Gündeme Kadın Yorumları
Eylül 1988
Sabah serinliği… Mamak cezaevinin önündeki uzun kuyrukta bekleyen herkes kimlik kontrolünün tamamlanmasını ve içerden onları çağıracak sesi bekliyor. Yapılmış yolculuklardan, hayal kırıklarından ya da hayat yorgunluğundan olsa gerek kimseden çık çıkmıyor. Zaten ziyaret sırasında ‘taşkınlık’ yapanlar önceden belirlendiğinden ve isimleri ‘yasaklılar’ listesine kaydedildiğinden ziyaretçilerin tamamı içerdeki yakınlarının zarar görmesi korkusuyla söylenmiş her söze otosansür uyguluyor. Tam sekiz yıldır her ay, bekli de her hafta gelenler aynı yazgıdan nasibini almanın verdiği o garip duyguyla birbirini selamlıyor. Saatler ilerledikçe güneş yüzünü göstermeye başlıyor. Ceketini çıkaran, beklemekten sıkılıp da şöyle bir etrafa bakan herkes her sabah aynada gördüğü ifadeyi kalabalıktaki onlarca insanın gözünde tek tek okuyunca başını öne eğiyor. Öyle ya burada bin olmakla arasında çok bir şey fark etmiyor. Büyük ve iddialı bir masalın ardından sanki alelacele yazılmış bir sonda herkesin payına yalnızlık düşüyor. Belki de bu yüzden cezaevi önündeki her kaldırım taşı insana anılarını hatırlatan sihirli ayna vazifesi görüyor. Bu aynada gençliğin ve ülkenin idealleri bir yanıp bir sönerken; akrep ve yelkovan arasındaki yarışta içerdekiler kadar dışarıdakiler de kaybediyor. Herkesin birbirine yabancı olduğu diyarlarda beklemek, vazgeçme korkusunu hep sırtında taşıyor.
Kalabalığın arasında genç bir kadın iki saat kırk beş dakika kadar kısa sürede tam üç ağrı kesici içiyor. Yanındaki küçük kız gözlüklerinin üstünden bakıyor ve dökülmüş dişleriyle “Anne iyi misin?” diye soruyor. Kadın “Korkma kızım” derken sendeliyor, sanki yüzü sararıyor. Sanki derin bir rüyanın içinde geziniyor da geçici süreliğine kızının yanına uğruyor. Nihayet beklenen emir geldiğinde herkes tek tek içeri alınıyor. Yeni hükümetin o güne dair özel hediyesi olan açık görüşte bekleyen ve beklenenler birbiriyle kucaklaşıyor. Genç bir adam el sallayarak karşılıyor kadını ve kızını. Sevinçle, heyecanla “Hoş geldiniz” diyor. Küçük kız ve babası okuldan, derslerden ve arkadaşlardan oluşan bir sohbetin içinde gezinirken kadın bir ilaç daha içiyor. Adam öpüp kokladıktan sonra “Biraz dolaş bakalım, sonra yine konuşalım” uyarısıyla nazikçe uzaklaştırıyor masadan kızını. Kadının gözleri dolup dolup boşalıyor… Kendini, arkadaşlarını, cezaevindeki günleri anlatıyor adam. “Siz nasılsınız oralarda bir başınıza…” diye başlayan uzun sorular soruyor. Darbeyi çabuk unuttukları için dava arkadaşlarına, eşini ve çocuğunu hiç aramayan ailesini, satılan dükkândan payını vermeyen ortağına kızıyor. “Biz iyiyiz” diyen kadına inanmıyor, inanmak istese de beceremiyor işte. “İnat etme, aç başını ve dön okula zaten bir yılın kaldı, bak af çıkacakmış. Benden size en az beş yıl daha fayda yok anlasana… Gazete haber peşinde koşarak nereye kadar” diyor. “İyiyim ben” sözleriyle tüm mazeretleri orta yere bırakıyor öylece kadın.
Görüş saati bittiğinde baba-kız ayrılmak istemiyor birbirinden. Biraz gözyaşı, biraz çocuk feryadı en çok da kadının söylenmemiş sözleri, yakılmamış ağıtları çarpıyor Mamak cezaevinin duvarlarına. Adam koğuşunun yolunu tutuyor, kadın ve kızı buldukları ilk arabaya binmek üzere yola koyuluyor. Saatler on üç otuzu gösterdiğinde TRT radyosu Ankara spikerleri öğleden sonra kuşağında gündeme dair anonsları sıralıyor. “Cumhurbaşkanı Kenan Evren İzmir’den Ankara’ya döndü” cümlesiyle başlayan gündem eylül mağdurlarına bir 12 Eylül hüznünün içinde eşlik ediyor. Siyah beyaz televizyonlarda “Siz hâlâ annenizin yağını mı kullanıyorsunuz” reklamı o günlerde yayına giriyor. Sonra o kış moda oluyor piti kareli kumaş etekler, balıkçıl yaka kazaklar. Özal’ın yurtdışı ziyaretleri bu yıl başlıyor ve değişen Türkiye portresi kendini daha iyi gösteriyor.
Eve ulaştıklarında küçük kız ertesi gün için hayat bilgisi ödevinin başına oturuyor. Kadın makarnanın suyunu ocağa koyup, tarhana çorbası karıştırıyor ve yemek öncesi mutfak masasının üstündeki kitapları, kâğıtları toplamaya başlıyor. İçine mürekkep kokusu, aşk ve ideal sinmiş evler önemli tarihlerde hep böyle hassas oluyor. Saatli maarif takvimleri henüz revaçta iken 12 Eylül 1988 yazılı yaprağı koparıp saklama görevi küçük kıza bırakılıyor.
Eylül 1998
Herkes üç gün sonra yapılacak Fenerbahçe maçına kaptırmış kendini. YÖK başkanı Kemal Gürüz "Türban konusunda Anayasa Mahkemesi'nin aldığı kararlar emirdir ve bizi bağlar. Hukuki durum açık, tereddüt yok. Disiplin yönetmeliği mutlaka uygulanacaktır" diyor. Henüz 11 Eylül vakası Amerika’da yaşanmamasına rağmen Türkiye’de 28 Şubat sonrası laiklik ve siyasal İslam bilmecesiyle iktidar doğanlar ve iktidar olamayanlar arasındaki uçurum büyüyor. Kızlar üniversite kapısından içeri adım atamazken, her an herkes ‘irtica odağı’ olarak gösterilebilecekken, ekonomik kriz kapıdayken… Hiçbir problem yokmuş gibi gündem fener maçına kilitleniyor. Gazetelerde kadrolar ne zamandır değişiyor. Yazmak eskisi gibi tehlikeli ve korkulan bir eylem haline geliyor. Sonra havalar soğuyor, kadınlar geçen yıldan kalan odunları balkona taşıyor. Okullar bu yıl daha geç açılacağından kapı önü sohbetleri, çekirdek molaları ve yazdan kalma terlik tıkırtısını duyuruyor hâlâ sesini bir yerlerde. Merserize süveterler moda bu yıl, genç kızların ellerinde üç numara şişle başlanmış birbirinden farklı modeller… Üniversite önlerinde ‘özgürlük’ eylemleri devam etmekte… Birbiriyle restleşenler ülkesinde fikirler ve idealler yakan top oynarcasına el değiştiriyor. Bu gün söylenen yarın unutuluyor. Dünyada küreselleşme adı altında yeni kutuplaşmaların senaryoları hazırlana dursun… Afganistan yeniden gündeme düşüyor. Filistin’de hâlâ savaş var ve Irak tehdit altında… Ne zor, ne sancılı bir eylül bu yaşanılan... Herkes “Düzelecek” diyor, yeni umutlar ve yeni sebepler aranıyor. AİHM’ ye davalar açılıyor, “Dua edin” diye sıkı sıkıya tembihliyor arkadaşlar birbirlerini… İçimizde bir sıkıntı, bir acı var bu eylül. Yanı başımızda bizi bekleyen felaketlerin uzağında maçlara odaklanıyoruz, vitrinleri seyrediyoruz, ‘başörtü’ davasının geçmişini iyi bildiğimizden kızlarımıza “Başını aç ve oku” diyoruz. Aylardan eylül… Dünya hangi fırtınaların bağrında büyütüyor bizi ve neden savuruyor küçük yüreklerimizi? Aylardan eylül… Bir ikindi ferahlığına, bir dost sohbetine, içilmiş çayların buharında yeniden eteklerimize dolanan çocukluk düşlerine ihtiyacımız var. İkiz kuleler henüz yıkılmamış, Ecevit Sezer’in önüne Anayasa’yı henüz atmamış ama sıkışıyor işte kalbimiz. Yarıda kesiliyor uyanıp uyanıp da daldığımız rüyalarımız. Aylardan eylül… Sahi bu kadar mı çok yalnızlığımız?
Eylül 2008
Yaşanmış her şey domino taşları gibi tek tek ve özenle sıralanıyor dünya gündeminde şimdilerde. Rusya Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıyor. Karadeniz’deki NATO üssünde yaşanan hareketlilik birilerini rahatsız ediyor. Montrö antlaşması sözde ihlal edilmiş sayılıyor. 1914 yılından bu yana boğazlardan geçiş hakkının kimin elinde olduğu konusunda taraflar aralarında anlaşmış görünseler de; etrafımızda patlak veren en küçük bir anlaşmazlıkta bu konu tekrar tekrar önümüze getiriliyor. Obama yaklaşan Amerika seçimleri için demokratlar(?) adına son turlara çıkıyor. Beyaz saray yeni ‘first lady’ nin kim olacağını tartışıyor. Irak yabancı askerlerin kırk ay sonra topraklarından çekileceğini müjdeliyor. Devir teslim törenlerinde verilmiş mesajlar gündemin alt başlıklarını oluşturuyor. Başörtüyle bırakın üniversiteye girmeyi kapısından bile geçemeyen kızlar şimdi de tatil beldelerinden tecrit ediliyor.
Kış hazırlığı başlıyor her yerde. Kalın ceketler dolapların alt rafından çıkarılıyor, şemsiyeler çabuk bulunacak yerlere konuluyor. İş bilen hanımların kuruttuğu patlıcanlar, biberler balkonlardan, pencere önlerinden bazense çatılardan tanıdık karelerden çıkıyor karşımıza. Biraz daha dış halkalarında dolaşırsanız şehrin; salçalar kaynatılıyor, erişteler kesiliyor. Güz düğünleri, yılın en nazlı gelinlerini bekliyor. Çocuklarda okul hazırlığı, annelerde kış telaşı çok uzaklardan bile hissediliyor. Zayıflama kamplarına, beş yıldızlı otellere, yaldızı yüksek gündemlere uzak duranlar bu eylül herkese inan daha sakin, daha emin adımlarla yürüyor sanki. Radyodan gelen şarkılara eşlik ediliyor, belki bir sözle uzaklara gidilip de bir çırpıda geri geliniyor.
Güz yılın en bereketli zamanını bu insanlara hediye ediyor. Her şeyin uzmanlarının(!) olduğu ve birbirini dik kesen hayatların yaşandığı zamanlara inat, kış telaşı ilk kez korkuyu salmıyor bu insanları üzerine. Bir eylül sahnesi geçip gidiyor işte böyle… Arka fonda biraz siyah-beyaz çatışması, biraz savaş kızgınlığı ve biraz ülke siyaseti gölge yapsa da ramazandan, teslimiyetten, iyi dilek düşlerinden, “hayrolsun” denilen ve hep hayırlara yorulan rüyalardan olsa gerek bu eylül rüzgârlar gelecekte iyi yönde eseceğinin işaretini veriyor.
Sözlerin ve sözcüklerin amacı ister avunmak olsun, ister teselli, isterse karşı çıkma… Her yazı umutla, duayla bitirilmeyi hak ediyor. Bu eylül gerçekten de umut edilecek şafakları gösteriyor elleriyle… Hal böyle iken bize düşen eylülde yeniden doğmak, eylülle doğanlara karışmak oluyor.
Eylül tuz basıyor yaralara, temize çekiyor defterleri. “Darbeleri, krizleri ve kulisleri unutarak yeniden başla” diyor. Eylül biraz güven, biraz adalet, biraz şefkat bekliyor. Eylül benden size, sizden bana yazılmamış mektuplardan ibaretken yepyeni ve iç ferahlatıcı gündemlerde buluşana dek nokta koyuyor sözcüklere.
Eylül; kendisiyle yeniden doğacakları bekliyor…
Yorumlar
zulm hâlâ var, devam ediyor...
Pzt, 29/09/2008 - 15:05 — Yunus EmreMerhaba,
1988 ve 1998 bölümlerini beğendim, hemen hemen o aralar yaşanan baskıyı, hayat şartlarını, gözlemleri dile getirmişsiniz.
Ama bu zulmün hala devam ettiğini belirtmenizi beklerdim 2008 eylül de. 2008 de bu zulm yerine kışa hazırlık gözlemlerini görünce şaşırdımı itiraf etmeliyim :)
Boğaziçi Üni. de yaşananları biliyorsunuzdur. Ya da Aydın Üni. de yaşananları...
Birileri tarafından hâlâ devam ettirilmek isteniyor zulüm...
Lenin “Üniversiteler toplumun tüm çelişkilerini yansıtan küçük birer aynadır” demişti.
Aynen öyle...
ulvî ukdenin câm nedâmeti
-- http://tenkafesi.com --
Çok yaşa Yunus Emre
Pzt, 29/09/2008 - 15:59 — alper selcukŞimdi bak sevgili Yunus, Eylüllerarasını say bakalım kaç sene ediyor?...Geriye doğru da bir öğrencilik yaşı koy,üstüne...Sonra kalk neden hala her yaşta aynı sorunlarla ilgilenmiyorsun diye suçla. Yunus kardeşim, hayat böyle birşey işte; baktın çözemiyorsu,n kös kös oturur,detaylarla ilgilenirsin ve ölür gidersin. Birileri bunu noktadan evrene doğru bakmak diye yutturmaya kalksa da çoğu kısmı öyle değil;noktayı çözümleyemen çaresiz evrene bakmaya çabalıyor. Hakikat bu. Tat'ı suçlama.İlgiler dağılıyor,bilgiler geliştikçe. Lâzım olan hakiki bir halat ve dikkattir. İştiyaktır. İştiyakler ölmüşse,gerisi olsa da olur olmasa da dersin.
Alper SELÇUK
değişim: dönüşüm
Pzt, 29/09/2008 - 21:54 — Yunus EmreSuçlamıyorum ama şaşırdığımı itiraf ettiğimi belirtmek istemiştim :)
Dediğiniz gibi aslında verilmek istenen mesaj, 1988 Eylül ve 1998 Eylül'ün üzerinden 2008 Eylül ayına varınca, hayatın hâlâ devam etmesi ve bu esnada da ilgilerin, alakaların değişmesi, iştiyaklerin ölmesi...
Mustafa Kutlu'nun Ya Tahammül Ya Sefer'de ele aldığı üzere, bir zamanlar davayı savunanların davadan uzaklaşması...
Değil mi ki, hayat devam ediyor...
"...
Yorucu bir performans eşliğinde ülke içi konuşlandırılan o mermerden yasakların, hiç de hesap edilmeyen bir şekilde bu ‘’kız’’ları yasak ve sınırların olmadığı yeryüzünün yeni hartialarına ve kapanan yolların karmaşık, dikenli, çoğu kez korkutucu ama başka çare yok denemeliyim şeklinde yürünen yeni patikalara, vadilere, mezralara, diplere ve tepelere, bambaşka renk ve lehçelere kısacası hayatın hesapedilemezliklerine taşıdığı da bir başka gerçek. Kestirme yol bulmakta üstümüze yok: Yani anlayacağınız, hayat; akademi ve mahkeme salonlarından ibaret değil, işte devam ediyor…"
Sibel Eraslan
Hikayeyle insanın ne hallere, ne dertlere, ne durumlara düştüğünü iyi analiz edip akıcı bir üslupla anlatan Ümmügülsüm Hanıma ve açıklamalarıyla yardımcı olan Alper Bey e teşekkür ederim.
ulvî ukdenin câm nedâmeti
-- http://tenkafesi.com --