Evlilik ve aile konularında yaşanan sorunların kaynağında “cinsiyet” ve “cinsellik” arasındaki farkı bilmemek yatmaktadır. Malesef toplumumuz ve genelde müslüman dünya bu ayırımı yaparak bizi eğitmedikleri için, bizler bu ayırıma dayalı bir kültüre sahip değiliz. Cinsiyet duruşlarından haberimiz olmadan "müslüman" kimliğimiz ve dayatılan cinsel kültür arasında kişilik parçalanmaları yaşamaktayız.
Müslüman dünyanın beslendiği İslami ilimler ( özellikle hadis ve fıkıh kültürümüz) cinsiyet ve cinsellik arasındaki ayırımı fark edemeyecek kadar “erkekçe” bir yorumla ele alınmaktadır ve nedense oluşan/oluşturulan kültür tamamen cinsel içeriktedir.Bu bağlamda bu ülkede evlilik ve aile üzerine yazılmış kitapların – istisnalar hariç- çoğu cinsiyet kültüründen bağımsız ele alınmıştır ve cinsiyet hiç söz konusu edilmemektedir. Bu nedenle çarpık bir İslam ve cinsellik ilişkisi kurulmaktadır, daha doğrusu kurgulanmaktadır.
Cinsiyet kavramını merkez almayan hiç bir cinsellik tanımı ve yorumu kendini “çarpık” ve “sapkın” olmaktan kurtaramayacaktır.
Cinsiyet kavramını merkez almadan cinselliği tanımlamak, yorumlamak, kurgulamak modern zamanlarla beraber gelen “cinsel devrim” in bir özelliğidir ve bu özellik gizli bir şekilde ve büyüyerek Müslüman dünyanın da cinsellik kültürüne hakim olmayı başarmıştır.
Cinsiyet kavramını unutma nedenlerimiz arasında en yaygın ve alışkanlık kazanmış olanı “Müslüman kadın- Müslüman erkek”, “Çağdaş kadın - Çağdaş erkek”, “ Türk erkeği - Türk kadını”...gibi tamlamalarla analiz yapmaktır. Oysa bu tamlamalar sadece kafa ve gönül karıştırmaktan başka işe yaramamaktadır.
Özellikle evlenirken, eş seçme aşamasında aranan özelliklerde “Müslüman kadın” , “Müslüman erkek” tanımı içinde ortaya konan niteliklerin, özelliklerin gençleri çıkmaz sokağa davet edecek kadar anlamsız ve çarpık belirtilerle kullanılması yaygındır.
Daha açık söyleyelim: gençlerin evlenirken aradığı, araması gerektiği telkin edilen özellikler ( örtülü olması, ibadetlerini yapıyor olması, okuduğu kitaplar, bazı inançları, namaz kılıyor olması..v.s...) yanlış eş seçmenin ve uzun sürmeyen ( sürse de mutsuzlukla sürdürülen) evliliklerin en önemli nedenlerinden biridir. Tek nedeni değildir ama çok önemli bir nedendir.
Bu noktada sadece “erkek erkektir; kadın da kadındır” veya “kadının Müslümanı moderni olmaz; kadın her yerde kadındır...” yalınlığı ile konuşmaya çalışmıyorum. Bu tamlamaları kullanan anlayışın evlilik ve aile konusunda sağlıklı olmayan bir toplum modeli kurguladığının da altını çizmek istiyorum.
Bir başka ifadeyle bu tamlamalara dayalı bir aile anlayışının sonucunda ortaya çıkacak toplum modelinin de eksik ve tehlikeli olacağı uyarısında bulunmak istiyorum.
Dolayısıyla İslama göre evlilik, Müslüman aile, örtülü kız – namazlı genç kodları üzerinden geliştirilen ve önerilen evliliklerin, aile modellerinin İslam adı kullanılarak geliştirilemeyeceğini düşünüyorum.
Kadın ve erkeğin cinsiyet duruşları tanımlanırken, kategorize edilirken yine cinsiyet alanındaki unsurlardan tamlama oluşturulması gerekmektedir.
O nedenle kadın ve erkek ancak yine cinsiyet açısından tanımlanabilir ve tamlanabilir. Örneğin bizce kadın ve erkeğin tanımlama, tamlama unsurları “ergen”, “doğal” ve “ideal/idol” kelimeleriyle ifade edeceğimiz cinsiyet duruşlarına göre tanımlanabilir ve tamlanabilir.
Erkek ve/veya kadın hangi din, dil, kültür v.s. sahibi olursa olsun "cinsiyet" duruşu noktasında "ergen duruş", "doğal duruş", "ideal duruş"tan birindedir. Dolayısıyla can alıcı soru/sorun şudur: " Eş adayı acaba "ergen duruş"ta mıdır ? "doğal duruş"ta mıdır yoksa "ideal duruş"ta mıdır?...
Ergen, doğal, ideal ( bizim tercihimiz "idol duruş" tamlamasıdır) duruşlar birer "cinsiyet" duruşudur.
Cinsiyet duruşunu çözemeyenler "Müslüman" kimlik ile "cinsellik" kültürü arasında "bastırılmış" ve/veya "kışkırtılmış" sorunlar yaşamaya yatkındırlar.
Nedir peki cinsiyet kültürünü de oluşturan "ergen duruş", "doğal duruş" ve "ideal duruş" ?
1- Ergen duruş
“ Kadın, neden önce duygu yanının peşine düşer ve arzu yanını erteler? Erkeğin arzu dünyasına uzun soluklu eşlik etmez, edemez? Oysa arzu kültürüne (ki bu kültürü açık veya gizli her erkek yaşar) nasıl yaklaşması gerektiğini çözemeyen (bir) kadın; gerçekte “erkek”i çözememiş demektir.
Erkek, neden önce arzu yanının peşine düşer ve duygu yanını erteler? Kadının arzu dünyasına uzun soluklu eşlik etmez, edemez? Oysa duygu kültürüne ( ki bu kültürü açık veya gizli her kadın yaşar) nasıl yaklaşması gerektiğini çözemeyen (bir) erkek; gerçekte “kadın”ı çözememiş demektir.
Bu bağlamda şu veya bu erkek için değil; erkek cinsi için ve şu veya bu kadın için değil, kadın cinsi için şunu söylemek mümkün:
Erkek, önce arzulayan sonra duygulalan bir varlıktır.
Kadın önce duygulanan sonra arzulayan bir varlıktır.
Erkeğin önce arzulaması ve sonra duygulanması; onun kadına karşı önce “arzu” da duran bir kültüre Sahip olduğunu gösterir.
Kadının önce duygulanması sonra arzulaması; onun erkeğe karşı önce “Duygu” da duran bir kültüre Sahip olduğunu gösterir
Erkeğin önce arzulaması ve daha sonra duygulanması, kadının önce duygulanması ve daha sonra arzulamasının biz adını “ergen duruş” diye koymayı uygun görmekteyiz. Bunun nedeni bu duruşun fark edilme ve tamamlanma döneminin ergenlik döneminde somutlaşması nedeni iledir. İşte bu nedenle bu duruşun adı “ergen duruş”tur.
Erkeğin belleğine hitap eden kadına ait en küçük şey, erkeğin dünyasın da kendine arzu alanında bir yer veya rol almaktadır.
Kadının belleğine hitap eden erkeğe ait en küçük şey, kadının dünyasın da kendine duygu alanında bir yer veya rol almaktadır.
Bu bağlamda her iki taraf için de duygu ve arzunun bir birleri ile ilişkilerindeki edinimleri ve süreci iyi tanımlanmalı ve tahlil edilmelidir.
Bu algılayış üzere kadın ve erkek kültürünü hatırlatan bazı sözler olsa da ( kadının daha duygusal ve erkeğin daha arzulamaya yatkın olduğuna yönelik) ; biz çok farklı bir şeyden bahsediyoruz.
Bu farklılık, kadının, erkeğin arzusuna karşılık bir duruştan sonra duygusal bir karşılık bula bileceği; erkeğin ise, kadının duygusuna karşılık bir duruştan sonra arzusuna karşılık bula bileceği gerçeğidir.
Erkeğin doğasındaki ( orijinindeki) arzu, pratiğe döndüğünde yani reelleştiğinde; doğal olarak arzu kültürüne uygun “kadın” isteyecektir. Bunun için ise, kadının da bu arzu kültürüne uygun ve uyumlu bir pratik (reel) gerçekleştirmesi gerekmektedir.
Oysa kadının ilk reelleştirmek istediği arzu değil duygudur. Çünkü orijinin de öncelikli olan duygudur. Dolayısıyla kadın da ilk önce erkeğin duygu kültürüne uygun ve uyumlu olmasını isteyecektir.
İşte o zaman erkeğin kadının duygusuna hitap eden bir pratik, kadının da erkeğin arzusuna hitap eden bir pratik sergilemesi gerektiği gerçeği, kadın erkek ilişkilerini sıralama farkından kaynaklanan ifade yerinde olacaksa eğer tam bir birlerine karşın ters işleyen bir süreçte karşı karşıya getirmektedir.
Bu sıralama farkı ( ikisinde de arzu ve duygu temel yönelimler olsa da) kadın erkek buluşmalarını ve buluşmalardaki uyum için gerekli önceliklere dayalı pratiklerin neler olduğu konusunu ve zamanlamasını çok önemli kılmaktadır.
Bu sıralama farkı hem cinsiyet hem de cinsel kültür oluştururken çok dikkat edilmesi gereken bir duruşu ifade etmektedir.
Nitekim tam da bu noktada bir şeye dikkat edelim: erkek ve kadın doğası için, “öteki” olarak seçilecek varlık, hayatın en önemli seçimini oluşturmaktadır. Çünkü bu seçim için -iki taraf içinde sayısız öteki olsa da- “bir” tanesinde karar kılınarak sonuçlanacaktır.
Kadın erkek ilişkilerinin belki de en değişmeyen geleneği, işte bu aranan “bir” tane olan “öteki” dir. Nitekim seçilecek o “bir” tane “öteki” yani arzu ve duygu için cinsiyet de ( Kadın veya Erkek), ayrıca hayatın diğer bütün alanlarında da yaşanacak her şeyin paylaşılıp, sergileneceği tek sahne olacağı için, bellek tamamen bu konuya kilitlenmektedir.
Eş seçiminde, Kadının, hayatın da yapa bileceği en büyük hata: Duygusuna hitap eden erkeğin güven veren sözlerine bakarak, aitlik sarhoşluğuna kapılması ve erkekteki arzu dilinin, diyalektiğinin nasıl işlediğini bilmeden veya unutarak – erkeğin hiçbir zaman cinsel bir talebe yönelmemesini en ciddi delil sayarak- “eş” olarak yaptığı ”erkek” tercihidir.
Yine eş seçimde Erkeğin, hayatın da yapa bileceği en büyük hata: arzusuna hitap eden kadının tatmin edici yönelişlerinde güven veren sözlerine bakarak, beğeni sarhoşluğuna kapılması ve kadındaki duygu dilinin, diyalektiğinin nasıl işlediğini bilmeden veya unutarak – kadının başka bir erkekten bahsederken aynı duruşu hiç göstermemesini en ciddi delil sayarak- “eş” olarak yaptığı kadın tercihidir.
Yani arzusunu öncelese de erkek, en büyük hatayı arzusuna hitap eden kadın da yapmaktadır! Aynı şekilde duygusunu öncelese de kadın, en büyük hatasını duygusuna hitap eden erkek de yapmaktadır!
Çünkü kadının önce duygulanması ve duygusuna hitap eden erkeğe yönelmesi anlaşılır, doğal bir ihtiyaçtır. Fakat bu evlilik kararı almak için yeterli değildir.
Bu yöneliş ( ergenlik dönemiyle hararetlenen) bir cinsiyet oluşum refleksidir, o kadar. Evlilik bunun üzerine kurulmamalıdır.
Çünkü arzu ve duygu sıralamasındaki fark, gerçek yüzünü ve gerçek işlevini, evlilik öncesi değil evlilik sonrası yaşatmaktadır. Yani bir erkeğin arzusuna hitap ettiği için bir kadını eş olarak seçmesi, kadının da duygusuna hitap ettiği için bir erkeği kendine eş olarak seçmesi erken ve yanlış bir duruştur.
Bu duruş cinsiyet oluşumun kulvarlarından biri olan ergen duruştur. Ergen duruştaki erkek ve kadın, cinsiyet oluşumu için ve “birlikte hareket ederek” cinsiyet yanını tatmin etmek için kullanmalıdırlar. Aksi halde evlilik ve aile için ergen duruş doğru adres değildir.
Ayrıca bir kez daha altını çizerek belirtelim ki, evlilik öncesi arzu ve duygu sıralaması bir “evlilik” seçimi değil; bir “cinsiyet” oluşumu bağlamında, bir “ergenlik” seçimidir.
Hem erkek hem kadın bu iki özelliği ve sıralamayı, doğaları üzere “ergenlik” dönemlerinde bir “cinsiyet” oluşumu olarak yaşamaktadırlar. Bu sıralama içinde tanık olduğumuz davranışlar, refleksler doğal ve gereklidir de.
Ergenliğin en tehlikeli ve sanal yaşattığı süreç ise, bu dönem de kadın ve erkeğin “evlilik” seçimine yönelik bir edinim arayışına girmesidir. Yaşadıklarını “evliliğe hazırım” olarak tanımlamasıdır.Oysa bu dönem de karşı cinsler bir birlerine cinsiyet oluşumlarını tamamlamak için yönelmelidirler.
Ergenlikte yaşanan bir eş seçimi değil; erkek veya kadın oluşun farkına varılması ve cinsiyet kişiliğinin otura bilmesi için gerekli olan “öteki” ile iletişim halinde iken “sıralamanın” gerçekleşmesidir.Yani ergenlik dönemi, erkek ve kadının doğuştan getirdiği arzu ve duygunun sıralanışının gerçekleştiği ve tamamlandığı dönemdir. İkisinin de doğuştan getirdikleri özelliklerin bir “cinsiyet” oluşumu için ötekine duydukları ihtiyaçtır.
Bu dönemde kadın ve erkek birlikte olmaya değil; kendileri olmak için birlikte hareket etmeye muhtaçtırlar.
Dolayısıyla bu sıralanış farkının, getirdiği süreç ve sorunlar cinsiyetin en önemli dönemini oluşturmaktadır. Ergenlik dönemi bu yüzden çok kritik bir dönemeçtir ve ergenliğe dayalı “evlilik hayali” ve girişimleri bu aşamada çok tehlikelidir.
Çünkü erkeğin önce arzulayan sonra duygulanan doğası, ergenlikle beraber evliliğe dönerse; erkek eşine, kadına karşı çok uzun bir süre, önce arzulayan yanı ve daha sonra –üstelik çok geciken- duygusal yanı ile yönelecektir. Bu da cinsel ve duygusal sorunları artıracaktır, o kadar.
Aynı şekilde kadının önce duygulanan sonra arzulayan doğası, ergenlikle beraber evliliğe dönerse; kadın eşine,erkeğine karşı çok uzun bir süre, önce duygulanan yanı ve daha sonra –üstelik çok geciken- arzu yanı ile yönelecektir. Bu da cinsel ve duygusal sorunları artıracaktır, o kadar.
Evlilik bir Cinsiyet alanı ve bir cinsiyet uyumu olsa da; bir “Cinsiyet oluşumunun tamamlanacağı bir yer değildir. Evlilikten önce bu süreç tamamlanmış olmalıdır.
Nitekim evlilikteki arzu ve duygu problemlerinin en önemli nedeni, evlilikte de ergenliğin sürmesidir. Yani ergenlik döneminin evlilik sürecin de de sürdürülmesidir.
Oysa böyle bir sorunun yaşanmaması için kadın, erkeğin arzu kültüründen gelen taleplerine uyduktan sonra duygusal karşılık aramalı ve kendi duygu yanına karşılık bulamıyorsa; erkeğin arzu taleplerine karşılık verdikten sonra konuşup, tartışmalıdır.
Erkek de Kadının duygu kültüründen gelen taleplerine uyduktan sonra, arzularına karşılık aramalı ve bulamıyorsa, kadının duygu taleplerine karşılık verdikten sonra konuşup, tartışmalıdır”
Erkek kadının, kadın da erkeğin sıralamasına göre hareket etmelidir. Yani her biri kendi içinde “öteki” ile uyumlu olması için sıralama önceliklerini yer değiştirerek gerçekleştirmelidir.Uyumun tek yolu budur.
Aksi halde erkek kendi sıralamasında, kadında kendi sıralamasında ısrar ediyorsa ( Ergenlik dönemindeki gibi); burada yaşanan erkek ve kadının kendi cinsiyetlerini yaşatma ve koruma çabalarıdır. Buna da “evlilik” değil, “ergenlik” denir!
Evlilikte de ergenliği süren, sürdüren cinsiyete, “ergen” denir. Yani “ergen erkek” veya “Ergen Kadın”.
Bu sıralama evlilik öncesinde anlaşılır ve doğası üzere iken; bunu evliliğe taşımak ve iki ayrı cinsin arasında sürekli aynı sıralama içinde karşılıklı kullanılması sonucunda yaşanacak problemler, cinsel sorunlardan kişilik bozukluklarına kadar; boşanmalardan cinsiyet evrilmelerine kadar geniş bir sorunlar dünyası oluşturacaktır.
Nitekim evli çiftlerin çoğu evlilik hayatları boyunca bu sıralama farkı noktasında karşılıklı bir inatlaşma içindedirler. Erkekler önce arzularına hitap edilmesi daha sonra duygusal iklime girmekten yana duruşunu korurken; kadınlarda önce duygusal iklim soluduktan sonra arzu kültürü oluşturmaktan yana ısrarlıdırlar. Bu ısrara öyle böyle ömür boyu dahi sürebilmektedirler.
Onlarca yıl evli olmalarına rağmen hep ergen duruşta olan çiftler çoğunluktadır.
Arzusunu önceleyen duygusunu erteleyen bir erkek yaşı, inancı, ırkı, tarzı ne olursa olsun, o “ergen erkek” tir. “Seni seviyorum” diyorsa ona aldanmamalıdır. Evlilik teklif ediyorsa ondan kaçınılmalıdır.
Duygusunu önceleyen arzusunu erteleyen bir kadın yaşı, inancı, ırkı, tarzı ne olursa olsun, o “ergen Kadın” dır. “Seni seviyorum” diyorsa ona aldanmamalıdır. Evlilik teklif ediyorsa veya teklifi kabul ediyorsa ondan kaçınılmalıdır.
Erkek ve kadın evlenecekse eğer ilk önce şu can alıcı soruyu sormalıdır: "karşımdaki ergen duruşta mıdır?"...
Peki "doğal ve "ideal" duruş nedir?
Evlilikte esas duruşlara dair önce cemaat com'un esas duruşlarını görelim; gerekirse devam ederiz:)
Değilse meşgul etmeyelim efendim:)....
Yorumlar
Evlilik Üzerine Teoriler? – Almayım, Saolun
Çar, 31/05/2006 - 12:50 — ahmet rasimGenelde evliliğin teorisini kurmaya çalışanlar, bu konuda fazla kafa yoranlar ya evde kalıyorlar, ya da evlilik öncesi işin teorisini tükettikleri için pratikte hayal kırıklıkları ile karşılaşıyorlar. Her evlilik ve evlilik süreci tektir, özeldir dolayısıyla kurgulanabilir, belli kalıplara oturtulabilir yanı pek yoktur. Bence dua dışında işleyen çok sağlam bir mekanizma da yoktur. Allah takdir ediyor insanlar evleniyor, her şey bu kadar basit ve özettir. Aslında her iş böyle ama yine insanlar kendi çaplarında fiili dua kabilinden bir uğraş veriyorlar, işin teorisini kurmaktan kendilerini alamıyor filan da bunların sonuca ne derece etkisi oluyor onu da bilmiyorum.
İnsanda evlilik tasavvuru küçüklükten itibaren içinde bulunduğu ailesinden gördükleri ile, öğrendikleri ile şekillenmeye başlıyor, sonra da bu iş ilgi alanına veya gündemine girmeye başlaması ile birlikte çevresindeki yaşıt arkadaş ve tanıdıklarının deneyimleri ile bir seviyeye geliyor. Bu ikinci evrede kişinin fikirleri ya daha kemale eriyor ya da bol bol kaygılar edinerek saçmalamaya başlıyor. İnsan tabiatı kötü örneklerden daha fazla etkilenir gerçeği de varken anlatılan şöyle bir hikâyenin sağlamasını çevresinde yapmaya başlıyor. Hikâye şudur: “vaktinde bir ermiş (nasıl eriyorsa) yaşarmış, adam hep hüzünlü hüzünlü durur, arada bir tebessüm edermiş. Cemaat bir türlü buna anlam verememiş, en sonunda adama sormuşlar, “nedir bunun hikmeti/sebebi?” - Ermiş; “yeni doğan kız ve erkekleri, bir iyi, bir kötü eşleştiririm hüzünlenirim, arada sırada iki iyi denk gelir, çok hoşuma gider, buna tebessüm ederim” demiş. İşte bu istatistiğin kurbanı olmak çokbilmiş adayları korkutmaktadır. Ancak bu konuda istatistik biliminin de hiç önemi yoktur çünkü milyonda bir olan bir ihtimal bile başınıza geldiğinde sizin için yüzde yüz gerçekliğiniz oluyor.
Her insanın ayrı bir dünya, alışkanlıkları, sevdiği şeyler, gıcık olduğu şeyler vardır. Evlilik bunlarda revizyon gerektirecek bir takım mecburiyetlerden oluşuyor. Çiftlerin birbirlerine nasıl davranacağından tutun da, günlük hayatı nasıl yaşayacaklarına kadar… Paylaşım alanınız arttıkça hayat, birlikte yaşanması pek de kolay bir şey olmayabilir. Bunun en net örneği yurtlarda tanışıp, kanka olan arkadaşların birlikte eve çıkmaları ve daha sonra ev hayatında birbirleri ile geçinememeleridir, çok sık rastlanır. İşte evlilik böyle bir şey, her şeyiniz uyuyordur, tam aradığımı buldum dersiniz ama ne biliyim eleman horluyordur, siz de uyuyamıyorsunuzdur, bunlar pratikte bir sorun olur, bu örnekleri çoğaltabiliriz. Yaşanmadıkça bir takım kaygıların ortadan kalkmayacağı, pratiğini görmedikçe tüm teorilerin, planlamaların, hayallerin, vaatlerin pek geçerliliği yoktur. Bu noktada yapılması gerekenler beklentileri idealize etmeden, hayırlı akıbetiniz için dua etmektir.
Evlilik, dini terim kullanmaksızın ifade edilecek olursa batılı düşüncenin "risk" dediği gerçekliği göze alabiliyor musun, alamıyor musundur?, mesele burada. Bizim avantajımız hep sonuçta kazanıyor olmamızdadır, onlarda riskin bir sonucu da kayıptır, o bize göre yok. Öncelikle samimi bir şekilde buna iman edilmelidir. Somut bir şekilde Allah rızası dışında bir kaygı olmaksınız, dua ile bu işe kalkışılır, başarılı bir evlilik olur ise bu bir ihtimaldir, kazanılmıştır; başarısız bir evlilik olmuş ise de yine bir ihtimaldir, yine Allah'ın iradesi ile olmuştur, bu bir imtihandır diye sabredilirse yine kazançlı çıkılmıştır. Dolayısıyla iman etmişler için her halukarda kazanç vardır, her işte olduğu gibi evlilik konusunda da sonuç odaklı bir yaklaşım pek işlemez, Aliya’nın muhteşem sözü ile “tarihi Allah yazar”. Önemli olan bu sonuçtan razı olabilmek ve edebilmek için baştan samimiyetle davranılmalı, sahih gerekçeler ve beklentiler ile yola çıkılmalıdır, islam hukukunda, “kefaet” terimiyle ifade edilen adayların dini, iktisadi ve sosyal bakımından bir denkliğe sahip olma şartı gözden kaçırılmamalıdır.
Hep rivayetlerde tavsiye edilen dindar adayı tercih etme yolu da maalesef günümüzde, zihin dünyamızdaki savrulmalar nedeniyle çok kolay işleyen bir durum olmuyor. Mesela dini referanslarla birileri size koca hakkını bir feministin tasavvuru gibi anlatabiliyorken, yine birileri dini referanslarla size koca hakkını bir köle tasavvuru gibi anlatabiliyor, piyasada bunun örnekleri çoktur. Bu noktada gelenek önemsenmeli ve karşınızdakine saygı orta yolu bulma ve dengeyi sağlayıcı bir rol oynamalıdır. Her iki aday içinde söz konusu savrulmaları önlemenin yolu, geleneğin kölesi olmadan olayı geleneksele taşıyabilmektedir.
Yazı boyutu biraz yorum sınırların aştı ama malum konunun, bu muhabbetin insanları cezp edici bir yanı var, milletin yarası mı çoktur, malzemesi mi çoktur bilmiyorum ama en çok hit’i bu tür yazılar almıştır. Herkes için Allah hayırlısını nasip etsin.
Teori mi?!
Çar, 31/05/2006 - 13:44 — Servet HocaoğullarıAhmet kardeşim, yazı için teşekkür ederim. Katkıda bulunmuşsun.
Sadece bu vesileyle hatırlatayım:
a) mümkün olduğunca (sadece yazının konusuna bakarak ve/veya bir satır, kavram, başlık üzerinden kendi düşüncelerini aktarmaya vesile yaparak değil de) yazıları konuşturtacak cinsten yorum yapmakta fayda var.
b) evlilik teorisi noktasında; teorik alt yapıyı besleyen 135 aile ile bire bir aile dostluğu kapsamında çetelesi tutulmuş ergenlik dönemi gençlere ilişkin ilişkiler yumağı; yüzlerce ergenlik döneminde erkek ve kızların sorunlarıyla bire bir ilgilenilerek geçirilmiş 7 yıllık rehber öğretmenlik; bu ana eksende "yitik çocuklar" ve "karaşahin düştü/Evlilik Üç yıldır" adlı iki adet telif eser; bir de iki kız babası olarak hasbelkadar yaşanan 14 yıllık evlilik..."dua"nın yeri noktasında şerh düşecek kadar yaşanmış ve sonuçları trajedilerle dolu onlarca değil yüzlerce örnekte bire bir hakemlik...hepsi bizim çevrenin / bizim mahallenein çocukları...dolayısıyla "tezgaha konulan" bir teori yok burda. "Almim saolun" esprisi takdirinizdir.
c) Kalıplar, sınırlar, kodlar, kavramsallaştırmalar hem ifade için hem de "iletişim" için kaçınılmazdır.
Dualaşalım....
itirazım yeni sorulara
Çar, 31/05/2006 - 16:21 — ahmet rasimServet Bey yazınızın tümünü dikkatlice okudum, yani başlığa birkaç satıra bakarak yazmadım, tecrübelerinize veya yapılan tahlile sonsuz saygı duyuyorum, belli ki epey emek çekilmiş bir metin, ellerinize sağlık. Ancak benim itirazım, zaten kafası hayli karışık olan bu süreçteki adayların gündemine "eş adayı acaba "ergen duruş”ta mıdır, “doğal duruş”ta mıdır, yoksa “ideal duruş”ta mıdır?” gibi cevaplarının öyle kolay kolay verilemeyeceği yeni sorularını eklemenize. Bu konuda gerçekten dengeyi kaçırmış durumdayız ve savrulmaya alışmış ve hazır kitleye yeni malzemeler üretilmesi hoşuma gitmiyor açıkcası. Yapılan tahliller doğrudur, temellidir ancak ileri doğru bu sorulara cevap bulunması noktasında bir fayda sağlayacağını düşünmüyorum. Kalıpların, sınırların, kodların hem ifade hem iletişim için kaçınılmaz olduğunun ben de farkındayım, o yüzden kendim dahil insanların işin teorisi kurmaktan kendini alamadığını ifade ettim. Aslında benim itirazım sizden ziyade okuyanlara. Yani potansiyel bu sorulara muhatap olacak biri olarak, “yapmayın hanım kızlar, bu soruların cevapları yok, hemen atlamayın, karşınızdaki bunaltmayın” tarzında bir uyarı idi. Belki de kasap et derdinde koyun can derdinde…
Bakidir selam..
Yanılmıyorsam
Çar, 31/05/2006 - 15:15 — Tekin KaragözYanılmıyorsam İngiltere de bir araştırmada değişik yaş grupları ve özelliklerinde bayan ve erkeklerin bütün özellikleri kişilik profilleri ile birlikte toplanmış ve en uygun kişiler birbiri ile kelimenin tam anlamıyla EŞleştirilmiş..
Sonuç; En uygun çiftler ile toplumun genelindeki boşanma oranları nerdeyse aynı. Hulasa geçinemiyen çift yoktur geçinmeyen çift vardır. Sabır ve zamana yayma yıkılması en zor ön kabulleri uygun zamanda bahçevan maharetiyle budamada en büyük yardımcı. Anlatılmaz yaşanır efenim.
Üç Özne
Çar, 31/05/2006 - 22:19 — Nadir MarmaraSanırım, "doğal" ve "ideal" duruş nedir sorusuna "Kara Şahin Düştü: Evlilik Üç Yıldır" kitabında yanıt vermişsiniz: "Üç Özne, cinsiyete insan kapısını aralayacaktır" (sayfa 162). Merak ettiğim şey şu: "cinsiyete, insan kapısını aralamak mı" yoksa, "insan'a cinsiyet kapısını aralamak mı?"; ayrıca Bu yazıda "kadınca" anlatım (Evlilikte esas duruşlar, paragraf: 2) nerededir?
Saygılarımla...
Ooo..Nadir bey!
Çar, 31/05/2006 - 22:40 — Servet HocaoğullarıYine nadirattan "giriş" yapma gayretindesiniz...
Kitabımla ilgili soruların ve göndermelerin yeri ( yersizliği daha uygun) bu yazıya ilişkin değil...
Önce bu yazıma ilişkin bir "nadir name" alalım sizden :)....sonra uygunsa cevap veririz:)...
Allaha emanet ol....
özel not: nadir isminde inceltme var!....
İnsan'ın gayretlerinin olması ne güzel; değil mi?
Çar, 31/05/2006 - 23:01 — Nadir MarmaraToplumsal konulara sahip çıkmak güzel, aynı hassasiyeti kendi eserlerimize de gösterelim :)
Bana düştüğünüz "kuşku" şerhini kaldırın, efendim...
Okurdan görüş beyanında bulunmasını istemişsiniz. Ben de yanıt hakkımı kullandım: "Üç Özne" dedim. "cinsiyete insan kapısını açacaktır" önermesine gelince, burada öznel olan "cinsiyet" olduğundan sorma gereği duydum. Ayrıca, son sorum direk bu yazıyla ilgiliydi. Müslüman alimlerinin cinsellik ve cinsiyete "erkekçe" yaklaşımı karşısında söz konusu bu yazının "kadınca" veya "kadın ve erkekçe" yönünün ne olduğunu bilmek istedim.
Ama siz, "ağzınla kuş tutsan, inandırmazsın" diyorsanız, hay hay...
Nesnel not: nadir olanlar incelemeye değerdir!...
Kuş-ku değil Usul meselesi!....
Çar, 31/05/2006 - 23:54 — Servet HocaoğullarıSorularınızı ve yorumlarınızı ciddi ve seviyeli bulduğum yerler çoğunlukta...Ancak bu yazıma ilişkin direkt: İslamın erkekçe yorumu varda ; kadınca yorumu yok mu gibi yerinde hatırlatmalar ile başlamak yerine; yazıya ilişkin açık net sorular sormak yerine; Karaşahin düştü kitabımdan alıntı yapıyorsunuz; esaslı da olsa ayrıntılara göndermelerde bulunan sorular soruyorsunuz; ...ee şimdi cemaat comdaki kardeşlerimiz kitabı okumuş değiller; ayrıca kitab kritiği yapılmıyor burada; o nedenle direkt kitabıma ilişkin sorularla başlamanız yerinde değil; faydalı da değil..
Dolayısıyla "kuşku" yok "kuş" falan da yok..hani şu havada tutulanlardan...sadece yazıma ilişkin yorumlar olsun ki ben de ağız tadıyla paylaşalım, hatta kendimize çeki düzen verecek notlar alalım istiyorum o kadar.
Bu yazının "kadınca" yanına ilişkin hatırlatmanız yerinde. Özellikle bu açıdan yorumlar yapılmasında, sohbette fayda var.Eşlik etmek isterim.Ancak yazının ana tema olarak kadın-erkek ilişkilerindeki zihinsel-psikolojik duruşlarına dönük tanılar ve tanımlamalar getirmesi nedeni ile "erkekçe" ve "kadınca" yorumlar bağlamında İslamın ele alınışı ve buna dayalı cinsiyet kültürü oluşturmaları açamadım. Ergen duruş tanımı etrafında "arzu-duygu" sıralama farkınının zihinsel-psikolojik duruşu beslediğine ilişkin bir tespit ve yorumda bulunmak istedim. Gerek "Müslüman Erkek-Müslüman Kadın..." gibi tamlamalar etrafında gerekse erkekçe ve kadınca yorumlar eksenninde yapılan tüm analizlere rağmen cinsiyet duruşlarında esas duruşların olduğunu hatırlatmak istedim.
Onun için ahmet rasim kardeşimin "yeni sorular"a itirazı yerinde...Neşe hanımın konuyu "teknik" olmaktan çıkaran şerhi "estetik" getirdi...hoş düştü.
Özel not: "Ağzınla kuş tutsan , inandıramazsın..." demiyorum güzel kardeşim. Allah kalplerde olanı bilir..Tuttuğun kuş: bu sefer Kara Şahin olmuş...Onu bırak diyorum şimdilik o kadar...Onun da sırası gelir ve tutarsın!...
Marifet "el" dedir!
Per, 01/06/2006 - 13:37 — Servet HocaoğullarıErkek-Kadın ilişkilerinde Ahlak-Siyaset-Cinsiyet arasındaki etkileşim ve ilişki "etkinlik" kültürü bağlamında saç ayağı hükmündedir.Bu alana girerek yapılacak açılım konuyu başka bir alana transfer etmek olur.Onun için birinci sorunuzu emaneten kenarda tutalım ve asıl soruya/soruna yani ikinci şıkka geçelim.Belki birinci şıkka yönelmemize de katkıda bulunur.
Arapçadaki espriden yola çıkarak "Erkek" derken "nekre" yani cins,orjinal,yalın hali ile; belirli bir tarz, yorum, kalıp, kültür içinde olmayan ( isterseniz siz buna her erkek için geçerli olan evrensel ve fıtrı haller deyin) kast edilmektedir. Örneğin başında "el" takısı olmayan, sonu tenvinli ( en,in,ün) olan "İnsanün", nefsün", "niseun", "raculün" derken "insan cinsi", "kadın cinsi", "nefs", "adam"...kastedilmektedir arapçada. Şu bu kadın değil; şu bu erkek değil; belirli ( yani "marife" ) değil.
Eğer belirli bir şekil almış, tarz sahibi, belirlilik niteliği taşıyan, belirli bir din,kültür,tarz içinde olan kastediliyorsa eğer; o zaman o kelimenin başına "el" takısı getirilir arapçada.
"nefsun" olur "El-nefs" ve artık belirli nefs kastedilir, öz,orjin,cins hali değil; aynı şekilde "niseun" olu "el-niseu" yani belirli kadın, şu an mevcut, karşımızdaki kadın; "insenun" cinsi "el-insan" olursa bir tür değil mevcut, yaşayan insan kastedilmektedir.
Şimdi bu espriyi sadece espri olarak kalması için türkçe mantığa tercüme edersek "kadın" derken "kadın cinsi" kast edilmektedir ve latife için diyelim "kadınun" anlamındadır. Ancak belirli bir kültür,inanç,yaş,tarz sahibi ve muhatap bir kadından bahsediyorsak eğer o zaman "el-kadın" kastediliyordur.
Örneğin Müslüman kadın bir "el-kadın"dır. Modern kadın da bir "el-kadın"dır. Ancak bu iki kadın arasındaki fark baştaki onu şekillendiren "el" dedir. Ancak ikisi de "kadınun" olarak aynıdır.
Örneğin erkek müslüman olunca arzu-duygu sıralaması veya kadında duygu-arzu sıralaması değişmez.Bu yazının iddiası da budur!
İslamın erkekçe yorumu derken "el" takısının erkek "eli" olması gayreti anlamındadır ve sadece evlilik noktasında değil her alanda bu erkek lehine, erkekun özüne endeksli tanımlar yapılmaya çalışılmıştır. Hayatın içinde de bu böyledir...
Müslüman erkekler insanı şekillendiren bir "el" hükmündeki İslamı kendi elleriyle kendi erkek dünyaları ile özdeşleştirmeye yönele bilmektedirler.
Peki kadınlar erkeklere çek ellerini üstümden, çek ellerini dinden derken aslında aynı şeyi talep ediyor değiller mi; yani her şeyin önüne kendi ellerini getitrerek el-insanı kadınca, el-nefsu kadınca el-dini kadınca yorumlama gayreti içinde değiller mi?..diye sorula bilir...El-hak doğrudur. Çoğunlukla kadınların yapmaya çalıştığı da erkeklerle aynı şeydir...
Şimdi yazının dal-budağından önce yazının ana gövdesini oluşturan şu soru-sorun üzerinde duralım: Bu yazıda "erkekun" önce arzu sonra duygu sıralamasında bir fıtrata/orijine sahiptir; kadınun da önce duygu sonra arzu sıralamasındadır iddiamız tüm dal-budaklardan önce itiraz konusu olacak temel bir çıkış noktasıdır.Denklem belli:
Erkekün: arzu-duygu
Kadınun: duygu-arzu
Şimdi bu fıtrat-bu öz- bir el tarafından şekillendi, yorumlandı; bu öz bir kültür,tarz,inaç içinde şekillendi ve artık karşımızda belirli bir psikolojide, tarzda, seviyede erkek ve kadın var: yani artık el-erkek ve el-kadın söz konusu...
Biz diyoruz ki İslam gelince bir el olarak; erkekun ve kadınun daki sıralama değişiyor mu? Erkek "müslüman" olunca sıralamayı mı değiştiriyor; veya kadın müslüman olunca sıralama mı değişiyor?
Soru/sorun buradan başlıyor/başlasın! istiyorum..yazının kalbi burası...kalbi konuşalım...Diğer konular arkasından konuşulur!
ÖZel not: "erkekun" esprisi tırnak içinde "erkek" ve/veya erkek cinsi anlamındadır.."kadınun" da aynı bağlamda. Kuş tekerlemesinden sonra bir de "el" tekerlemesi olmasın hani!..."Kimin eli kimin cebinde", "haydi eller havaya", "gizli el"...falan.
Ha unutmadan "Marifet eldedir" ....
Marifet Ehlindedir...
Per, 01/06/2006 - 17:05 — Nadir Marmara"Biz (!) diyoruz ki, İslam gelince bir el (?) olarak; erkekun ve kadınun (?) daki sıralama değişiyor mu? Erkek "müslüman" olunca sıralamayı mı değiştiriyor; veya kadın müslüman olunca sıralama mı değişiyor? Soru/sorun buradan başlıyor/başlatalım! istiyoum"
Ben de diyorum ki, "özne (kadın-erkek) cinsel eylemlerden çok farklı biçimlerin ardına gizlenebileceğinden, esnek, ürkütücü ve gizli bir gücün tezahürlerini olabildiğince uzaklarda aramaya ve ondan kuşkulanmaya mı davet ediliyor".
Yani sizin sorunuza gelmeden önce, sizin soruya nasıl geldiğinizi anlamam gerekiyor.
Not: Reklamına evet, içeriğine hayır :)
Can verme kamu aşka ki aşk afet-i candır
Aş afet-i can olduğu meşhur-i cihandır
Marifet iltifata tabi midir!
Per, 01/06/2006 - 18:21 — Servet Hocaoğulları"yani sizin sorunuza gelmeden önce, sizin soruya nasıl geldiğinizi anlamam gerekiyor" demişsiniz...
Ben de benim soruya nasıl geldiğimi soran soruya nasıl geldiğinizi anlamaya çalışıyorum:)....hadi bakalım.
Süt-Yoğurt
Per, 01/06/2006 - 18:49 — Nadir Marmara.........................................................
..........................................................
............................................................
Saygılarımla........................
bil mukabele
Cum, 02/06/2006 - 11:36 — Servet Hocaoğullarıbil mukabele kardeşim....
Araştırıyorum...
Cts, 03/06/2006 - 06:07 — Nadir MarmaraHocam, araştırıyorum; kusurabakmazsanız, yine kapınızı çalacağım; ta ki anlayana kadar.
Not: şimdilik Müslüman alimlerinin "erkekçe" söylemlerindeyim...
Erkek neden yaratıldı?
Paz, 04/06/2006 - 12:53 — Servet Hocaoğullarıergenlik dönemindeki psikoloji arzu-duygu açılımında "erkek" ve "kadın"a ait temel bir cinsiyet duruşu hatırlatmasında bulunur dedik: erkek önce arzulayan sonra duygulanan; kadın ise önce duygulanan sonra arzulayan bir "fıtrata" sahiptir. Bu cinsiyet duruşuna da "ergen duruş" demekte bir sakınca görmedik. Bu duruş bir ergenlik dönemi tespiti midir yoksa "erkek" ve "kadın" fıtratına ilişkin temel bir iddia mıdır sorusuna/sorununa ilişkin de açık konuştuk: Erkek ve Kadın fıtratıdır bu.
Takdir edeceğiniz gibi "erkek" ve "kadın" sadece "arzu" ve "duygu" özelliği taşımaz. Bizim bu iki özelliğe ilişkin bir sıralama farkı fıtratı olduğunu hatırlatmamız "evliliğe" ilişkin "giriş" kabilinden bir yazıda tartışmaya açtığımız bir "ip ucu" hükmündedir.
Anlaşılan o ki yazımız evlilik üzere değil de insan-cinsiyet-cinsellik denkleminde İslamın "erkekçe" ve "kadınca" algılanışı ve yorumlanışı noktasında "kırılma" yaşayarak devam edilsin talebi var. Sakıncası olmadığı gibi; faydalı da olur. Ancak yazının bu talebe dönük yorumla devamı için; evlilik-aile denklemi içinde insan-cinsiyet-cinsellik yaklaşımımızı ortaya koymakta fayda var.
(İnsanı, cinsiyeti, cinselliği sınırları açısından net ayırmak hem mümkün değildir; hem buna gerek yoktur. Ancak operasyonel olarak bunu ayrıştırarark farklı alan vurguları içinde çözümlemek de fayda var.)
Sadeliğini koruyarak ve evlilik-aile bağlamında yazımızı kendi yorumumuzla (aslında yeni bir yazı sayılacak kadar uzun olduğu için üzgününüm:)...) tamamlayalım.
İnsanın yani “insan” kavramının bir odada olduğunu düşünün. İnsanı çağırırsanız karşınıza bir “erkek” ve bir de “kadın” yani cinsiyet gelecektir. Demek ki “insan” kavramı cinsiyetle somutlaşır ve bunu iki ayrı cins ile gerçekleştirir.
Erkek ve kadın olarak cinsiyetle somutlaşmış insanı tekrar geldiği odadan çağırırsanız; o odaya bir erkek ve bir de kadın girecektir. Peki odada bulunan “erkek” ve “kadın” tekrar nasıl “insan” kavramına dönüşecektir?
Kadın ve erkek cinsel ilişki kurduğu zaman yani fiziksel olarak bütünleşince ortaya “insan” çıkmakta mıdır? Yoksa insan kavramını erkek ve kadın zihinlerinde birlikte mi oluşturacaklardır? Bunu nasıl gerçekleştireceklerdir? Örneğin bunun için "cinsiyet" yorumu ne kadar çözüm aracı ve aşamasıdır?
İşte evlilik, aslında insandan kopup gelen cinsiyetin tekrar geldiği yere dönmesidir.Bu nedenle "evlili" bir cinsel ihtiyaç değil bir varoluşsal öze dönüş talebidir. (şimdi bekar kardeşler kızmasın bize!)
Evlilik, insana dönüşün kararını almak, ev de insan kavramının tekrar oluşturacağı oda(lar)dır.
Evli çiftler bu evde insan kavramına sadece yatak odası hayatı ile ulaşamazlar. Yatak odası cinsiyet kültürünün cinsellik yorumudur. İnsan ise evin tamamını kuşatır. Hatta evin tamamını kuşatan birlikteliğe evlilik değil aile demek daha uygundur. Çünkü evlilik ve aile arasındaki nüans önemlidir. aile insan-cinsiyet kesişmesinde; evlilik ise cinsiyet-cinsellik kesişmesinde "tatmin" olur.
Peki evde, aile olarak tekrar insanı olduran çiftler, topluma yol almaya karar verdiği zaman nasıl bir serüven olacaktır? Yani evlenerek tekrar “insan”ı olduran kadın ve erkek; sokağa çıkmak, topluma katılmak istediğinde; “insan”ı nasıl taşıyacaktır hayata?
Kuşkusuz evli çiftler sokağa çıktıklarında biri “erkek” ve “kadın” olarak çıkacaklarından, yine cinsiyet yanlarıyla varolacaklardır toplumda.Denebilir ki evlilikle bütünleşen cinsiyet; sosyal hayata katılırken yine bölünerek, kendi cinsiyetleri ile bir “kadın” ve bir “erkek” olarak katılacaktır.
Bir "erkek" ve bir "kadın" olarak toplumsal hayata katılan çiftler;büyük bir krizle iç içe kalmaktadırlar: Toplum "insan"ı oldurmak için birlikte hareket etme çabası içinde olan bir cinsiyet duruşuna sahip "kimliklerden" değil;; cinsiyeti cinsellik kültürüne endeksli konumlandırmış ergen duruş sahibi topluluklardan oluşmaktadır.
Akşam eve döndüklerinde yitik bir varoluş kaynağı olarak "insan" oluşturulamamaktadır.
Erkek evde ergen duruşunu gizleyen bir cinsiyet tatminsiliği içinde; kadın ise aynı ergen duruşta "insan" olmaktan çok duygusal tatmin arayışı içinde gizlediği "dişilik" pazarlığı içinde kırılmalar yaşamaktadır.
Oysa evlenirken ve/veya evli iken eşlerin bir birlerine "elbise" olmaları tensel/cinsel örtü olmalrı değil "insan" elbisesi giymeleri noktasında bir birlerine muhtaç olmalrıdır.
İşte evde, evlilik hayatında bu elbiseyi giyenler ve / veya bir birlerine elbise olabilenler;”Aile” kavramını oluşturmuşlar demektir.Bir başka ifadeyle evlenip aile olan çiftler cinsiyeti aşıp “insan” elbisesini giydiklerinde aile olmaktadırlar.
Ancak bu elbiseyi toplumsal hayata katılınca da sürdürmek gerekmektedir. Bir başka ifadeyle evlerinde insan elbisesini giyen çiftler, sokağa çıktıklarında da “insan”ı topluma taşımak istiyorlarsa eğer; bunu tek tek, ayrı ayrı gerçekleştiremezler. Bunu ancak ailece topluma katılımlarıyla sağlayabilirler.
Aile olmadan insanı topluma taşımak mümkün değildir. Aile olmadan ve ailenin katılımı olmadan, en başarılı insanca paylaşımlar bile; gerçekte uyumlu erkek ve kadınların başarılı cinsiyet hayatlarıdır.
Ailenin toplumun en küçük birimi olmasının nedeni, insanı topluma taşıyanın “erkek” ve “kadın”ın yani cinsiyetin değil; ikisinin birlikte kurduğu evlilik hayatında ( bir birlerinin elbisesi olarak) bütünleşerek “insan”ı oluşturmaları sonucunda oluşan aile ile hayata katılımlarıyla oluşmasındandır.
Tüm bunların anlamı şudur: İnsan nasıl yorumlanırsa, cinsiyet kültürü ona göre oluşacaktır. Cinsiyet duruşları nasıl konumlanırsa cinsellik sınırları ona göre "ahlaki" sınırlar olarak tanımlanacaktır.
Kadın erkek ilişkilerinde yani cinsiyette yaşanan her şey, insanın tanım ve yorumlanmasının cinsiyetteki karşılığıdır.
Cinsiyet kültürü dediğimiz zaman sadece kadın ve erkeğin birbiri ile ilişkisinde oluşan kültürü değil; insan yorumunun kadın ve erkekte vücut bulmuş hallerini de kast etmiş olmaktayız.
Bu nedenledir ki, Kadın erkek ilişkilerindeki sorunların kaynağını öncelikle "İnsan" hakkındaki tanım ve yorumlar oluşturmaktadır.
İşte aile, “insan, cinsiyet, cinsellik boyutlarının erkek ve kadın arasında paylaşılması ile başlayan insan bölünmesinin tekrar bütünleştirilmesidir” derken bunu kast etmekteyiz. Yani insan cinsiyetlere (erkek ve kadın) bölünür ve aile tekrar insanı oluşturmak için erkek ve kadının birlikte hareket edeceği yaşam alanı olur. Oluşan aile aracılığıyla insan tekrar hayata taşınır ve toplum oluşturulur.
Nasıl cinsel ilişki ile cinsiyet bütünleşiyorsa; aynı şekilde cinsiyetlerin birlikte hareket etmesiyle tekrar “insan” elde edilmektedir.
Ailelerin ilişkileri ile de toplumsallaşma süreci başlamaktadır.
Aile, insan olma sürecindeki bireyin (erkek veya kadının) "öteki" ile aynı çatı altında buluşmasıdır. O nedenle aile, sadece bir soy ağacı ve cinsiyetin ( özellikle cinsel ihtiyacın giderildiği ) bir geleneği olarak görülmemelidir. Çünkü o zaman önce insan cinsiyette sonrada toplum ailede intihar edecektir.
İnsan oluşu unutan evlilikler, anne, baba, çocuk ile sınırlı bir mutluluğun peşine düşen evliliklerdir. Bu tür evliliklerin en büyük yitimi “aile” olamamalarıdır. Bir birlerinin elbisesi olamamalarıdır. Aile olmayı hedeflemeyen erkek ve kadın en başarı halleri ile sadece cinsiyet tatmini içinde mutlu evlilikler kurmuşlardır o kadar.
Oysa cinsiyet, oluşum evreleri ile tamamlanırken; İnsan oluşumunun da evreleri ile tamamlanmalıdır ki, evlilik ve aile bir bütünlük arz etsin. Toplum varolsun ve varlığını koruyabilsin.
Bu aşamada biraz da ailenin toplumu yapılandırma aşamalarına biraz yakından bakalım.
Aile olmayı başaranlar serüvenlerine toplumun en küçük birimi olarak devam etmek için toplulukların bir parçası olmaya çalışacaklardır. Çünkü ailede kendine eren insan, aile merkezli çevre edinimi ile geliştirilen topluluklar aracılığıyla topluma geçiş yapmak isteyecektir.
Ailede kendine eren insan neden toplum kavramına geçiş yapmak isteyecektir ? Çünkü insan insanda başlayıp biten bir varlık değil; varlıklara yönelerek kendini aşmaya çalışan daha da önemlisi kopup geldiği yeri bulmaya çalışan bir varlıktır.
Eğer aileden topluma geçiş için topluluklara ( siz buna çevre de diyebilirsiniz) uğrayan insan, özüne, yolculuğuna katkıda bulunulmazsa eğer; dahası insanın mevcut erdemlerini tüketirse, o zaman topluluklar aileden topluma geçiş aracı değil; aile fertlerinin kendi aralarındaki sorunlarda kullandıkları araçlar-maskeler haline gelecektir. Bu da insanı çözemeyen kadın ve erkekleri toplulukların itmesiyle toplumun boşluklarına düşürecektir. Bu boşluk önce kadını sonra erkeği evsiz bırakacaktır.
Hatırlayacağınız gibi buradaki “evsizlik” ev sahibi olmamak anlamında değildir. İnsan oldurmanın çatısı / odası olarak evi görmemektir.
Evi sadece “yatak odası” bellek / bilinç altı ile kullanan zihinsel bir duruş ailenin intiharı demektir.
Aile olamayan bireyler (anne-baba-çocuklar) “ev”de buluşmak yerine, sokakta, Tv programlarında, parklarda buluşan ve eve gelmeyi zorunlu gören bir anlayışla hayat süreceklerdir.
Nitekim modern zamanlarda “evsizlik” kültürü bu anlamda yayılmaktadır.
Bu bağlamda şehir, toplumun "ev"li halidir. Onun için evin dışında insanın karşı cinsle buluşarak "insan"a ermesi için buluşma yerleri sunan bir şehir, insana, aileye, topluma ve tarihe bir tehdittir. Modern şehirlerinin bir çoğunun tehdit içermesi bu sebepledir.
Özetle Aile , içe doğru insan ve cinsiyet halkası ile dışa doğru da topluluk ve toplum halkası ile bütünleşe bilmelidir.
Aile fertleri içe doğru insan ve cinsiyet eğitimi almalı, dışa doğru topluluk ve toplumla birlikte hareket etme kültürü oluşturmalıdırlar.
Evlilik ve aile konusundaki bütün aşamalarda bu içe ve dışa dönük yapılanma bütün duruşların bir bütünlük içinde tecrübe edilmesini gerektirmektedir. Bir birlerini sürecin aşamaları olarak beslemesi, geçiş noktalarındaki “kırılma noktalarının” bir “sapma”ya dönmemesi için her halkada tedbir alınması gerekmektedir.
Bu bağlamda anahtar soru ve sorun şu olmaktadır: Tüm bu süreçlerin sağlıklı yürümesi için en önemli kavram hangisidir ve nereden başlamak gerekmektedir?.
Bizce bu kavram “cinsiyet” kavramıdır ve başlamamız gereken yer cinsiyet kültürü oluşturmaktır. Çünkü insan cinsiyet kavramı ile somutlaşmakta ve cinsiyet üzerinden kendine dönüşmektedir.
Çalışmamızın başından beri “cinsiyet kültürü” derken ve bunun öneminden bahsederken kast ettiğimiz şey işte bu “insan” oluşumundaki cinsiyetin rolünü kavramaktır. İnsan oluşumunun kaynağı olan cinsiyet ve bunu sağlamaya dönük kültürdür.
O nedenle cinsiyet eğitimi ve cinsiyet kültürü cinsel kültürden ve cinsel eğitimden farklı bir süreci ifade etmektedir. Öyle ki cinsel kültür içinde boğulan hayatımız neredeyse cinsiyet kültürünü ve hatta kavramını unutturmuştur.
Cinsiyet kavramının çok ciddi gündeme alınması ve cinsiyet eğitiminin çok dikkatli programlanması gerekmektedir. Bu eğitimin metotları, araçları, kaynakları, hedefleri çok net ortaya konulmalıdır.
Nitekim bizim özellikle ergenlik döneminde cinsel eğitimden önce cinsiyet kültürü verilmesinin önceliği ve önemini vurgulamamız bundandır.
Model ve eğitim konusun da bizim hatırlatacağımız en önemli şey, cinsiyet duruşu konusunda yaş gruplarının ( Çocuk eğitimi ve ergenlik dönemi ağırlıklı eğitim kitaplarında gruplandırılmış yaşlardır bunlar) cinsiyet ve insan oluşumu sürecindeki bütün bilgi ve uyarılarını içeren “ Cinsiyet eğitim” programının insan, cinsiyet, cinsellik boyutlarını bir bütünlük içinde ele alınmasının zorunluluğudur.
Özellikle aile modeli noktasında içe dönük insan ve cinsiyet eğitimi verirken bizim üzerinde en çok durduğumuz şey adlandırma, tamlama ve duruş hatalarına düşmemektir. Dışa dönük topluluk ve toplum üyesi olmak noktasında da birlikte hareket etme kültürü oluşturmak gerekmektedir.
Erkek ve kadına ilişkin bütün tartışma konuları da insan – cinsiyet- aile- topluluk-toplum denklemi içinde ele alınmalı hem bütünlük korunmalı hem de zincir halkalarının her biri kendi içinde eğitime tabi tutulmalıdır.
Cinsiyet kültürü almamış gençlerin kuracağı evliliklerde bir birlerinin elbisesi olması, aile de insanı oldurmaları, aile aracılığıyla insanı topluluklar / çevre aracılığıyla topluma taşımaları mümkün olmayacaktır. Evlilik ile aile arasındaki nüansı yakalayamayacaklardır.
Şimdi tüm bunlardan sonra "erkekçe" ve "kadınca" yorum ne demektir? Bu soruyu/sorunu en iyi ortaya koyacak benzetme şudur:Erkek-Kadın ilişkileri "ateş-barut" ilişkisi gibidir...
Biz ise "ateş-toprak" hatırlatmasında bulunalım ve soralım:
Erkek ateşten yaratıldığına ( mı ) inanmaktadır yoksa?!....
teşekkür ederim
Çar, 31/05/2006 - 23:23 — Servet Hocaoğullarıİçtenlikle ve hayrınızı dileyerek teşekkür ederim...saygılarımla. Kalbe düşen "şüphe" taşımaz!...
Hazların Dili
Pzt, 05/06/2006 - 07:22 — Nadir MarmaraÜst Not: Beri baştan belirteyim, sevgili Servet'le sürdürdüğüm karşılıklı diyalogun uzayıp gitmesi sonucunda bir ip gibi incelen satırları özgürlüklerine kavuşturmak için yeni bir yorum sayfası açmayı uygun gördüm.
Ben, sözcüklerin arka bahçesine girmeyi bir uğraş haline getirmekten zevk alan biriyim. Bu çoğu zaman yazara güvensizlik olarak anlaşılır. Aslında buradan bir güvensilik varsa - ki vardır - bu güvensilik yazara değil, yazıya yöneliktir. Çünkü yazı yazarın uygun sözcükleri seçmesinden ve kendi düşüncelerini ifadelendirmesinden oluşuyor. Bu durumda, yazar için esas olan kendi düşüncelerini ifadelendirmektir. Sözüklere duyulan gereksinim, doymak için insanın yemeğe duyduğu gereksinim gibidir. Aç insan için yemek ve canının istediği yimeğin türü önemlidir; yemek hazır hale gelene kadar mutfakta geçirdiği süreç onu ilgilendirmez. Kelimeler de öyle. Pek az yazar sözükler mutfağına girmiştir. Ben kendi adıma sözcükler mutfağında zevkle çalışmayı seven biri olduğumu söyleyebilirim ancak. Sevgili Servet'in bir "mutfak" alışkanlığının olduğunu sanmıyorum. Onun sadece yemek zevki vardır. O, yediği yemeklerin tanımını yapıyor ve yemeğin mutfaktan sıkıp sofraya oradan da mideye gittiği süreci ile ilgileniyor. Tıpkı, cemaat.com gündeminde ender sayılacak düzeydeki bu yazısında olduğu gibi. Bu yüzden onun yazısında kullandığı kelimeler yemek zevkini anlatan türden sözcüklerdir. Mutfak işinin klasik Türk ailesinde kadınlık uğraşı olduğunu , yeme ve yediğini değerlendirme işleminin de erkek işi olduğunu göz önüne alırsak, Servet Bey'in yazısındaki kavramların mutfaktan haberdar olmadığını söyleyebiliriz. Yani, onun (kadına, cinsiyete ve cinselliğe ilişkin) kullandığı kavramların kadının alanı olan mutfak alanına pek müdahale etmediğini göreceğiz. İlginç olan da bu ya, dilde "kadının kavramları" yoktur. Dil, kadının sonradan öğrendiği bir zorunluluktur. Çünkü dil erkeğin icadıdır. Düşünce tarihinde kadın filozoflarının olmamasının mantıklı bir gerekçesi de bu olabilir. Bu yüzden kadının dille olan bağlantısı nesneldir. Bütün dillerde öznel güç olarak hep erkek kimliğinin yer aldığını görmekteyiz.
Bir hatırlatma: Bunu daha sonra da tartışmaya açabiliriz.
İşin gerçek yanı şu ki, yemeğin değerini de belirleyen şey onun sofradaki duruşu ve yenildiği zaman verdiği hazdır. Mutfak çalışması, bu zevk için geçilen bir süreçtir. Ancak, sofranın kurulması mutfakta düşünülmektedir. İşte bu yüzden sözcüklerin mutfağına girmek zorundayız, çünkü kavramların yaratılış yeri orasıdır. İşin ilginç yanı dilin yaratılış yeri de topraktır ve toprağı insanın kullanımına açan kadınlar olmuştur.
İkinci hatırlatma: Bunu da daha sonra tartışmaya açabiliriz.
Yazar, düşüncesini ifadelendirmeye yarayan kavramları mutfaktan hazır halde çıkan lokmaları boğazına indirir gibi zevkle tatmakta ve tattırmaktadır. O sadece kavramların lezzetini tanımladığından; lezzet sözckleri kavramlara lezzeti veren mamüllerin nihai bir ifadesi gibidir. Çoğu zamanda onları aşmaktadır. Yani kavramlar tıpkı mamüller gibi adsıl değildir, bütünleyicidir ve tanımlayıcıdır. Bir kavram yüzlerce sözcüğün ve ifadenin ancak bir kelimede tanımını içere bilir. Aslında Modern Batı bilimi ve Doğu anlayışı derken söz konusu farklılıkların, çatışmaların, anlatımların, yöntemlerin gidip dayandığı son durak sözcükler mutfağının kapısıdır. Aslında insanlığın sözcükler mutfağı aynıdır; farklı olan bu sözcüklerin çeşitli kavramlar içine sokuluş tarzıdır. Batı ve Doğu anlayışındaki, düşüncesinde ve bilgisindeki çatışma kavram çatışmasıdır.
Bu yorumun başlığında "Hazların Dili" başlığını kullandım; çünkü haz sözcük olarak bir tadışın uzantısı sonucunda oluşan bir sözcüktür. Bu başlığı kullandım, çünkü ancak bu şekilde dildeki "erkeğin" o büyük ve benliksel duruşunu yakalamak istedim. Ve bu başlığı kullnadım; çünkü bu sözcük sayesinde cinsiyetle-cinselliğin=kavramla-mutfağın arasındaki benzerlik alanını ifade etmek istedim.
Şimdi yazının sonuna dönelim ve Servet Bey'in bize sorduğu sorunun olanaklarını ortadan kaldıralım. Çünkü bir yazıya eşlik etmek için, tıpkı yazar gibi o yazının bütününden bizim de geçmemiz gerekmektedir. Ancak o zaman Servet beyin hazlarına kendi haz anlayışımızı katarak ortak bir zenginleşmiş yanıt ortaya koyabiliriz.
Yazının daha başında, yazar ustaca bir farklılığa dikkat çeker: cinsellik ve cinsiyet arasındaki fark. Ve yine gayet doğru bir göndermede bulunarak her iki benzer duran ve birbirlerini tanımlayan iki kavram arasındaki farklılığın kaybına değiniyor. Yazar her iki kavramın farklı duruşlarını aile ve evlilik içinde değerlendiriyor ve ancak bir sonraki cümlede kişi için aile ve evlilikten de önce şekillenen "kimlik" kavramına yer veriyor. Anlaşılan, burada kullandığı "kimlik" kavramını da ancak aile ve evlilik içinde tanıma sunmaktadır. Yorumlarımın ilkinde Servet Bey'in direk kitabına göndermede bulunmuştum. Buradaki amacım kitapa bu yazı arasında bir paralellik kurmak değildir. Amacım, bu yazıda kavramsal biçimde ifade edilmeyen, ama kitapta kayet net biçimde ortaya konulan salt analmda "özne"nin varlığını öne çıkartmaktır. Çünkü, gerek cinsellik, gerekse de cinsiyet kavramlarının önünde duran ilk tanım Özne'dir. Buradaki özne "ben külütürü" olarak tanımalan şeyin çok daha pratik ifadesidir. Çünkü, cinsiyetlerin cinselliklerinde yaşanan farklılık, aslında öznenin öznelliğinde yaşanan farklılıktan ileri gelmektedir. İşte ben bununla, yorumumda soru olarak Servet Bey'in karşısına çıkardığım, ama onun da ısrarla cevap vermekten kaçındığı "müslümanların erkekçe" kuramının zamansal oluşunu ortaya koymak istemiştim. Çünkü, siyasal oyunun kuralalrındaki değişim gibi, Müslümanların yaşamında "ben oluşu", "evlilik pratikleri" de değişmiştir. Müslümanların cinselliğe getirdikleri "erkekçe" yorum, bu durumda zamansal bir yorum olacaktır. Demek ki, Servet Bey kendi yazısının meşruluğu için doğal oalrak eleştirel bir çıkış noktası aramıştır. Bu bütün yazılar için geçerlidir, çünkü her yazar konusunu kurgulayacak bir eleştirel çıkış noktası arar. Ben, bu tanımımla, bana göre, Servet Bey'in eleştirel çıkış noktasının doğru olmayabileceğine dikkat çekmek istedim. Bu yüzden onun ısrarla talep ettiği yazısının sonuç kısmından başlayarak düşünme gereğini görmediğimi vurguladım. Çünkü oradan başlasaydım, daha başından beri yazı içinde geçen bütün kavramları kabullenmiş olurdum. Bu benim, Servet Bey'in sofrasında misafir konumuna düşmem demekti. Benim tek yaptığım, Servet Bey'le dışarıda "Alman üsulu" bir yemek yemekti. Ancak o zaman bize yabancı olan bir mutfağın kapılarını beraberce açmak eşitliğimiz olabilirdi. Bunu asla kabul etmediler veya ben kabul ettiremedim.
Aslında yazı sosyo-psikolojik söylemlerin dilini kullanarak devam etmektedir. Bu yazının avatajı da bu zaten. Ama, her iki söylem dili "özne" olgusunun yan biçimleridir. Yani direk olarak varlık biçimleri değil, varoluş biçimleridir. Nitekim, cinsellikte bir varlık biçimi değil, varoluş biçimleridir. Bu yüzden Kur'an'da varlık nedenleri gözetilmeksizin bir eşitlikten söz edilmekte, varoluşlar arasındaki farklar korunmaktadır. Şayet Servet Bey, "müslüman bilginlerinin bu konudaki erkekçe" bakışına karşıysa, bu ancak bir şekilde doğrudur, tıpkı Servet Bey gibi onlarda cinsellik ve cinsiyeti bir varlık biçimi olarak görmüşlerdir ve budan dolayı da erkeğe öncelik tanımışlardır. Aslında İslam ilimlerinin en büyük yöntem sorunu da budur. Çünkü, İslam ilimlerinde varlık değerleri ile varoluş değerleri biribirlerinin içine girmiştir. Çoğu zaman bilginler varoluş değerlerini birer varlık değerleri olarak benimsediklerinden insanın varlık alanındaki yeri ile varlığın insan alanındaki yerini birbirlerine karıştırmışlardır. Bu İslam düşüncesinde hâlâ da devam eden ve edecek olan bir sorundur. İnsanın varlık alanındaki yerini belirleyemeyiz, sadece varoluşlar alanındaki yerini tanımlarız. Kur'an'daki bakış budur. İşte bu yüzeden Çağdaş Müslüman yaşamımızda karşılaştığımız cinsellik, cinsiyet, başörtüsü ve bunun gibi bir sürü sorunu bir varlık sorunu olarak değil, ancak varopluş sorunları olarak görebiliriz. Çünkü, biz varlık alanına yönelmekle, kendi varoluş değerlerimizi bir yerde kutsallaştırmakta ve Tanrı'nın alanına müdahale etmekteyiz. Tanrı'nın alanına müdahale edemeyeceğimizden, varoluşlar alanını Tanrısal bir alana dönüştürmekteyiz.
Servet Bey'in "müslüman bilginleri" eleştirmesine hak veremeyiz, çünkü o da onlarla birlikte varoluş biçimlerini birer varlık biçimleri olarak sunmaktadır. İşte daha yazının başından itibaren Servet Bey'le yaşadığımız çözümsüzlük buradan ileri gelmektedir. Ben insanın varlık alanına yönelik tanımlarda bulunmasının imkansızlığına dikkat çekiyorum. Kalkı ki, varoluş değerlerinin birer varlık alanına çekilmesi durumu daha da çıkılmaz hale getirmektedir. Burada hareketle, özne'yi sorgulamadan cinsellik ve cinsiyet konularında farka dikkat çekip kadın ve erkeğe varlık alanında eşitlik biçmek tümden olanaksızdır. Biz ancak varoluş alanında böyle bir çabanın içine girebiliriz. Bu yüzden Servet Bey'in çıkış noktasını doğru bulmuyorum. Doğru bulmadığım bir şeyin sonuç kısmında yer alan bir soruya katlanarak yanıtlamamı doğal olarak benden bekleyemezsiniz. Böyle bir beklenti varsa, önce bekleyeceğimiz yeri belirlememiz gerekmektedir.
Dolayısıyla, sevgili Servet Hocam, ben sizin vardığınız sonucun geçip geldiği yolun güvenirliği ile ilgilenmekteyim. Bunun dışında, böyle bir konuyu gündeme getirmenizden büyük memnuniyet duyduğumu açıklıkla ifade etmek isterim.
Not: sitedeki olanaklar el verdiği kadarıyla bütün söylediklerimi en ince ayrıntısına kadar tartışmaya açmaya hazırım.
Saygılarımla...
Mutfak
Pzt, 05/06/2006 - 15:39 — Servet HocaoğullarıYazımın başlığı "insan"da duruşların esasları ve/veya insan'da esas duruşlar olsaydı varlık ve varoluş denklemindeki bütün kaygılara ve analizlere hem eşlik ederdim hem de bu son yorumunuzda itiraz edecek bir metot hatası görmediğimden katkı amaçlı açılımlarda bulunmaya çaba sarfederdim.
Evlilikteki esas duruşların insandaki esas duruşların birer izdüşümü olması nedeni ile analiz noktasında varlık ve varoluşsal eksende cinsiyet kültürünün açılımının şart olduğunu düşübnebiliriz tabiki. Bu doğrudur. Bu nedenle yemekten önce mutfağa ilişkin göndermeleriniz yerinde. Usta bir aşçı imasıyla tavsiyeleriniz de ben de sadece takdir topladı.
Ancak sofraya konulan her yemek (yazı) için bir mutfak ısrarınız var. Hemen hemen yazıların tümüne mutfak kültürü ile yanaşıyorsunuz. Çoğu zaman bu yemek iyi olmamış; sofraya adam gibi konmamış, bunlar hazır yemekler;...gibi eleştiriler-yorumlar yapıyorsunuz.Çoğunlukla da üslubunuz bir tarafa yerli yerinde analizleriniz var ve inanıyorum ki size tepki verse de bir çok yazar, sonuçta kendine, yemek kültürüne çeki düzen veriyordur. Ben de bundan rahatsızlık duymadığım gibi; notlarımı da alıyorum. Tüm bunlara rağmen bir şeyi göz ardı ediyorsunuz: mutfak çalışmalarına ne cemaat com ne de bir başak internet ortamı müsait.
Çünkü mutfak işi bırakın iyi yemek yapmayı, iyi tarifleri, malzemeleri bile nereden aldığınızla başlayacak felsefi, sosyolojik, epistemolojik, kültürel, tarihsel bir çok okuma biçimini masaya yatırmayı gerektirmektedir. Mutfağı başkasına açmamak ( ki ben yer yer bunda ısrar ediyorum; özellikle sizin mutfak kapısını ısrarlı çalmanıza rağmen kapıyı açmayışım da bu bağlamdadır ve doğru bir tespitte bulunmuşssunuz:)...) biz "zaaf", bir "kaçış" değildir. Aksine sizin yerinde tespitinizle bir yemek ikramı gibidir.
Peki cemaat comda "mutfak" çalışmaları veya yemeklerin mutfağını denetleyemeyecek miyiz? Bence bunda fayda var.
Takdir edersiniz ki mutfak çalışmaları yazılara düşülecek yorumlarla sürdürülemez.Alıp başını gider yazılar.
Örneğin bu son yorumunuzu benim yazıma ilişkin göndermeleri de olan, eleştirilerini not düşen bağımsız bir yazı olarak görmek isterdim. Varlık ve varoluşsal eksende cinsiyet-cinsellik ve dolayısıyla evlilik-aile konusundaki fikirlerinizi almak isterdim.
Özetle: yazımın mutfak çalışması olmadığı, mutfağa tanık ettirmeden sadece bir "yemek sunumu" olduğu tespitiniz çok yerinde. Mutfağa dönük kapı çalmalarınıza karşılık vermediğim de doğru. Karaşahin düştü/evlilik Üç yıldır adlı kitabım bile "mutfak" çalışmasından çok piyasanın yemek kültürüne ilişkin tespitlerle doludur. Kitapta sadece mutfağa ilişkin göndermeler var o kadar.
Peki yemeklerde iddialı birinin mutfağını açması gerekmez mi? El-Hak doğrudur.
Mutfağa ilişkin de esaslı duruşlarımız vardır!..:).....
Efendim biraz mutfağı açsak, diyorsanız; bunu yorumlar aracılığıyla değil de bağımsız yazılarla paylaşmak mümkün!
Son not: yemeğe bile yanaşmayan; yemeğe ilişkin bile notlar düşmeyen bir ortamda mutfak paylaşımı ne işe yarayacak o da ayrı bir konu!
'Arzusunu önceleyen
Çar, 07/06/2006 - 03:12 — fahriye yalçın'Arzusunu önceleyen duygusunu erteleyen bir erkek yaşı, inancı, ırkı, tarzı ne olursa olsun, o “ergen erkek” tir. “Seni seviyorum” diyorsa ona aldanmamalıdır. Evlilik teklif ediyorsa ondan kaçınılmalıdır.' çok güzel diyorsunuz da,bunu nasıl anlayacağız.
ben inanın anlamadım.cehaletime verin lütfen.
'Bu bağlamda her iki taraf için de duygu ve arzunun bir birleri ile ilişkilerindeki edinimleri ve süreci iyi tanımlanmalı ve tahlil edilmelidir.' tamam,bu tesbite göre erkek için tahlil etmek kolay. çünkü, önce beğendiği kadın vardır karşısında;belli bir zaman sonra da duygularına hitap edip etmediğini çok kolay anlar. zaten islam şuuru olan bir erkek için önce duyguları gelir herhalde!bu şuurda birinin tersini yapması, şuursuzluktur zaten;onlarda konumuz değil. (mu yoksa?) kadınlar nasıl anlayabilir ki! dedim ya cehaletimi bağışlayın.
Ergen erkek nasıl tanınır:)....
Çar, 07/06/2006 - 12:35 — Servet HocaoğullarıErkeğin "arzu-duygu" sıralaması içinde olması ergenlik dönemi ile su yüzüne vurur ve/veya ergenlik döneminde duruşuna varır. Şimdi bu duruş eğer "doğal" ve "idol" duruşlara dönmez ise, erkek bunun bilincinde olmaz ise; ergen duruşunu sürdürür ise; işte o zaman o kişi "ergen erkek"tir. Ergen erkek sorunlu, hasta, psikopat biri değildir:)...Bildiğiniz tipik "erkek"tir...
Ancak siz bu erkek için "müslüman", "eş", "baba", "arkadaş" v.b....tanımlarla ona bir sosyal rol biçiyorsanız ve buna güvenerek hareket ediyorsanız; o zaman "karşımdaki erkek acaba ergen duruşunda mıdır; ergen duruşunu sürdürüyor mudur?" diye kendinize sormanızda fayda olduğunu hatırlatıyoruz.
Nasıl anlayacağız?....:)....
Çok basit: erkeğin arzuyu önceleyen duruşunu ele veren bildik ve/veya kısmen gizleyebildiği ama çabuk fark edilebilecek belirtileri vardır.
Şimdi bu belirtileri ortaya koymak çok dikkat isteyen bir şeydir ve cemaat coma ani ve büyük hareketlenmeler getirir:)......Bunu dikkate alarak ben sadece bazı hatırlatmalar da bulunacağım.
1) "Birlikte olmak" ile "Birlikte hareket etmek" farklı şeylerdir. Ergen erkek "birlikte olmak" psikolojisindedir. Bu her zaman ve sadece cinsel birlikteliğin kıyısında gezen anlamında değildir. Bir şekilde kadınların dünyasında olmayı önemsemek ve bunun yollarını kollamak anlamındadır.
Ergen Erkek, her zaman ve koşulda "kadın" dünyasında "anılmak", "önemsenmek", "beğenilmek", "istenmek", "merkezde olmak" ister. Yalnız bu erkek ve kadının fıtri yönelişini, etkileşim alanını aşan bir "duruş" psikolojisidir...
Birlikte hareket etmek eğer ortada varolan bir konuya hizmet etmek ise; yani erkek ve kadının birlikte inşa ettiği bir değer, bir kültür, bir hedef, bir alan söz konusu ise; ve her ikisi de ortadaki bu olguya hizmet ediyorsa eğer; işte o zaman bu erkek ve kadın "birlikte hareket" ediyorlar demektir. Birlikte hareket eden erkek ve kadınlar "doğal duruş"tadırlar...
( Cemaat com'un "doğal duruş"ta olması gibi:)....) ( bakın sitenin bile esas duruşu var!....)
Yok eğer edebiyatı, sosyolojiyi, tesettürü, islami ilimleri v.s. vesile yapıp, bahane edip, araç kılıp erkek ve kadın birlikte olmaya, bir arada bulunmaya çaba sarf ediyorsa eğer; işte o zaman ergen duruş söz konusudur. (Tıpkı bir dönem bazı arkadaşların siteyi kullanarak ergen duruşlarını tatmin etmeye dönük çabalarına bu sitenin izin vermeyişi ve gerekirse kapatmakla uyarması gibi..:)...
Ergen duruş tespitine yönelik "birlikte olmak" ve "birlikte hareket etmek" arasındaki farkı farketmek sadece bir ip ucudur. Belirtilerden sadece bir tanesinin işareti bu...
Ergen duruş belirtileri bir de doğal duruş ve idol duruş netleştirilirse belirginleşecektir. Aksi halde sadece ergen duruş belirtileri üzerinde devam edersem ipin ucunu kaçırma ihtimalimiz vardır:)....
Hele nadir beyin dediği gibi işin bir de "mutfak" kısmı var ki, ipin dolanması ve kimin boynuna geçeceği hiç belli olmayacaktır:).....
saygılarımla...
Hocam, Bizlerde Sır Bırakmadın...
Per, 08/06/2006 - 05:42 — Nadir MarmaraHocam, erkeklerin sırrını açıklamakla sizi kınıyorum:)
Ben, onca uğraş verip kadınları mutfakta oyalayım, sizde bizim sırlarımızı sofra başında açıklayın:) Nede olsa, sizler sınıfı geçtiniz ya:)
Allahım, bekarları, evli erkeklerin yüzü kadına dönük açıklamalarından muhafaza eyle, yarabbim:)
İşin şakası bir tarafa da, Sevgili Servet, eğer gerek sizin, özellikle de Tülay Hanımefendinin blogu altında bayan yorumcuların yazıları ciddi biçimde okunulursa, Türkiye'de cinsiyet ve cinselliğin kadından ziyade erkeğin sorunu olduğu anlaşılacaktır. Çünkü, yorumlardaki kadın yazınsal-profilleri erkek bakışına uyumlu olduğu izlenimi vermektedir. Örneğin, müslüman kadın veya bayan arkadaşlar "benim için kadınlık" şudur demez, sadece bir yerlerde gizlediği kadınlık tipolojisini tanımlamaya çalışır. Bu yüzden "cahil" olduğunu ısrarla vurguladığı halde soruyu yönelten hanım arkadaşı aslında zeka sorusu için kutlamak gerekir. Gerçekten de, tanıma anlayışı, tanıtma anlayışından önce gelmelidir.
Bu vesile ile, burada şu görüşümü de beyan etmek istiyorum: benim uzun ve yorucu yorumuma girdiğiniz yanıt mukabilindeki "Mutfak" yorumunuzdaki son satırlara katılmıyorum. Evet, okur ilgisiz olabilir; sizin ve bazı değerli yazarların yazılarına gerekli önceliği tanımayabilir ve hatta site ortamı bu türden yazılara gereken olanağı sağlamaya da bilir, ama ben inanıyorum birçok şey yazarların kaleminin ucundaki sihrli güce bağlıdır. Yani siz, ve diğer değerli yazar arkadaşımız yazınsal ve araştırmacı ısrarını sürdürürse cemaat.com fikri zenginlikleri çevresinde barındıran ve bununla birlikte belli bir kitleyi de peşinde sürükleyen isime sahip olacaktır. Varsın olsun, sadece biz tartışıp, biz konuşalım, oldum olası iki kişinin bir arada olmasından merak edinen Türk toplumu bir şekilde katılımını gösterecektir. Bu merakla da umduğunu değil belki bulduğunu alacaktır.
Çalışmalarınızın devamını bekler ve saygılarımı iletirim...
Soğan
Cum, 09/06/2006 - 12:31 — Servet HocaoğullarıE....Azizim. Mutfağa madem bundan sonra gireceğiz; soğan soyma işi senin...:)....
Bir sonraki yazımızda/yazılarımızda tavsiyene ve teşvikine uyacağımıza söz veririz:)....
servet bey'e
Cum, 09/06/2006 - 21:45 — fahriye yalçınŞoray Uzun’un, Hatay’da yaptığı bir programı dikkatimi çekmişti.
Köy kadınları yamaçta hamur açıyorlar, ateş olarak da yanan kayaları kullanıyorlardı.
Kayalar kendi kendine yanıyordu. Şoray, her zamanki esprili tavrıyla kadınlara soruyor:
‘Yav bu ateş nasıl yanıyor?Hiç sönmez mi?’ Kadınlar: ‘Cenabı Allah’ın takdiri’ diyorlar.
Bu kadar işte! Hiçbir bilimsel açıklama,hiçbir teori onları ilgilendirmiyor;ilgilendirse de
sonucu değiştirmiyor. Cenabı Allah’ın takdiri!
Diyorum ya, cehaletimi bağışlayın. Hayata bakışım bu kadınlarla aynı.
İyi isen,iyiler ile karşılaşırsın. Mesela: İyi bir evlatsan ,iyi evlatların olur…
Çok iyi isen,zorluklarla imtihan olursun; iyi mi kötü mü olduğun ortaya çıkar.
Ve iyilik derecene göre ‘vaad’olunan yere gidersin.
Bu kadar basit benim teorilerim. :)
Selamlar.
(Diğer yorumları okumadığımı belirteyim;yorumlara atfettiğiniz
söze istinaden.O kadar çok yorum var ki, ve o kadar uzunlar ki!...)
Melih Cevdet ve Evlilik...
Per, 13/11/2008 - 17:18 — yusa ırmakMelih Cevdet'e sormuşlar 'evlilik nedir' diye.
Eskiden demiş, kız tarafının ve oğlan tarafının ailesi biraraya gelir, yeni çiftin kuracağı yuva için beraber hazırlık yapılır, beraberce yeni ev düzülürdü.
Tabi o zamanlar evler genelde bahçe içinde müstakil evlerdi. O yüzden buna 'EVLENMEK' denirdi.
Şimdi ise yeni evliler apartman dairelerinde yani katlarda oturuyorlar, bu yüzden artık evlilik 'KATLANMAKTIR.' demiş.':)))
(Nükte ile karışık alınacak dersin adı; Uzlaşma...)
"Ya bir yol bulacağız, ya da bir yol açacağız." Anibal