Kış Okumaları Üzerine Yaz Notları
Ne zamandır sadece okumalarımdan oluşan bir şiir yazmak istiyordum. 2006'nın kışı İngiliz şiiri ve Çin hikayeleriyle geçip gitti. Okuduğum kitapların sayfalarına yazdığım mısralar beni zamanla alıp götürüyor, bir tür puzzle oyunuyla yüzleştiriyordu. Uzun bir şiire dümen kırdığımın farkındaydım. Ezraya Kış Okumaları bu zevkli serüvenin ardından doğdu. Kış ana konularımdan biridir aslında. Dünyada geçirdiğimiz bu soğuk hayatı süreduran bir kışın karı boranı altında yaşadığımızı hissediyorum. Bir sürekli kış hali.
İlk zamanlar, Ezraya Kış Okumaları'nı bir kitaba götürmeye çalıştım;sonra yazdığım diğer şiirlerimin gündemi altında sürdüremedim bu şiiri. Gittikçe bütünlük kurmaktaki inadımda da diretmedim. Hem birbirinden bağımsız hem de dolaylı yollardan da olsa birbirini çoğaltan bir şiir çıktı ortaya.
Başlandığı hızlılıkla okunabilen şiirlerden önceden beri uzak durmuşumdur,bu şiirler genelde Apollinaire'in karşı çıktığı antoloji şiirleridir. Tam ve eksiksiz,üstelik ritmi de aksamayan şık şiirler. Günümüzde yayımlanan şiirlerde bu unsuru epeydir fazlasıyla görüyoruz. Kış okumaları kuşkusuz böylesi bir şiir değil. Ülkü Tamer'in Ezra okumalarından çıkardığı şiirleri de önüme koyarak, iki şairin yol haritası üzerinde yürünülmüş bir buzlu yol.
Şiir bu açıklamayı gerektirmiyor aslında, öte taraftan ben de bakın şiirimde neler anlattım neler demek istemiyorum.
Attila İlhan'ın meraklısı için notlarını hatırlarsınız,varsa eğer bir meraklısı diye yazıyorum bu açıklamayı. İnternet ortamı da bu tip açıklamaları kaldıracak kadar geniş bir uzam zaten. Sadece süreç görülsün, bilinsin istedim o kadar.
Ezraya Kış Okumaları
1
apansızlığın kışı
bir dünya bu işitiyor musun kocaman
Attar gölleri eğitirmiş kışın
nisan yağmuru biriktirirmiş ellerinde Mevlana
iğri büğrü sokaklar değil mazi kışıdır şimdi
hızla kapanan tavan arası kapıları
eğik pencereler, su birikintileri
dilimde ağaç çileği tadı: demek kış gelmiş
bitkin kapı önlerinin sıkılgan kedileriymiş
bana şimdi biliyor musun büyük tedirgin soğuklar gerek
turuncu bir kazak, jelatini açılmamış
dört kutu eyüp sabri kolonyası
bir de gönül utandıran,aşık söken
o kar, o büyük kar, o sevgilerin mahreci
o büyük kar kıvrılıp cırtlak beyazıyla yağdığında
ufak yaşlı kadınlar mazı gibi parlak
düşleriyle yorgan altlarına sığınacak
kara, dişbudak meyveler çıtırdayacak dallarda
evler kapanacak, kuleler, kiliseler silinecek
ezan sesleri toprağın altından gelecek
Rus-japon savaşı gibi, devrimin ilk ayak sesleri gibi
hep biraz daha isteyeceğiz geçmişi
bol nikelaj, kişi yığınları ve iş çıkışı insanlarıyla
kar bir sele zeytini gibi yerleşecek aramıza
2
ve her acının buruşacak dudak bulması kendine
ama sözün bittiği yerde başlayan da ne
yazılacak olan kendi imgesini dürtüyor yalnızca
anlamı tanıyorsun
eski serin dokunuşun o senin
oysa talihsizin biri diyorlar sana
çalmakta demir kış çanları
aya bakıp ağla, bıktır herkesi
bir çelik rüzgarda esen ve destan olan
hoş geldin çocuk
herkes kapkara, şiirleri gördün mü
yer altı dergilerini
bir kahraman olabilirdik dünkü şiirlerin
gölgesinde mayışarak
adın neydi senin
bir kuru dalın
başka bir kuru dala eklendiği
ufarak kış kırları mı
ve ruh kilitlidir maroken bir sandıkta
ama eller çalışır
kadınlar girer çıkar salondan kadınlar soğukla
dokunamayacağı uzaklar edinir kendine çocuk
kimse kimsenin kimsesi olmuyor yazık
gel arkadaşım çok üzgünüz şimdi
hiç bilmediğimiz bir dilde susalım daha iyi
3
ve ölgün yas tülleriyle akşamlar başlardı
Li-po ve Pound bir köşede diz dize
elma reçeli kaynatılırdı
mazi bir yara değildi daha
ve hakikat derinlerdeydi
her delikanlıda bir ince şems bakışı
biraz mağrur kaşları vardı alınmadık,kadınların
mahzenlerde yoksul melekler
lahuti kışlar çizerdi alınlara
simsarları ve batmış kavimleri bilmezdik
uyku tutmamış gözleriyle azizler
müptedi imanı yarenlerin
ve Nasıra
lacivert gözlü bir geyik
bütün ganimetimiz buydu ve
o eski zaman sergüzeştleri ve
neden nehirler oraya Mekke’ye akmaz
ve neden bir sürgüne kara üzüm iyi gelir
gibi bunca dağınık şeyi
kış mı düşündürür insana
4
benim adaşım kış ve güherçile
bir yeşil yaşıyor sende
kışın yapraklar da sana eklendi
köklerin yanında gizlice
o tunç bağlar ve yalnızlığındaki Kayzer
içimden bir çocuk daha büyüdü kışla
ayrılmak için hemen birbirimizden
uzayın bittiği yere götürüldü ölüm
sahi uzayın bittiği yerin adı da ne
adalar ve palmiyeler ve güherçile
yaz yırtıldı, ateş yazı, hezaran
unuttum, evveldeydi o sabah
yerime başka biri yaşadı ben uyurken
kar’ın yağdığı bir eski dil var ben bilmem
gereksindiğim dilde durulmuş tayfunlar yaşar
biten günün sızılı moru, çiyle yıkanmış sabahlar
sevmek de zor bilmem ben soyunsun ağaçlar
beklesin karı, o sert azabı… yitirdiniz işte beni
bulduğunuz yerde ben değilim artık bilmem
bildiğim:
üzüm şaraptan yapılır
5
kış
bir uzak dostun el yazısı gibi kıvrak
kehribar yazdım defterime düzelttim sonra
ittim kapıyı çıktım dışarıya da
gövermiş elmalar yitikliğince dağıldı ortalık yere
ağır dans adımlarınca bir mektup bırakmak kederi
aslolan, hoşça kal şimdi
şimdilik portakalı unutacağım demek
şimdilik kış onaracak beni, çileği de unutmalıyım
denizin yorduğu mavilerden bana ne
kendi adını bırakıp gitme buradan
eviçlerine fesleğen olursun sen
kar maskelerini giyinsen mi artık yüzüne
narın bayıltıcı kokusunu sokaklara üflesen
cezveyi çeksen ocaktan
ibriği boşaltsan da olur mu
pazar dükkanlarında reçine demetleri
sıla pirinçleri buluyorum nicedir
senin kedin bizde,akşamı burçağın da
bağırıyor kış: vira
aşk ve begonya
aşk ve
naneler bırakılan bir pencere
büyük kış sığdı mı bahçeye söyle
ermişlerin kandili, çiriş ve baharat
ya uzun boyunlu kediler kışa sığdı mı
sesinde dağılışı mı var bahçenin
için söylerdin
kırık oyuncaklar mahzunluğu epeydir
toplardın kaşlarını-yeter demekti bu
bir ağabey gerekli herkese, derdin
görev ihlaliyle gelişen aşırı delikanlılıkta
ipteki cambazın sol omzunda kış,bir düşse
sen görüyorsun bu aksaklığı,bir tek sen
bir aksaklıktır kış
biz dalgın bilgelere
6
kırgınlığımızın kışı
uzak ormana karşı
rüzgar da çiçeklenecek, bekle
ya zühre çıkacak ufuktan
ya da leyleklerin çektiği düşümüzdeki kalyon
büyük geceye dek
tarçın sürerek saçlarına bekle
o eski yabanıllığı ne çabuk unuttuk
durup saçını öreceğin yer kalmamış evde
ey atlas çiçeği misin
yeniden kuramayız saatı
saat o saat değil artık
çürüdü kamçısı “haziran karı”nın
şimdi sadece zaman
rotadan sapmak için zaman
sürgünlüğümüzün kışı
güzelliği yitirmeden
çirkinliği itiraf edebilecek miyim
sen kendi seyrindesin oysa değil mi
ne boy boy çocuklarım olsun
ne de fildişi kulem senden
olacaksa çürük çıplak tahtalar üzerinde
mübalağa söz edeceğim bir yerim
ecelimizin kışı
ölüm sıra atlamaz
zaman ölüm atlar
7
ve sahi cennet ne kadar doğuda
azizler takvimine baktım
krallar soyunu bir bir araştırdım
artan ve arıtan çirkinliğimde tanrım
ellerim küçüktü, güzel olamıyordum bir türlü
o geceydi, sert tütünler içtik ihtiyarla
bizim göçümüzü beklerken altı yüz kırk altı kıta
ve Tuva yolundan sular gibi güzel kızlar geldi
sen büyüdün Romalı bir sıkıntı oldun
ve
Galya tüccarları, Allah kahretsin
lanetlendi çocuklarım, Eleanor, lir kızı, sen misin
senin kaplan gözlü güneşlerin mi üstümüze açışan
gerçeğe uygun bir saçmalık bulmalı kendine artık
deniz köpüğü üzüm açtı gördüm kaç kere
ıskarmozlara sarılıp cenneti arıyoruz değil mi Eleanor
senin onuruna büyüyor fundalar
mırıltılı begonyalar su ikindilerinde düz ayak
ey Fenike tüccarları, ey yüce Atlantis korsanları
ey yedinci mührü yakmışların sefiri
çalındı kral yolunda sandığım tefecilerde
ve
ben Kug’la savaş arabacısıydım eski Çin’de
go oynardık ve söverdik şarap içerek yeni kışın gelişine
ilmi düzene sokmak için Ezra’yla sonra
söylevci oldum yirmi birinci asırda
ey ihtiyar ahmak kalk ayağa,yeni bir şeyler yap
zavallı şair, zavallı mandolin çalan köhne el
veliahtların uşağı, ezilmişlerin payandası
öz kardeşlerini zehirleyen cenaze yöneticisi
orta yaşlı yol göstericisi günahkar insanlığın
ve
anlamın ardından gidersen eğer
yaralı maviler vereceğim sana,bambular ve bulaşıcı
büyük bir körlük yap bize hadi ihtiyar
ki görmeyelim yaklaşan o koca kıyameti
yalnızız biziz yalnızlığımızla
başka kimse değil kimse olmakla
8
krallar uzakta ve uzak manzaraları da unutmalısın
unut yaban kekiğini, fısıltılarını denizin de unut
ve dağıt saçlarını dağılsın konu
işte biliyorsun artık
buradan şuraya uzun boyunlu bir kıştır
karınca avlardın küçükken uzak kırlarda
nerde kaldı yoncalar, inci küre, bütün o ren nehirleri
dağıt saçlarını dağılsın konu
ben nasılsa şapkamı alır çıkarım üst kata
apansız gelir gibi olurum hep ama gelmem
bitkinimdir nasıl bilinebilir ki dönüşüm
bir üşümedir kalır nedense kapılar kapansa
ben bir üşümeyim, kirazdaki şüphe, eski cümleyim ben
eteklerini topla
belki dönerdim
evişi bir akşama da yetişirdim
ama yordu beni bütün işler ve düzenler
uyurgezer eteklerinin kırlangıcı
minderlerdeki uzak yaz kıyıları yordu
limon çiçeği gülüşünü yitirdiğin gelmez aklına
kış huzuru musun ki ey,bizi aldattı yeminler
dağıt saçlarını dağılsın konu
anlat alışkanlıklarını ve anlat kış yıldırımlarını
sempatini de eklersin demlenen kış çaylarına belki
zamanıdır zambaklar soldu ya
belki yazarsın bana bir aralık ikindisinde:
“ne anlayışlısınız ama uzaklar yakışmıyor size”
“dostum ah, saatların canı sıkkın ve eve dönüş yolu uzak daha”
“ve nedense yalnız İstanbul’u hatırlıyorum avuçlarımla”
“gidilip de dönülmeyen yolların evliyası”
“dünyanın doğum gününe yetişebilecek misiniz”
9
senin de var mı ötelere, büyük kıyılara gitmedim’in
gözleri çağla çekirdeğinden bir yaz hayvanın ve yok
şarkıların tersten söylendiği o akşam
belki de hiç olmadı
çok konuşulmuş bir temmuz sessizliğine susarak
beyaz su şırıltıları gibi korkuyorum
ve sonu gelmez eylül trenleriyle günlere
yarı kesik kavun tadı taşıyorum şimdi
iki gök kuşu arasında tarif edilmez bir gelincik büyür
adam sen de, yok hiçbir şey yapacak
elmalar küle dönmüş, bir dudak büküş hatmilerde
her tanesince utanır nar dediğin
bana kalırsa üzümler ezik gülüşlerdir
ölçülü bir ev kadınının birden bire anne olduğu
bembeyaz çay pişirme ocakları
denizin güzel adımını saklar selvilerle
biz çarşılara gider mızıka alırız
sanki eskimez bir güzelliğin upuzun hikayesinden yapılmışız
naneler ve ıtırlar, zambaklar ve leylaklar
camların ardında sırnaşık kirli bakışlar
sevgi ve sancı birlikte gelişiyor bende
durduramıyorum
her pazartesi bir dengeye uyanılır
beni bu kasım ortası ilişkilerinden al çıkar
alıştır beni tarihe, açık iskelelere, denizlere
üzüncün püslü coşkunluğuna varırsam eğer
seni azgın soyuma ve şehir provalarına karşı
bir iyi savunacağım o zaman
ben teknemi bütün kıyılara birden çekeceğim
Ezra.
efendimiz yağmur çıngırakları biriktirir bahçesinde
elinde testisi
testinin içinde deniz var
dışı hepten deniz sanki
10
kışı atkılarla, suç tutanaklarıyla geçirmek zor iş
sen bir de yoz kederler bakkalında tarihe
çok tutumlu bir anlatı gibi dur bakalım
benimse hangi merdiveni çıksam
tutuşuyor ruhumdaki zemberek
bir tarafta kavim telaşı
bir tarafta senetlerle ninnilenen çocuklar
zonkluyor damarlarımda kış güveyikleri
bir aslan yavrusu kadar rahat ve tetikteyim
bu benim zamanım değildi
güzel gemilerin kışı getirdiği uzak memleketlerden
nasıl kurtarırım ellerimi
frikya yününden güzelim bir hırkam olmadı hiç
günlük konuşmalar gibi gelen kış atları
elde sepet, yürekte dert, mersin dalları
gibi kış
Son yorumlar
1 sa. 43 dk. önce
7 sa. 18 dk. önce
7 sa. 44 dk. önce
12 sa. 22 dk. önce
15 sa. 2 dk. önce
1 gün 59 dk. önce
1 gün 2 sa. önce
1 gün 4 sa. önce
1 gün 4 sa. önce
1 gün 9 sa. önce