Eskiler neden eskimez.. şimdikiler, eskiler kadar eskiye neden rağbet etmez?
Eski yazarlarımız -yeniler de kısmen- deliler gibi eskilerden bahsederler. Eskinin mavi asudeliğinden, insanlarının derinliliğinden, şimdikilere nispeten daha erdemli oluşlarından, mekânların güzelliğinden, otantikliğinden, kendine özgülüğünden dem vururlar mükerrer satırlarda. Eskide olana öykünmek insanın fıtratında olan bir şeydir elbet. Ancak, hususen kendi coğrafyamız için, yeni atmosferin; insanımızın insanlık iklimine bir şey katmaktan öte, bir şeyleri alıp götürdüğünü. Ahvalden tedirgin olanların daha ziyade hassasiyet sahibi münevverler olduğunu. Sekülerleşen yeni dünyaya karşı mukayese imkanı sunmak adına eski dünyadan bahsettiklerini düşünebiliriz.
Yazmaya değer bol miktarda malzeme olmasının etkisini de göz ardı etmemek gerek elbet. Eskiyi ısıtarak okuyucunun önüne sunmak hem kolaylık hem de nostaljinin cazibesinden istifade etme imkânı sağlar yazara. Ayrıca yazarın kendisi için; hali hazırda olandan, bilinenden ziyade değişik olanı bulmak, herkesin göremediğine işaret edip gözler önüne sermek daha cezp edici ve kıymete haiz bir çaba olsa gerek.
Vakıayı, insanın psikolojik mütehayyilesini göz önüne alarak, zihnin albümlerinde saklı kalan siyah ve beyaz tonlardan mürekkep fotoğraflarda, cezbedici bir sadelik bulunur diye de açıklayabiliriz. Bu sebepledir ki, çekilen zorluklar, sıkıntılı günler dahi, yüzde beliren bir tebessüm eşliğinde yad edilegelmiştir. Yaşanan, artık çoktan yaşanmış olduğu için, zamanın efsunlu merhemi en derin yaraları dahi bir süre sonra iyileştirmiştir. Zamanın silemediği, tarihin gizleyemediği acılardan arta kalan, soluk bir izden ibarettir de denebilir. Denebilir diyorum çünkü söylediklerimden dolayı mutmain olmuş değilim. Farklı bir tablo da sunabilirim sizler için. Mesela acı anıların, unutulması mümkün olmayan derin izler bırakabildiğini, Coelho'nun Simyacı'sındaki kişisel menkıbesini yaşayamamış ihtiyarların yapmak isteyip de yapamadıklarının, Cüceloğlu'nun deyimiyle " bitirilmemiş işlerin " birikerek insanın sırtında taşınması güç ve ağır bir kambura dönüştüğünü söylemek. Gözle görünmeyen o kamburun, derinin altına girmiş bir diken gibi, kımıldadıkça ara sıra insanın içini acıttığından bahsetmek de mümkün elbet. Ya da Yıldız Ramazanoğlu'nun " İkna Odası " ismini verdiği son kitabında bahsettiği, kimi gerçek hayattan alınan karakterleri örnek göstererek, vakıanın kimi için hiç de zannedildiği gibi olmadığını ifade edebilirim.
Bir de meselenin yaşlılar boyutunu gözden geçirelim. Anlattıkları, yeni olandan ziyade eskiler ve eskide yaşadıklarıdır çokluk. Yaşlılarımızın 'eski' tasavvurlarını, eskiye karşı duydukları hasreti; uyum sağlayamamaları yüzenden yeni ile özdeşleşememek ve şimdide/yenide var olamamak şeklinde izah etmek ziyadesiyle mümkün olsa gerek. Ve dahi yanında var olduğunu hissettiği dostlarını birer birer yitirmiş olmak sebebiyle, yeniyi/ânı kerih görme durumu söz konusu elbet. İhtiyarların eski ile olan muaşakalarının ana iki sebebinin bu olduğunu düşünürüm ben. İşte bu sebepledir ki, yaşlı demek yalnızlaşmış insan demektir. Yalnızlığını gidermek için eskiyi yad ederek zihninin zaman makinesine biner ve var olduğu eski zamanlara seyr-i sefer eder. Sık sık eskiyi dile getirmesi, bilinç altının o zamanı davet etme ve o zamana geri dönme çabasından kaynaklanır. Modern tasavvurun etkisi ile ata erkil geleneğimizin yara almış olması, onları daha da bir yalnız kılmıştır. Kenarda durmak kendisine zaten zor gelen yaşlının, kenera atılmiş/itilmiş olması yalnızlığına yalnızlık ve elem katmıştır. Bağlayacak olursak, yaşlının eskilerden bahsetmesi, orta yerde olduğu, itibar gördüğü zamanların özleminden kaynaklanır.
Hemen herkes eskiden ve çocukluk yıllarından bahseder diyebilirsiniz. Pek hak veremeyeceğim size. Modern insan.. yani kapitalistleşen kesim.. modernizmin, sırtına ağır bir yük vurduğunun farkında olamayacak kadar yaşa/yama/dıkları hayatın esiri olanlar artık böyle değil. Onlar çocuk gözleri ile baktıkları zamanları, saf ve temiz bir algıyı hatırlamayacak kadar unutmuşlar eskiyi. Ve özlemeyecek kadar özlerinden kopmuşlar sanki. Modern hayat; insana, eskiden bahsedecek zaman ve imkânı tanımayacak kadar hızlı ve değişken bir yapıya sahip çünkü. O'nun gözleri, çocukça bakılan dünyanın güzelliklerini göremeyecek kadar kör. Ve belki nezdinde, eskiden bahsetmek ânın kıymetini bilmek hususunda bir zaaf olmaktan ibaret. Modern hayat insanı fıtratından, tarihinden, özünden koparmışsa bir de, bahsedilmeye değer ne olabilir ki eskide..
Her şey bir yana! Genel itibariyle memnuniyet duymaz insan şimdiden yana. Eskiden kalma bir özlemi, bir hasreti saklarlar yüreklerinin en nadide köşesinde. Eski mahalleler, eski arkadaşlar, eskiden yaşananlar, eski ortamlar tutmaz yeni olanın yerini. Çocuk gözü, kalbinin güzelliğinden güzel görür her şeyi. Ebeveynleri gibi hayatın yükü binmediğindendir belki omuzlarına. Büyüklerin; 'hayatın gerçekleri' dedikleriyle karşılaşmadıklarından daha..
Çocukluk anılarından, eskiden bahsetmenin insanı şimdinin yükünden kurtaran bir yanı mı var acaba! Bir zaaf mıdır çocukluk yıllarına veya eskiye hasret duyup öykünmek. Yoksa insanın özüne veya tarihine duyduğu saygı ve sevgiden mi kaynaklanır. Bahsedenler neden bahseder, unutanlar neden unutur? Sözlerime mukabil ne söylersiniz? Sizler çocukluk yıllarınıza öykünüp, bahsetmez misiniz ?
Yorumlar
Biraz eskilere gidelim..
Cts, 02/10/2004 - 22:23 — Name LimonEskilerden bahsetmenin sosyolojik yanından ziyade psikolojik yönünü dikkate almalı sanırım. Kişinin bilinç altının, o an içinde bulunduğu haleti ruhiyenin önemi büyük.
Eskiler denince ne aklıma gelir? Tek katlı evimizin bize ait olan bahçesinde ailece çektirdiğimiz siyah beyaz bir fotoğraf vardır. O gelir gözümün önüne. Mevsimlerden kıştır ve bahçemizin hemen her yanıı yağan kar nedeni ile bembeyazdır. Hepimizin üzerinde kat kat elbiseler vardır. Soğuktan dolayı başlarımızda bere; boynumuzda, yüzümüzün bir kısmını kaplayan kaşkol olduğu halde o fotoğraf sıcacıktır. Soğuk dışarıda kalmış ve aile fotoğrafımızın arasına girmeyi başaramamıştır. Belki bu sebepledir ki, ben hep tek katlı ve yalnızca bize ait bahçesi olan bir evin özlemini çekerim. Öksürüğünün yan komşuna ulaştığı apartman dairelerine haz etmek ne mümkün.
O günlerden aklımda kalan çok şeyler var aslında. Komşuluk ziyaretleri, valide hanımla iki laf etmek için bahçemize gelen hanım teyzelerimiz. Her sabah yumurtalarını takip ettiğim tavuklarımız. Sokağımızı besleyen vişne ağaçlarımız.
Ticaret hayatının temelleri dahi ilkokul günlerinde olmuştur mesela :) Sabah güneş doğmadan fırına gidişimi. Aldığım açma ve poğaçaları başımın üzerine koyduğum tepside sokaklarda dolaştırışımı. Okul arkadaşlarıma rastladığımda utanışımı. Okulda bir arkadaşımın bu yüzden beni öğretmenime şikayet edişini. Öğretmenimin bunun kötü bir şey olmadığını izah ederek sınıf arkadaşıma nasihat edişini hiç unutamam.
Unutamadıklarım arasında, bahçemiz dolu olduğu halde, komşuların meyve ağaçlarına yönelik dalma faaliyetlerimiz vardır. Hele şimman bir mahalle arkadaşımın yakalandığında altına kaçırışı hep gözümün önündedir. Aaaah anlatmakla bitmez bunlar.
Niye hoş gelir ki bunlar bize. Dendiği gibi zaman, siyah beyaz fotoğrafların üzerine pembe bir ton katar ve çocuğun dünyası büyüklerinkinden daha sade ve daha masum olur genelde.
Bırakın Yaşlıları
Salı, 12/10/2004 - 05:59 — Nuh A. TUNABırakın yaşlıları ben dahi özlem duyuyorum bazan geçmiş günlerime..
Ebeveynler huzurevlerinde bihuzurken ; her eve girişte önce hal ve hatırlarının nasıl olduğu sorulup ,bir ihtiyaçlarının olup olmadığı öğrenildikten sonra yemeğe oturmak yerine artık onları sadece yaşlılar haftasında hatırlanmaya bırakıyoruz..
Daha çok kazanma hırsına yaşlananları geçmişin tozlu siyah beyaz fotoğrafları arasına hapsediyoruz..
Bu konu yüreğime tele dokundu..sözü burada kesiyorum..
Hayatı sorgulamaya devam edelim..
''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı herşey''