildiği zaman TÜRKÇE LİSAN açısından tablonun net olması gibi.Fakat her lisanın arakasında bir "dil" vardır!Nitekim "Kur'anın anlamının anlamı" tümceleriyle vurgulanmak istenen de bu lisanın arkasındaki dili çözmektir.Lisan apaçıktır ve araplar için "sorun/kriz" yoktur.Lisanın arkasındaki dili aramak; bir başka "anlam" arayışı değildir. Bir anlamlandırmadır.Öznellik-nesnelliğin kırıldığı yerdir burası-...
Nitekim bu serüven bu dili oluşturan kelimelerin neler olduğunun; derken kavramların; derken Kur'anın kendine özgü bir ifade biçiminin ve en önemlisi de vahyin edinmemizi istediği ilk "anlamın" ne olduğunun peşine düşürecektir bizi.Kur'an apaçık lisandır ama; usul ve üslubu bizi dil-kelime-kavram-ifade-anlam arayışına sürüklemektedir.Kuşkusuz bu süreç de lisanı inkar eden dil, dili dışlayan kelimeler, kelimeleri yap-boz tahtasına çeviren bir kavramsallaştırma süreci değildir...Anlam bozularak anlamlandırma olmaz.
Okuma nedir peki?...Lisanı "anlamak" mı?...Yoksa Lisandaki anlamdan başlayan fakat okumanın insanın varoluşda edindiği ve ifadeye taşınan anlamı/özü/ilk anlamı bulmaya dönük serüvene çıkan ve "okuma biçimleri" aracılığıyla ulaşma çabası mıdır? İşte okuma biçiminden kastım benim, sadece "lisan okuma" değil; onun arkasındaki dile bizi ulaştıracak ne tür okuma biçimleri vardır veya geliştirebiliriz. Dili çözsek kelimeler, kelimeleri çözsek onu ortaya çıkaran kavramı..elde etmeye dönük ne tür okuma biçimlerimiz vardır diye soruyorum... Çünkü biz yabancı lisan olmadıkça kendi lisanımızı okuyabiliyoruz!...Sorun bu değil zaten, değil mi?...Sonuç; tarihi okuma biçimi, siyasi-ideolojik okuma biçiminden de kastım benim: tarihin aktardığı olaylar (ermeni meselesi gibi)bir lisandır sadece.Üstelik ne kadar sağlıklı lisan olduğu bile tartışılır.Bu lisanın arkasındaki dile, kelimelere, kavramlara.(..siz bunları tarihi unsurlara, ideoloıjik unsurlara diye tercüme edin..)ulaşmamaız gerekmez mi? Okuma biçimlerinden kastım bu.
Öznelllik-nesnellik konusuna gelince: Belleğimizden bize ait olmayan o kadar çok lisan geçiyorki; çoğumuz aslında bu anlamda doğar doğmaz zaten bir "öznellik" sorunu yaşıyoruz. Nesnellik-öznellik paradoksu da zaten lisandan belleğe doğru gidişle- belleğine kendisi hakim (buna bilinç diyebiliriz)kişinin bellekten gelmesi arasındaki gel-git ve gerilimdir.Lisanda dil-kelime-kavram-ifade-ilk anlam yitimi yaşayan "özne" olmadığı gibi "öznel"de değildir.
Ermeni olayı lisanının arkasındaki dile-kelimelere-kavramlara ulaşalım istedim.Bunun yolu da lisan ile başlayan ama bitmeyen süreçte okuma biçimleri geliştirmekle mümkündür. Öznellik-nesnellik gerilimi bu yolculuğun tuzu-biberidir..Olsun o kadar.Bilinçli olalım yeterki
saygılarımla...
not: bu sefer not yok:).....
Sayenizde Ermeni Sorunu Çok Okunanlar Listesine Girecek
Salı, 18/10/2005 - 21:08 — Nadir MarmaraHocam, teşekkür etmeden teşekkür ettiğimi bilin artık. İlk kez (tabi kendi katkılarımla) bu kadar fazla yorum aldım.
Üstadım, bir Bilinç yorumunda bulunmanız güzel. Ama inanın bana, bilimsel literatürde "duyum-algı-hafıza-hatırlama-bağkurma...gibi diğer unsurların/organların bütününe ben "BELLEK" diyorum" şekilde yorumda bulunamayız. Ayrıca, "BELLEK-ANLAM-İFADE-KAVRAM-KELİME-DİL-LİSAN" tanılamanız da güzel. Ama ben, bizim olgulardan söz ettiğini düşünüyorum. Yani olgudan söz ettiğimizde, artık bunların nasıl üretildiğine vurgudan bulunmanın bir gereği yok sanırım. Özne olgusu ben bilincine dayanıyor ve bu da kendilik ilişkisiyle sağlanıyor. Buna da "gnothi seauton" deniliyor. Ama, modern bilgide bilgi insanın dilediği biçimde tanımlanamıyor. İstesekte bir bilgi tanımlaması yapamayız. Yani biz, bizzat bilginin nesnesi konumundayız.
Ayrıca siz kendinize göre bir tanımlama yöntemi çiziyorsunuz. Dolayısıyla bu tanımlama biçimi sizin kendi düşüncelerinizin sınırları dışına çıkamaz.
Ermeni sorunu yazısının ben açık yüreklilikle politik-tarihsel bir yazı olduğunu belirttim. Bunun ötesinde bir çalışmada bulunmam gerekirse memnuniyetle yaparım. Nasıl olsa kaynak bol elde.
Not: Hocam, çok uzun yazıyorsunuz :))
Başka bir vesileyle
Salı, 18/10/2005 - 23:10 — Servet HocaoğullarıSaygılarımla
öznellik-nesnellik damarında "anjiyo" çözüm olmadı. Açık kalp ameliyatı gerekiyor:)...
Açık kalplilikle söylüyorum:elinize ve "dil"inize sağlık.Konu/oparasyon başarı ile bittiği/bitirdiğiniz için,kapatmak zamanı.Saygılarımı sunuyorum.İlgi ile takip edeceğim yorumlarınızı.
not: cerrahi müdahalelerde ellerinizin titremeyecği güveniyle..
Kaynak Tanımak, Zenginliktir...
Cts, 10/06/2006 - 03:59 — Nadir MarmaraBu yazıdan bu yana Türkiye'de konuyla ilgili sorunun lehinde ve aleyhinde epey eser ortaya çıktı. Bu eserlerin bir çoğunu tanıma fırsatım olduğundan ilgili okurlara bunların bazılarını önermek isteğimin, nezaket kuralları içinde algılanmasını rica ediyorum:
Öncelikle Türkiye'de Ufuk Uras'ın 1970'lerde yayınlanmış ve artık neredeyse hiç bulunmaz olan Ermenistan tarihi dışında, Ermeni ve Ermnistan tarihi bulmak çok zordur. Oysa, zamanında rahmetli Andresyan bu alanda onlarca eseri Ermeniceden Türkçeye tercüme ederek basılması için TTK Yayınlarına sunmuştur. Bu tercümesi yapılan eserler 1970'lerden beri TTK arşivlerinde çürümektedir. Kurum kendisi basmadığı gibi, başka bir yayınevinin de bu eserleri basmasına müsade etmemektedir. Kaldı ki, bu eserlerin devlet ve kurum açısından sakıncalı bir tarafı da bulunmuyor. Çoğu kaynak eserler olup, bir çoğu VIII_X. Yüzyıllar arasında Eski Ermenice yazılmıştır. Ne diyelim, balık baştan kokar.
1. İşte Ermenistan'ı daha yakından tanımak için Rene Grousset'in ünlü Başlangıçtan 1071'e Ermenilerin Tarihi eseri S. Dolanoğlu tarafından Türkçeye tercüme edilerek Aras yayınları tarafından basılmıştır. Eserde bazı eskimiş ve yanlış görüşler bulunsa da bu alanda başvurulması gereken en temel eser niteliğindedir.
2. Konuyla ilgili ikinci eser "Ermeni Soykırımı" İddiaları: Yanlış hesap Talat'dan ve 'Tehcir'den dönünce adlı konuyu İnsan Hakları Soykırım Yasası bazında tartışan bir komisyon çalışmasıdır. Eser Cedit Neşriyat tarafından yayınlanmıştır.
3. Kaynak Yayınları konuyla ilgili Ermeni tarihçilerinin ve ideologlarının kendi itiraflarını da Türkçeye kazandırmaya başladı. Bu kitapalrdan ilki A. A. Lalayan'ın "Taşnak Partisi'nin Karşıdevrimci Rolü (1914-1923)" eseridir; ikincisi A. B. Karinyan'ın "Ermeni Milliyetçi Akımları"dır. Bir diğeri ise Ovanes Kaçaznuni adlı dönemin Ermeni başbakanının "Taşnak Partisi'nin Yapacağı Bir Şey Yok" adlı 1923 Parti Konferansı Raporu'dur. Son olarak ta bu yayınevinden çıkan, Rusya Arşivlerinde gizli tutulan "İngilizlerin Mavi Kitap'ına Sovyetlerin Yanıtı: Kızıl Kitap - Güneybatı Kafkas'ta Taşnak Mezalimi" adlı değerli eseridir.
İlginize teşekkür ederim...