renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Film Seyrediyoruz.. Müzakere Ediyoruz!

Cemaat.com etkinliklerine bir yenisini daha ekliyor...

Dünya sinemasında sessiz sedasız yerini alan İran sinemasını Cafer Penahi’ nin 1997 yapımı Ayneh (Ayna) isimli filmi üzerinden Yusuf Kaplan’la müzakere ederken, İran sinemasının, film diline sunduğu yeni anlayışı, dünya sinemasına yaptığı açılımları, İslam’ın estetik anlayışına katkılarını ve felsefesini konuşucağız.

Yeni imkanlara açılmak için aynı mekanları paylaşmak istiyoruz.. bekliyoruz.

Yer: BSF - Bilim Sanat Felsefe Akademisi / İstiklal Caddesi Odakule Yanı No:280 Telefon: +90 (212) 245 93 93
Tarih: 9 Eylül 2006 Cumartesi
Saat: 18:00

BSF KROKİ

İletişim : bilgi@cemaat.com

Ayneh

Ayneh; okul çıkışı annesinin kendisini almaya gelmediğini gören küçük bir kızın, Mina'nın eve dönüş hikayesini anlatmaktadır. Sıkıntılı bir bekleyişin ardından evine telefon açar ve yanıt alamaz. Tahran'ın yoğun ve gürültülü trafiğinde, tek başına eve dönmek zorundadır. Öğretmeninin bir tanıdığı tarafından otobüs durağına kadar bırakılan Mina tekrar yalnız kalır ve bindiği otobüsün yanlış yere gittiğini son durakta farkeder.

Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği, minimalist sinemanın ve gerçek zamanla örtüşen sinemasal zamanın müthiş bir örneği olan Ayneh, Cafer Penahi'nin en başarılı filmlerinden bir tanesi. Küçük bir ayrıntının hikayesini izleyen seyirciyi büyük bir şaşkınlığa uğratarak gerçek ve kurgu üzerine çok esaslı şeyler anlatan film, üç hafta gibi kısa bir sürede tamamlandı ve pekçok festivalde ödül aldı.

Ödülleri

Uluslararası İstanbul Film Festivali Altın Lale Ödülü
Uluslararası Locarno Film Festivali Altın Leopar Ödülü
New York Sinema Eleştirmenleri Derneği Ödülü (Yabancı Film)
Uluslararası Singapur Film Festivali Gümüş Ekran Ödülü (En iyi Asyalı Yönetmen)

Cafer Penahi Cafer Penahi

11 temmuz 1960'da İran'ın Mianeh kentinde doğmuştur. İran Azerisidir. Tahran Sinema ve Televizyon Kolejinde yönetmenlik eğitimi alan Penahi, İran Televizyonu için çeşitli filmler çekmiş ve Zeytin Ağaçları Arasında adlı filmde Abbas Kiarostemi'ye asistanlık yapmıştır.

Filmografisi

Offside (2006)
Talaye sorkh (2003)
Dayereh (2000)
Ayneh (1997)
Ardekoul (1997)
Badkonake sefid (1995)
Akharin emtehan (1992)
Doust (1992)
Kish (1991)
Yarali bashlar (1988)

Organizasyona katkılarından dolayı Fatih Ketancı'ya (nam-ı diğer arap saati) teşekkürlerizmizi sunuyoruz

Ayna filminin gösterildiği ülkelerden film afiş örnekleri

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

İran Sineması Ve Müslüman Öncü Sinemacı Kuşak İçin..

İran sinemasına yeteri kadar ilgi göstermediğimizi düşünüyorum, öncelikle kendimin.
Oysa bu sinema üzerinde durduğu felsefe, edebiyat ve ortaya koyduğu gerçeklik-sanat itibariyle dikkate değer bir sinema!
Kendini kabul ettirmiş -en azından gözünü kapamayan ve birazcık objektif yaklaşabilenlere kabul ettirmiş- bir İran sineması var, son dönemlerdeki yoğunluğu ne kadar tartışılsa da.. müslümanlar olarak bu değerimize sahip çıkmalıyız.
(Eğer biz istersek film cd'leri satılan dükkanların çoğunda İran filmlerinin de satılmasını sağlayabiliriz. Yani talep meselesi. Bir sürü müslümanız, değil mi? Sadece İran sinemasının nitelikli olduğunu bilen-kabul edenlerimiz talep etse bunu, amacımız gerçekleşir. İran filmlerini her yerde bulur, izler, izletiriz. Bu İran filmlerine ulaşamama meselesi bizim talep etmemizle, takip etmemizle halledilebilecek bir mesele, büyük oranda.)
Sinemanın ne kadar önem arzettiğini, özellikle bu yüzyılda ne kadar önemli bir sanat olduğunu, nelerin yolunu açıp nelerin yolunu tıkadığını, dünyadaki olayların neresinde durduğunu, neleri yerleştirip neleri ortadan kaldırdığını, birileri tarafından ne maksatla kullanıldığını burada yazmak hem çok uzun bir yorumu gerektirir, belki ayrıca bir yazıyı, hem de bana düşmez. Ama birilerinin cemaat.com'da sinemaya ilişkin de yazılarını görmek isterim. Bu alana olan ilgimizi artırmak durumundayız.
Sinemaya ilişkin yazı demişken, Yeni Şafak'ta Yusuf Kaplan'ın bugünkü yazısı da güzeldi. Diğer yönetmenler içinde Osman Sınav'ın konumu-tavrı daha anlamlı, güzel. Yönettiği filmler ne kadar tartışılsa da, yani biz de ne kadar eleştirsek de, tuturduğu bir seviye ve filmlerinde ele alınan konuların özüne ilişkin yaklaşımları takdire değerdi. Meselelerin özüyle ilgili bir şeyler yaptı. O yüzden onun biraz ayrıcalıklı bir yeri var sinemamızda. Yusuf Kaplan da onun sinemamıza üflediği ruha dikkat çekmiş. (Yusuf Kaplan büyüğümüz bu konuyu bile medeniyet dili ile yazmış -:)-... İslam medeniyeti aşığı, hakiki münevver Y. Kaplan, Osman Sınav hakkında şöyle diyor:
"...İşte Türkiye'de hem sinemada, hem de televizyonda bu topluma ve bu dünyaya ruh üfleyen, yaratıcı bir ruh ve kurucu bir irade geliştirmenin nasıl mümkün olabileceğinin yollarını gösteren, kapılarını açan yönetmenlerden biri Osman Sınav'dır.
(...)
Ayrıca Osman Sınav, sadece öncü metinler üretmemiş, aynı zamanda sinema ve televizyon dünyasında öncü işlere imza atacak genç bir sinemacılar ve televizyoncular kuşağı da yetiştirmiştir." )
Yavuz Turgul da önemli yönetmenlerimizden bence. Onun son filmi Gönül Yarası'nı ben çok beğenmiştim. Karekterlerine verdiği isimler, olayların seyri ve çakışması ile adeta Cumhuriyet sonrası Türkiye'yi imleyen, Türkiye'yi anlatan bir filmdi o.
Konuşulacak bayağı şey var ve yorum gittikçe uzuyor, uzatmayayım.
Türkiye'de müslümanların, yenilmez-yamulmaz müslümanların neden enfes filmler ortaya koymadığını, neden bu alana yeteri kadar ilgi göstermediğimizi, neden bu alanda öncü isimler yetişmediğini, bizim yaşaya-yürüyen davası olan söyleyecek sözü olan bizim, bu önemli sanat alanında neden geride kaldığımızı da konuşmamız, bunları zihnimizde sağlam bir yere oturtmamız gerekir. Edebiyat-felsefe-düşünce adamlarımızın sinemayla mesafesi de burada çok önemli ve konunun ana eksenini oluşturuyor bence. Bu bağlamda Yusuf Kaplan'ın bu alana olan ilgisinin önemi de çok artıyor. BSF'nin başında onun nitelikli işler çıkaracağına inanıyoruz.

Bir aksilik çıkmazsa, cemaat.com'un bu etkinliğine katılacağım inşaAllah.
cemaat okurları için bir tanışma vesilesi de olur umarım...
Bu etkinlik için cemaat.com'a teşekkür ediyorum.

Sinemada 'hariçten gazel okumak'

Cumartesi günü söyleşisine katılıp dostum Yusuf Kaplan'la hasret gidermek istiyordum; Cafer Penahi'nin Ayna filmini izlemeyi ve üzerine dostlarla konuşmayı da düşünüyordum hiç şüphesiz.

Ayarlamayamadım, gidemedim. Çok da üzüldüm.

Etkinlik nedeniyle gündeme gelen Cafer Penahi'nin sinemacılığı ve bir yanıyla sürekli Batı ödüllerini kollayan İran sineması üzerine kaleme aldığım ve cemaat'te yayınlanan yazımın ilgi toplaması çok sevindirici.

Yusuf Kapla'nın yazıma ilişkin değerlendirmesini ve etkinlik sonrası cemaatte yazılan yorumları okuduğumda bir kaç hususa açıklık getirmem gerektiğini düşündüm.

Etkinliğe katılıp Yusuf Kaplan kardeşle yüzyüze konuşmayı çok isterdim. Sohbetimiz zorunlu olarak cemaat aracılığıyla devam ediyor.

1. Ümmetin yaramaz çocukları..

Kaplan şöyle diyor: "Godard başka bir dünyanın çocuğudur.Godard dahi bir sinemacıdır; ama Kiyarüstemi Godard'ı dahi aşmış bir başka dahi sinemacıdır. Marksist gelenekten de gelse, medeniyetimizin yüzakı, müstesna bir çocuğudur o. Aynı şeyi Penahi için de söyleyebilir miyiz? Belki hayır; hayır çünkü o medeniyetimizin şaşkın ve şımarık çocuğudur, çocuktur bir de. Affedilir."

Şaşkın ve şımarık çocuk.. Affetmek. Bu tanımlamalar ve bu affetme önerisi benim Penahi'ye getirdiğim eleştirilere hak veriyor.

Türkiye'de şaşkın, şımarık çocuklar yok mu? Ya da bir başka İslam ülkesinde? Müslümanların sinema çalışmaları sadece İran'da mı yapılıyor?

Affetmeye başlamışken..
Biraz hoşgörüyle bakarken böyle...

İran dışında İslam dünyasında hiç bir yerde sinema çalışması yok mu?

2. İran-Batı ilişkisi

Ödül konusunda Batının İslam dünyasına karşı siyasi bir tutum içinde olduğu bilinen bir gerçek.

Şöyle: İslam dünyasında Nobel Ödülü'nü alan tek yazar geçenlerde kaybettiğimiz rahmetli Necip Mahfuz'dur.

Necip Mahfuz bir yazısında anlatır, rahmetli Seyyid Kutup keşfetmiştir kendisini; fakat o kendini dünya çapında yazar kılacak bir başarı ortaya koyamamıştır edebiyat alanında.

Bilinir ki Necip Mahfuz, bizdeki Peyami Safa'nın bile gerisinde bir yazardır.

Ona verilen ödül de yaygın görüşe göre siyasidir.

İran sinemasının aldığı ödüllerin siyasi bir tarafı olduğunu söylüyorum.

Batının İran'daki rejim karşıtlarını ödüllendirdiği bir gerçek.

Bir de şu var:Batı'nın bakışında, kendi kökeninden (Hint/Avrupa) gelen İran'ın yeri İslam dünyasınınkenden, mesela Türkiye'ninkinden farklı.

İran Batı'ya hep yakın gelmiştir, mantık olarak, algı biçimi olarak ve anlayış olarak..

Özellikle biz Türkler Batı'ya hep ters gelmişiszdir bu açıdan.

3. Laf ile söz farkı.

Benim yorum yazımın "Sinemada laf değil filim üretilmeli" başlığını Yusuf Kaplan'ın "Laf veya teori filanla uğraşmayalım, önce filim yapalım; laafını, teorisini sonra yaparız.." şeklinde anlaması gerçekten çok büyük bir talihsizlik.

Laf ile söz arasında fark var.

Sinemada ne kadar söz sahibiyiz, kendimizi kandırmadan cevaplayalım bu soruyu lütfen.

Bizi sinemada söz sahibi kılacak işler yapmalıyız. Filim yapmaya dönük işler.. (Düşünce üretmek, tartışmak ve eleştiriler de var tabi bu işler içinde.)

Sinemanın 'hariçten gazel okuyanları' olmak hiç hoş değil.

Burada iki hususa vurgu yapmalıyım: Sinemanın tarihi belli. Sinemanın grameri belli. Sinemanın öteki sanat dallarıyla ilişkisi belli. Sinemanın felsefeyle, siyasetle, ekonomiyle ve dinle ilişkisi belli.

İslam ümmetinin sinemaya ilgisi, yapılan çalışmalar ve İslam ülkelerindeki kültür-sanat çalışmaları içindeki sinemanın yeri de ortada.

Bu bütünlük içinde İslam-sinema ilişkisini ortaya koymak güzel bir çalışma da olabilir.

Ama her şey parça bütün ilişkisi içinde ve gerçek değeriyle ele alınmalı..

İran özelde sinemayla, genelde sanatla dünyaya açılmak, kuşatmayı kırmak, maruz kaldığı ambargoyu delmek istiyor..

Ben New York'ta Lincon Kültür Merkezi'nde İranlı devlet sanatçılarının sahnelediği Kerbela Operası'nı seyrettim. (Bu konuda ilginç tespitlerim var; bir gün yazarım inşallah..)

İran tıpkı ABD gibi sinemaya diplomasi aracı olarak bakıyor, ona siyasi bir yük yüklüyor.

İran'da sinema devlet desteğiyle, iş dünyasının desteğiyle bir canlılık gösteriyor.. Güzel çalışmalar da var.. Bunu olduğu gibi görmek gerek.. Abartmaya ne gerek var? Ben bunu söylüyorum.

Etkinliğe katılan arkadaşların izlenimlerini ilgiyle okudum. Cevaplanmamış sorular var.

Demek ki dostum Yusuf Kaplan bu etkinliklerini sürdürmeli. Laf üretmek yerine gerçekten 'sinema için geçerli sözler' söylenir olması için.

Sorular doğru sorulursa..
Cevaplar doğru verilirse..
Sonsuz felsefi bir sohbet değil..
Filim yapmaya dönük söyleşilerle..
Sinemada da yol alınır.

Herkese selamlar..

Ayneh

Filmin içine girip Mina'yı alıp sarmalamak istemiştim.O yorulup perişen oldukça yüreğim tükenmişti.Tahran'ın o trafiği ,kadınların gündelik konuşmaları,hayatın içinden di ve...(küçük ayrıntı )pek şaşırtmıştı.neyse
seyredin sonra görüş bildireyim.

Aşk ve derinlikliğin kokusu

İran sineması için bu cümleleri söylemekten kendimi alamıyorum. Bir İran filmi seyreder iken insan asla sonunda neler olacağını tahmin edemiyor. Ancak filmin bitiş anında konun ruhuna vakıf olabiliyorsunuz. Toplumumuz aptalca yeni kuşak Türk filmleri ile holywood yapımlarının ardından koştuğu için bu tarz filmlerden bir lezzet alma imkanı bile mümkün olmuyor. Bilhassa muhsin Malfebaf , Mehdi Fehimzade yönetmen olarak özel bir yere sahip kişiller
Dini ve tarihi film seyretmek isteyenler için Mehdi Fehimzade'nin çevirdiği "Aşkın Velayeti" filmini seyretmek söylediklerimizi destekler. Seyrettiğiniz dini filmlerden çok ayrı bir şeyler göreceksiniz. Kadınların İran filmlerinde bir cinsel varlık değil bir insan olarak göreceksiniz

İRAN Sinemasında Yeşilçam sonları

Ben İRAN sinemasının Yeşilçam ve benzerlerinden bir farkının da "sonunun tahmin edilememesi" olduğuna inanmıyorum. Çünkü İran sinemasında da aynen Yeşilçam gibi hikaye sizi şaşırtmıyor, sonunu tahmin edebiliyorsunuz.

İran sinemasında başka birşeyler var. Muhakkak kadının bir İNSAN olarak İran sinemasında varolması gibi detaylar çok yer kaplıyor fakat bence İRAN sinemasında meseleye daha genel bir bakış atabiliyorsunuz.

Kamera açıları o kadar önemli ki... Ameri-KAN sinemasında olayın tam merkezinde, kanın aktığı yerdesiniz. O patlayan bombalardan her an sizde nasibinizi alabilirsiniz. Ama İRAN sinemasında bu yok. Siz meselenin ruhuna vakıfsınız ama patlama-çatlama ihtimaliniz yok.

...

Aslında yanlış cümlelerle konuşmak istemiyorum. İRAN sineması hakkında henüz detaylı bir bilgiye vakıf olmadığımı da biliyorum. Ama gördüğüm-bildiğim kadarı ile şu "sonları tahmin etme" hususunda İran sinemasının bizimkilerden pek farkı yok.

ENDÜLÜS

Sizin hiç haberiniz var mıdır Endülüs’ten
Bir siz kalmışsınız duymayan halimizi!
Onlar sizden yana çevirerek gözlerini
Ufuklara bakıp bir imdat beklediler

Sinemada laf değil filim üretilmeli

Cafer Penahi'yle İran sinemasını gündeme taşırken tespit ettiğim bir kaç hususu burada belirtmekte fayda görüyorum:

1. Cafer Penahi'nin kendisine uluslararası birçok festivalde ödüller kazandıran (Venedik'te aldığı Altın Aslan ve Fipresci ödülleri gibi) Daire (Dayereh, 2002) filmini Beyoğlu'muzun "Beyoğlu" sinemasında seyretmiştim.

Cafer Penahi, bu filmle Amerikan Ulusal Eleştirmenler Birliği'nce verilen "İfade Özgürlüğü Ödülü"nü de almıştı. Ne var ki çağımızın politik histerisine uygun olarak yönetmenin başına açtığı türlü belaların öyküsü tam bir kara mizah haline dönüştüğü için yönetmen bu ödülü iade etmişti.

KARA MİZAHA DÖNÜŞEN ÖDÜL

"İfade Özgürlüğü Ödülü" hikayesine kısaca değinmek gerekirse:

Yönetmen, Hong-Kong Film Festivalinden, Montevideo ve Buenos Aires Film Festivaline gitmek üzere New York aktarmalı bir uçak seyahatine kalkışır.

JFK havaalanında iki saat beklemesi gerekmektedir ama bu iki saatlik bekleme, kelepçelenerek gözaltına alınmasına, ayaklarına zincir vurularak 10 saat boyunca tutuklu kalmasına ve uzun yalvarmalar sonucu telefon etmesine izin verilmesiyle...

Colombia Üniversitesi'nde sinema profesörü olan Dr. Cemşid Akrami'ye ulaşarak serbest bırakılmasına ve paketlenip yeniden Hong-Kong uçağına bindirilerek geri yollanmasına kadar varır.

DAİRE FİLMİ İRAN’DAKİ MÜSLÜMAN KADINA BİR HAKARETTİR

2. Daire, ilginç bir filmdir. "İfade Özgürlüğü Ödülü" almasının altında yatan gerçeklere burada kısaca ifade etmek isterim: Amerika ve Avrupa her türlü İran eleştirisini destekler. Çıkarlarına hizmet eden dünya sisteminin sosyal, ekonomik ve siyasi hegomanyası bunu gerektirir.. Dünya güçlerinin egemen kültür politikası belli: Özelde İran, genelde İslam kendini kültür ve sanat alanında ifade etmemeli. Tam aksine İslam'a ait ne varsa eleştirilmeli ve karalanmalı..

Ayrıca ABD’nin yönetmene davranışını da değerlendirecek olursak: Amerika ve Avrupa müslüman bilim adamı, sanatçı ve politikacıya kendilerine hizmet ettiği oranda değer verir. Ne kadar hizmet, o kadar ödül.. Bilimsel ve sanatsal değer mi görür gözleri..

Ödül aldığı Daire filmi, Cafer Penahi'nin “İran'da kadın olmayı, kadın doğmayı, 'sahibi' olmadan kimliksiz ve hiçbir şeysiz olma halini anlattığı bir film” olarak yorumlandı sinema çevrelerinde.

Filmde her bir kadının öyküsü bir diğerine eklemlenmiş. Bir dairenin içindeler ve bu daire onları aynı kılıyor. Sonu olmayan bir daire...Hapis olmanın dairesel döngüsü... Kadının başına, bedenine, düşüncesine, hayatına takılan bir asma kilit... Kırılamayan kısır döngü...

Kısaca: İrana bir Batılı bakış Daire filmi veya İranlı Müslüman kadına hakaret sayılabilecek perspektifler.. hatta müslüman toplumu bir şirinlik yaparak 'öteki' adına, 'öteki'ce anlatma çabası..

CAFER PENAHİ BATICI BİR SİNEMACI

Bir gün gazetede bir makale ilişiyor gözüne Cafer Penahi'nin. "Bir kadın iki çocuğunu öldürdükten sonra intihar etti." İsim? Yok. Olay yerine ilişkin bilgi? Ara ki bulasın. Kadın olması, makaledeki bahsi geçen kişiyi kimliksiz kılıyor. Suçun ne olduğunu da önemsiz.

İşte Daire filmi de böyle ortaya çıkıyor. Burada Cafer Penahi’nin islam düşüncesinden ve estetiğinden kalkış yaparak film yapmadığını belirtmekte fayda var. O modern bilinçle bakıyor dünyaya, hayata ve insanlara..

ÜLKESİNİ BATIYA ŞİKAYET EDİYOR

Siyahla başlıyor film. Bir kadının çığlıklarıyla. Bir kız çocuğu doğuyor siyaha... Erkek olması gerekiyordu oysa ki. Yaşayabilmek, varolabilmek için erkek doğması gerekiyordu. Cafer Penahi'nin “İran'da kadın olmayı, kadın doğmayı, 'sahibi' olmadan kimliksiz ve hiçbir şeysiz olma halini anlattığı” film olan Daire böyle başlıyor. Penahi ülkesini Batı’ya şikayet ediyor ve halkına tam da Batılıların istediği gibi bakıyor: Uzaktan, yabancı ve gerçeği çarpıtarak..

BU MU İSLAM SİNEMASI?

Film tüm daireleri kapatıyor gerçekten. Hapisten kaçan üç kadının yeniden döneceği yer yine hapis oluyor.

Kadınlardan biri evine gitmek istiyor ama yanında bir erkek yoksa bilet alması ancak yalan dolanla mümkün. Nereden çıkacağı belli olmayan polisleri atlatması ise imkansız. Kadın olmak zaten başlı başına bir sorunken, hapishaneden kaçmış kadın olmak İran'da hayatın dönüp dolaşıp bir çemberin içinde, bir hücrenin kapısının ardında mümkün ancak.

Hapishanede hamile kalmış kadın, eşi idam edilmiş, kaçmış, evden kovulmuş, kürtaj olması gerekiyor. Mümkün değil.

Neden hapse girdiklerini bilmeyiz kadınların ama zaten bu koşullar altında önemi de yoktur. Suç tanımının böylesi belirsiz ve geniş alanları kapladığı bir coğrafyada....

Filmde her bir kadının öyküsü bir diğerine eklemlenmiş. Bir dairenin içindeler, bir dairenin izindeler ve bu daire, onları aynı kılıyor.

Kadın olduğu için hapiste kalsa her şeyin daha iyi olacağı söylenen kadın... Gece yarısı çocuğunu bir gazete bayiinin önüne bırakıp iyi bir aile tarafından alınmasını bekleyen kadın. Sigara içemeyen kadın, bilet alamayan, erkeğin hızla sürdüğü motorlardan kendini sakınarak yürüyen kadın. Kadınlar korku içinde, kadınlar ürkek, kadınlar terkedilmiş. İran’da insanlık dışı koşullar var ve Müslüman kadın kimliksiz durumda, söylenen bu filimde..

Cafer Penahi bu sinemasal anlatımla İslam sinemasına ne katkıda bulunuyor Allah aşkına? Adam göklere çıkarılıyor.. Batı adamı tuttu diye. Batı çıkarlarına uygun gördüğü için Cafer penahi’yi görmüş olabilir.. Bizi niçin adamla ilgileniyoruz, anlayamadım..

KAMERA KİM ADINA KİME ÇEVRİLİYOR

İran sineması konusunda ciddi sorular sormak ve doğru cevaplar vermek gerekiyor. İran sineması Batı'dan ödül alma hevesinin sırıttığı filimleriyle bana hep soğuk gelmiştir. İslam Devrimi'nden sonra İran iyice yalnızlaştığı için filimlerdeki bu Batı'dan ödül alma çabalarını sinema üstünden dünyaya açılma politikasına bağlayarak belli oranda hoş karşılamıştım.. ama ratık değil.

Epistemoloji halledilmeden ne ontoloji ne de estetik ve etik inşaa edilebilir.. İran çağdaş dünyada estetiği ortaya koymadan edebiyat ve sinema yapmaya çalışıyor.. Niçin? Modernizimle hesaplaşmayı tamamlayamıyor.. Hesaplaşmadan üstün çıkamıyor.

Ve.. Sinema açısından bakacak olursak Daire filmine: İç çekimlerinde filmin adına uygun olarak dairesel mimaride mekanlar kullanılmaya çalışılmış: Filmin hemen başında Solmaz Gholami'nin annesi, kızının doğum yaptığı hastanenin diresel merdivenlerinden iner. Daha sonraki sahnelerde gözüken pasaj şeklindeki çarşı, sinemanın giriş kısmı, otogar, otelin girişi, hastanede personel odası ve en son sahnedeki tutuklu hücresi hep dairesel mekanlardır.

Film, ilk sahnesinde hemşirenin, doğumu haber vermek için, doğumhane kapısının küçük penceresinden Solmaz Gholami'nin adını anons etmesiyle başlıyor ve sonunda tüm kahramanlar aynı hücrede toplanmış haldeyken memurun hücre kapısının küçük penceresinden aynı ismi çağırmasıyla son buluyor. Böylece daire tamamlanıyor.

AĞIR VE DURAĞAN BİR FİLİMDİ..

Cafer Penahi, bu filminde ne yazıkki elindeki güçlü hikayeye ve sahip olduğu görsel sinema malzemesine rağmen filmini ağır ve durağan kalıpların dışında tutma başarısını gösterememiş. Örneğin filmin sonuna doğru, yakalanan fahişenin merkeze götürüldüğü otobüs sahnesi hiç gereği yokken sadece kadının sigara içişini verebilmek için gereksiz yere uzatılmış.

Bunun yanında kahramanların herbirinin hikayesi, sadece kısa kesitler halinde seyirciye sunularak, öncesi ve sonrası hakkında sonsuz özgür yorumlara açık bırakılmıştır. Örneğin hapisten çıkan üç arkadaşın siyasi mi, yoksa adi şuçlu mu oldukları ve kolluk kuvvetleri karşısındaki ürkek tavırları gerçekten merak uyandırıcıdır.

Sonuçta, "Daire" çok başarılı bir film sayılmaz. Bu filmi üzerinde duruşumun nedeni ödüle oynama ve Batı'nın gözüne girme olgusunu tartışmaya açmak.. yoksa Cafer Penahi'nin başka filimlerini de izledim.. Her biri için söylenecek çok şey var.

Cafer Penahi düzey olarak Türkiye’deki pek çok yönetmenden geride. Niçin kendimizi kandırıyoruz, adamı hak etmediği yere koyuyoruz ve olmayan şeyler arıyoruz filimlerinde..

Sinema laftan çok filim üretilmesi gereken bir alan.. Sinemanın laf tarafını seçenlerin verebilecekleri fazla bir şey yok aslında.. İran sinemasını gündeme taşıyanlara ve bu konuda bir şeyler söyleyenlere bakmalı..

Sinemanın filim yapma tarafında mı laf tarafında mı duruyorlar?

Sinemada gevezelere yer yok çünkü..

iran edebiyatı ve sanatı nereye koşuyor?

burada belki biraz da sorgulanması gereken, batının iran'a olan yaklaşımı.... vedahi pohpohlaması...

zira, "iranda lolita okumak" isimli kitabı okudunuz mu?... bu kadar meşhûr olmasının sebebi nedir?... bir çok yerde iran filmi diye izlediğimiz filmlerin aslında iran karşıtı filmlerin olması ve bu filmleri yapanların, romanların yazarlarının da iran dışında yaşayıp, irana karşı cephe almaları da hayli enteresan bir durumdur... çok mu popülerdiler, yoksa onları popüler mi yapıyorlar, yapıyoruz?... sorular bunlar...

diğer taraftan nobel ödülünü alan, iranlı "insan hakları savunucusu" Şirin Ebadi'ye de yöneltilen soru; "irana dönmekten korkuyor musunuz?" neden korkayım ki diyor!... evet neden korksun ki, arkasında batı varken... üstelik koltuğunun altına nobel ödülünü de sıkıştırmışlarken... yürü ebadi, kim tutar seni!... yürü azer nafiisi kim tutar seni?...

ve yine verdiği mesaj ilginçtir şirin'in; diyor ki, "İran'da geçerli yasalara göre kadının örtünmesi gerekiyor. Ben de kapanıyorum. Ancak İslam'ın daha ilerici bir şekilde yorumlanmasıyla bu durumu değiştirebiliriz. Bana göre, örtünüp örtünmemek kadının bir birey olarak kendi vereceği karara bağlıdır." elbette ki böyle diyen birisinin, iran yönetimine ve yasalarına karşı çıkıtğı için yurtdışına "şutlanan" birisine de nobel ödülü verilirdi yani!...

peki, neden bu insanları destekliyolar?... soralım... nobel ödülünü şimon peres'in de aldığını unutmayalım... evet, nobel ödülleri dağıtılırken ödenen yüksek paralar nereden geliyordu?... alfred nobel öldükten sonra sürekli bu bir tartışma konusu oldu, kaynağı da bilinemedi... bununla birlikte nobel karşıtlığı yüzünden paristen kaçmak da zorunda kaldı nobel...

nobel ödülü adaylarının %25'inin yahudi olduğu biliniyor... kalanların büyük kısmı da rejim karşıtı, sistem karşıtı insanlar... E, geriye ne kalıyor?... edebiyat mı, müzik mi, şiir mi, sinema mı?... iran sineması veya son dönem iran edebiyatı kimin umurunda canım?... nobel, ilk ödülünü de kızılhaç'ın kurucusu henri dunant'a verdi... 1901'den 1933 yılına kadar ödül alan 37 alman'ın 11'i yahudi örneğin... ilk 3 atom bombası, yahudiler tarafından geliştirilmiştir, nobel ödülü mimarı ve esas gelir kaynağı olan alfred nobel ise bombalara düşkünlüğü ile tanınırdı, atölyesinde yaptığı bomba imalatlarında kaza ile kızkardaşi de ölmüştü... yaptığı bombalarla devrim niteliğinde buluşlar da gerçekleştirmişti... yani; kan revan bir para... diğer taraftan varoluşçu olarak bildiğimiz jean paul sartre de nobel ödülünü reddediyor... savı da şu: "keşif, kaşiften önce gelir"... ve bu ödülü reddeden sadece iki kişi var...

kemik kıran lakaplı itzak rabin'in de nobel barış ödülüne layık görüldüğünü unutmamak lazım...

bununla beraber yine nobel ödülü alan mısırlı necip mahfuz'un ise, mısır-israil antlaşmasına şiddetle destek verdiği, el ezher tarafından halkın dini duygularını rencide ettiği gerekçesiyle yasakladığı, diğer romanlarının da bundan aşağı kalmadığı da biliniyor... mısır israil anlaşmasına verdiği destekten bu yana zaten nobel ödülü alacağı da biliniyordu ve nobel ödülü alması hakkında da epey yazılar yazıldı, çizildi...

şimdi, bir de iranda lolita okumak nasılmış, ondan haber verin?... kendini sistemin dışına atmak isteyince, dışlanan 5-6 kız parçası, lolita, humbert, gatsby gibi kahramanlar arasında iyice allak bullak olmuş beyinleriyle gittikçe batıya kaydılar... haliyle esas muhteşem olan iran edebiyatının da çok fazla dışına çıktılar... bir iran sineması vardı doğru; lakin bu değildi... bir iran edebiyatı da vardı doğru; lakin şu anki de o değil... tamamen batı şakşakçılığı...

bir önceki yoruma katılıyorum... sığ-düz... hatta çok fazla düşündürmeyen, öyle söylenildiği gibi sonunun da çok fazla belli olmadığına tezat, çok da belirgin bir düzlemde giden iran sineması, son zamanlarda kan kaybediyor diye düşünüyorum... bu kan kaybınının da bir yanını hem edebi hem sanatsal hem de sinema kurgusu olarak yüzünü batıya dönmüş olmasına bağlıyorum...

evet şimdi film izleyebiliriz... patlamış mısır var mı?...

baki selam

film dili, iran sineması ve medeniyet tasavvuru meselesi

Cumartesi günü / bugün BSF’de gösterilecek Penahi’nin filmi özelinde ve İran sineması genelinde burada yazılanları okudum. Ancak Penahi ve İran sineması konusunda bir şeyler söyleyebilmek için, film dili, film estetiği, sinemanın imkânları, İran sinemasının film diline küre ölçeğinde getirdiği katkılar ve yaptığı büyük açılım ve atılım; bir sanat türü, bir ifade biçimi, bir anlamlandırma sistemi ve pratiği olarak sinemanın imkânlarını nasıl çoğalttığı gibi meseleleri iyi kavrayarak bir şeyler söylenmesi gerekiyor.
Önce İran sineması konusunda Ali Düz kardeşimin dikkat çektiği meseleyi önemseyelim, derim: Sinema, Batı’da icat edilmiş bir “form”; doğal olarak Batılı dünya tasavvurunu her bakımdan -bütün kültürel, entellektüel ve sanatsal bagajlarıyla- taşıyan, temsil eden ve yeniden-üreten bir form bu; üstelik de çok güçlü ve etkili bir form. Bu form, başka bir kültüre, başka bir kültürel ortama / vasata taşındığında için/d/e doğduğu kültürel vasatın bütün normlarını da kaçınılmaz olarak beraberinde taşıyacaktır.

Ama sonuçta karşımızdaki şey bir form olduğu için, ne kadar farklı vasatların ürünü olursa olsun, başka kültürel normların hâkim olduğu vasatlara taşındığında taşınılan kültürel vasatlarda açık ya da örtük şekillerde hüküm süren, hükümferma olan kültürel vasatların normları tarafından dönüştürülür; re-form yapılır; yapılmak zorundadır. Bir form, başka bir kültürel vasata olduğu gibi taşınmaz; taşınırsa, taşındığı yerdeki “taşlar”ı yerinden oynatır; dolayısıyla taşındığı yerdeki insanları da “yerinden eder”; yersiz-yurtsuzlaştırır; dilsizleştirir; anlamadıkları bir dilin tecavüzüne ve taarruzuna maruz bıraktırır, nesneleştirir.

İşte İran sineması, başka bir kültürel vasatın normlarının ürünü olarak geliştirilen film form’unu, kendi İslâmî vasatının normları doğrultusunda re-form yaparak dönüştürmüş ve yeni, özgün bir film dili üretmeyi başarmıştır, özellikle de 1986 yılındaki sinemada devrimden sonra. 1992/93 sonrası dönem, olgunlaşma dönemidir İran sinemasının.

İran’da sinemanın yapıldığı vasat, İslâmî bir vasat’tır. İran devrimi olmasaydı da oradaki vasat, İslâmî “aura”sını ve dokusunu koruyor olacaktı; devrim bu vasata hayat vermiş, hayatiyet kazandırmış ve sarsıcı, sarp sarmalayıcı ve kanatlandırıcı bir ruh katmıştır yalnızca. İran edebiyatı hakkında da handiyse hiçbir şey bilmediğimizden yakınan Mustafa Nazif arkadaşın yakınması yerindedir, bu yüzden.

Şunu demek istiyorum: İran sineması, İslâm medeniyetinin İran kültürel havzasında tüm canlılığıyla ve yaratıcılığıyla varolagelen ve süregelen büyük bir felsefe ve sanat geleneğinin içine ve içinden doğmuştur: (Burada kilit isim, Molla Sadra’dır): Vasat, vasıtaya, -bu vasıta başka bir kültüre ait bir form bile olsa-, hayat ve hayatiyet kazandırılan vasatın ruhunu üfleyebilecek “vitalite” (canlılık, yaratıcılık) gösterdiği için, bu vasatta Marksist kökenli sinemacılar bile, İslâmî dil’in dışında başka bir dil üretemeyecek / başka bir dile ihtiyaç duymayacak kadar beslenirler, beslenmekten kaçınamazlar o dilden: Çünkü ortada cârî küresel kültürün taarruzuna rağmen kendisini arz’a arz ettirebilecek kadar varlık göstrebilen muazzam bir kültür, sanat ve düşünce birikimi ve “aura”sı vardır; bu birikimin ve “aura”nın varkılınmasını, varlığını sürdürmesini sağlayan bu münbit vasatta, başka dilleri, bu vasata tavassut etmeyen, yalnızca taarruz eden yabancı dilleri, mesela Batılı herhangi bir dil’i, mesela Avrupa sanat sinemalarının dillerini ya da Hollywood’un eski, yeni, avant-garde versiyonlarının dillerini konuşmaya ve konuşturmaya ihtiyaç ve gerek yoktur. Çünkü siz, size / vasatınıza yabancı bir form’u sizin zengin ve engin kültür, sanat ve düşünce vasatınızla silbaştan dönüştürebilecek imkânlara ve mekânlara (vasata) fazlasıyla sahipsiniz zaten: Hangi alanla uğraşırsanız uğraşın, özgün diller kurabilecek bir imkâna mâliksiniz; melekût âleminin de verdiği esinle devşirilen ve üretilen, ebedî, sonsuz, zamanları-mekânları aşabilecek çapta imkânlar sunan ilâhî söz ve peygamberî soluğun bahşettiği sınırsız aşkla / ışıkla, ruhla ve vecdle vücuda getirdiğiniz, varkıldığınız mülk (hayat da, sıhhat, sahihlik, sahicilik ve “devlet”) de size ait, -fikrî, sanatsal, rûhî, sosyal mülkiyet de: İşte o zaman, ister Marksist olun, ister İslâmcı, burada kuracağınız dil, mevcut dilleri dönüştürecek ve zenginleştirecektir. Bu imkân ve bu imkânı mümkün kılan mekân kaçırılabilecek ya da es geçilebilecek bir imkân ve terk edilebilecek bir mekân mıdır? Aslâ!

O yüzden, Penahi’nin Daire filmi, ne denli irkiltici, film etrafında geliştirilen ideolojik söylem ne kadar ilkel ve tabiî bu arada Penahi, İran’daki sistemden ne kadar şikayetçi olursa olsun, yaptığı film (Ayna filminden sözediyorum özellikle) film diline İslâmî bir ruh katabilmiş mükemmel bir çalışmadır. İslâmî kaygıları daha gelişkin bir yönetmenden değil de, herhangi bir yönetmenden bir İran filmi seçmemizin nedeni burada gizlidir.

Sanırım, mesele anlaşılmıştır. Ama filmin gösterimi sırasında söyleyeceğim önemli şeyler var. Bunu da hatırlatmış olayım.

Burada, Mustafa Yürekli kardeşimin festivaller faslında söyledikleri, ne yazık ki, İran sineması için pek fazla geçerli değildir, yukarıda vasat-vasıta ilişkisi bağlamında anlatmaya çalıştığım teorik gerekçeler nedeniyle: İran sineması, ödüllerini bileğinin ve bilgeliğinin hakkıyla ve alnının akıyla alıyor, hak ediyor.

Yürekli dostumun dikkat çektiği önemli bir nokta da, “laf üretmek yerine film yapılması” önerisi. Her ne kadar Yürekli kardeşim, Penahi’nin Daire filmi ve İran sineması bağlamında yapıyorsa da bu önerisini; metni, Penahi ve İran sinemasının ötesine de göndermeler içeriyor: Laf veya teori filanla uğraşmayalım, önce film yapalım; lafını, teorisini sonra yaparız, diyor Yürekli. Ne diyeceğini, neyi niçin ve nasıl söylemesi gerektiğini bilmeyen, büyük bir medeniyet krizi yaşayan (ama bunun bile farkında olmayan) bir toplumun sanatçıları, sinemacıları, aydınları vesaire önce temel varoluşsal meselelerine açıklık getirmek, temel soruları sorup cevaplamak zorundadırlar. Temelsiz hiçbir şey olmaz, kurulmaz, bina edilmez. “Temel fıkraları” bile temelsiz değilken, temelsiz, temel meseleleri anlamadan, tartışmadan, açıklığa kavuşturmadan film yapmak, temelli / sürekli komediye dönüşen trajik hâllere düşürecektir temelsizleri.

O yüzden, Yürekli dostumun yüreklice dillendirdiği bu önerinin Türkiye’de hiçbir karşılığı yok, ne yazık ki. Yok; çünkü Türkiye’de film yapılmadan önce, “ne” (asıl / norm sorunu) ve “nasıl” (usul / form sorunu) gibi iki temel hayatî meselenin açıklığa kavuşturulması gerektiğini başta sinemacılar olmak üzere kimse tam anlamıyla kavrayabilmiş değil henüz. Asıl mesele/miz, ister film çekelim, ister müzik yapalım, ister şu hayatı yaşama biçimi üzerinde kafa yoralım, evet asıl mesele/miz, plastisite yani dil, yani beğeni, yani nasıl sorusu meselesidir. Nasıl film yapacağız? Ne yapacağız değil, nasıl yapacağız meselesi. Ama nasıl meselesi doğrudan bizi ne (asıl / norm) meselesine götürmüyorsa, vasatla / temellerle irtibatlamıyorsa, nasıl meselesini anlayabilmemiz büsbütün imkânsızdır, imkânsızlaşır. Türkiye’de modern / seküler süreçte edebiyatta da, müzikte de, sanatın tüm türlerinde de, düşüncede de, bizatihî hayatın kendisinde de yalnızca arabeskle eurobesk arasında salınıp / yuvarlanıp duruyor olmamızın nedenleri tam da buralarda gizli.

Yani, nasıl sorusu üzerinde derinlikli, entelektüel bir zihin fırtınası yap/a/madığımız sürece, bu ülkede dünyaya özgün şeyler sunacak hiçbir yaratıcı çaba, açılım ve atılım ortaya koyamayız: Film yapmadan önce, film dili, doğası, imkânları ve zaafları üzerinde kafa patlatılmalıdır. Özgün bir film dilinin geliştirilebilmesinin, her şeyden önce ve öte bir medeniyet tasavvuru meselesi olduğu kavranılmalıdır. Film dili, bütün diller (varoluş, söyleyiş, bakış, düşünüş ve yaşayış biçimleri) gibi, bir medeniyet idraki / algısı, kaygısı ve tasavvuru meselesidir. Temel / norm’la ilgili meseleleri halletmemiş bir adamın, form’la ilgili meseleleri halledebilmesini beklemek ham hayalden ibaret bir şeydir.

Ve son olarak, İran sinemasının Yeşilçam gibi “kapalı” (sonu bilinebilen) metinler ürettiğini söyleyen Mustafa Uzun kardeşim, “uzun atmış”! Öyle şey olur mu, Mustafa? İran sinemasında Omnipotent (Kâdir-i Mutlak) ve Omnipresent (Her Yerde Hâzır ve Nâzır) olan, Allah’tır; yönetmen, kamera, senarist, oyuncu, filmsel zaman, filmsel mekan, film metninin kendisi filan değildir: Godard’la Kiyarüstemi’yi ayırt eden kilit nokta burasıdır: İkisi de ilk bakışta, “auter” sinemacıdır; ikisi de, Marksist gelenekten gelmektedir; ikisinin de kişisel biyografisinde ressamlık deneyimi vardır. İran kültürünü (İslam medeniyetinin İran kültür havzasını) bilmeyen biri, Kiyarüstemi’nin Godard’ın bir kopyesi, taklidi, karikatürü olduğunu söylemeketen kendisini alıkoyamayacaktır; ama böyle yapmakla sadece saçmalamış olacaktır. Çünkü İran sinemasında, Omnipotent ve Omnipresent’te düğümlenen temel ontolojik mesele yani gerçekliğin varlığı, varoluşu, varkılınışı, özetle “resmedilişi” meselesi (dolayısıyla epistemolojik mesele yani gerçekliğin bilgisi, bu bilginin algılanması, tahkik edilmesi ve aktarılması meselesi ve fenomenolojik mesele yani gerçeklik olgusu ve bu olgunun ifadesinin yegâne vasıtası olan görsel imge olarak film metninin mümkünlüğü meselesi) Yaratıcı’nın hayatın ve her şeyin merkezinde olduğu bir insan, kâinât ve Tanrı tasavvuru üzerinden muhkem ve muhteşem bir şekilde çözümlenmiş bir meseledir. Görüldüğü gibi, İran, devrimi asıl sinemada yapmıştır; “politik”ten ziyade. Aslında İran sineması, çağdaş bir İslâmî düşüncenin nasıl imajinatif şekillerde inşa edilebileceği meselesine de kaynaklık edebilecek, ışık tutabilecek kadar çığır açmış bir sinemadır; ama sinemadan anlayan düşünürümüz olmadığı için, buradaki zirve’yi göremiyoruz. O yüzden zirve’nin ne olduğunu, ne demek olduğunu bilmiyoruz bile. Çünkü bir Sinan’ımız, bir Itrîmiz, bir Merağimiz, bir Gazali’miz, bir Molla Sadra’mız, bir İbn Haldun’umuz, bir İbn Arabi’miz yok bugün, nâ-mevcut. O yüzden biz de vücut bulamıyoruz; varlığımızı mevcut kılamıyoruz. Yaptığımız, yapabildiğimiz tek şey arabesk veya eurobesk zırvalar ya da bunların biraz daha rehabilite edilmiş türevleri, hepsi bu.

Oysa Godard, başka bir dünyanın çocuğudur. Godard, dâhi bir sinemacıdır; ama Kiyarüstemi, Godard’ı dahî aşmış bir başka dâhi sinemacıdır: Marksist gelenekten de gelse, medeniyetimizin yüzakı, müstesna bir çocuğudur o. Aynı şeyi, Penahi için de söyleyebilir miyiz? Belki hayır; hayır çünkü o, medeniyetimizin şaşkın ve şımarık çocuğudur; çocuktur bir de. Affedilir.
BSF’deki Ayna filminin gösterimi vesilesiyle Ayna filmi üzerinden medeniyetimizin kültür, sanat ve düşünce meselelerine ayna tutmuş olacağız. O yüzden, burada dikkat çekmeye çalıştığım temel meselelerle özellikle ilgilenen arkadaşların bu gösterimi ve sonrasındaki müzakereyi kaçırmamalarını öneririm.

Müzakere'den arta kalan birkaç soru

"Uzun atmamak" için dün akşam oradaydım. :)

Yusuf Hocam'a müzakere ve sonrası için özellikle teşekkür etmem gerekli.

....

Müzakere de film gibi konu içre konu şeklinde devam etti. Ama ben bir türlü sorularıma cevap bulamadım. Aslında birkaç yerden bu sorulara verilmiş cevapları okudum ama Yusuf Hocamdan bekliyordum.

Öncelikle 1 bilgi;

Devrim öncesi İran'da 1300 film çekilmiş ve devrim sonrası bunların hepsi çöpe atılmış, birkaç yıl sinemaya ara verilmiş ve daha sonra tekrar başlanmış.

Dünkü müzakere'de Yusuf Hocam Kiyarüstemi'nin Godart'ın kopyası gibi göründüğünü ama aslında çok farklı olduğunu söyledi. Yani "benzer" sandığımız yönleri bile çok farklı. Tamamen farklı bir dil bu.

Peki İran sineması yeni bir dil kurarken nelere ihtiyaç duydu?

Herşeyi reddetmek iyi bir yol mu?

Veya İran sineması herşeyi reddetti mi?

Şimdiki İran sinemasının devrim öncesi İran sineması ile bağı nedir?

Şimdiki İran sineması devrim öncesi sinemasından neler almıştır?

İran sinemasını bu noktaya taşıyan avantajları nelerdir?

Türkiyenin de yeni bir dil kurması için tüm geçmişini söküp atması mı gerekecek?

Veya bunun yolu nedir?

Yani Yusuf Hoca dün "İRAN SİNEMASININ NE OLDUĞU"nu anlattı "NASIL BU HALE GELDİĞİNİ" değil.

Veya biz o ara, ablamızı dinliyorduk, anlayamadık. :)

Hocam bunlara dair birşeyler yazarsa veya yeni bir müzakere düzenlenirse (Mesela bu defa GÖKYÜZÜ ÇOCUKLARI üzerinden) ve İRAN SİNEMASI'nın devrim sonrası bu duruma nasıl geldiğinden bahsedersek Türk Sineması içinde bir yol açılmış olur.

Değil mi?

Vesselam

ENDÜLÜS

Sizin hiç haberiniz var mıdır Endülüs’ten
Bir siz kalmışsınız duymayan halimizi!
Onlar sizden yana çevirerek gözlerini
Ufuklara bakıp bir imdat beklediler

Mutluluk anlamaktır; anlam- aktır

'' Anlam - anlamak '' a ilişkin bir ders

Cumartesi akşamı, sinema diline ilişkin bir derse katıldık. Duyurusu cemaat com' da yapılmış belliki bazı arkadaşları göreceğiz ve belki yazılarından tanıdığımız bazılarıylada yüzleşme imkanı bulacağız umuduyla yola düştük. Ne iran sinemasına nede genelde sinemaya ilişkin bilgim dolayısıylada bir fikrim yok ve bir akşamda bunu öğrenebileceğimi _ en azından sinemanın dilini anlamaya giriş yapabileceğimi - de beklemiyorum. Çünkü, duyurunun altına girilen yorumlar çerçevesinde bu işin beni aştığı '' varsın olsun bunuda anlamayalım canım '' rahatlığı içinde filmi seyre daldık (!) ama dalamadık. Değişik bir şeylerin varlığı ve alışkanlıklarımızı zorladığı ve dolayısıyla anlaşılmazlığın had safhaya ulaştığı, dikkati dağıtmayan uyutmayanda '' var bunun bi hikmeti '' modunda film seyri tamamlandı. Birşeyler anladım sanıyorum ama daha önce seyrettiğim filimlerdeki anlamayla yakından uzaktan alakası yok, anladıklarım sandıklarımda demekki '' yanlış anladıklarım '' mış, karmaşası içinde '' bakalım hocamız ne görüyor bizim görmediğimiz '' merakıyla dersimiz başladı.

Derse geçmeden öncesine ilişkin sizinde okuduğunuz yorumlara değinmek istiyorum. Öncelikle Mustafa Yürekli beyefendinin yorumunu okuduk ve sonuç cümlesini bir cebime koydum : '' Cafer Penahi düzey olarak Türkiyedeki pekçok yönetmenden geride. Niçin kendimizi kandırıyoruz, adamı haketmediği yere koyuyoruz ve olmayan şeyler arıyoruz filminden '' birde '' laf yapılmasın sinema yapılsın '' babından yorumlarına ilaveten sayın M. Nazif kardeşimizin yorumu ve onunda sonuç cümlesini öbür cebime koydum : '' .... bu kan kaybının da bir yanını hem edebi, hem sanatsal, hemde sinema kurgusu olarak yüzünü batıya dönmüş olmasına bağlıyorum...'' ve son gün Y. Kaplan'ın sinemayamı felsefeyemi tarihemi medeniyetemi dair olduğuna kara veremediğim yazısını pekte anlayamadan ve hiçbir sonuç cümlesi alamadan, koyacak cepte kalmadığı için hiçbiryere koyamadan gittim derse. Dedimya bilgim yok haliyle M.Yürekli ile M.Nazif beylerin temennilerden oluştuğunu sonradan anlayacağım yorumları, aslında henüz fikir sayılamayacak ama sorulursa bir kaç kelam ettirebilecek ''buda benim fikrimdir '' diyebileceğim bir temenni sahibi kıldılar benide.

Bundan sonrasını madde madde anlatayım:

1) Bir anlatım biçimi olarak sinema : anlatmak istediğini ifade edebileceği bir dile muhtaçtırki, biz bu dili holivudtan tanıyoruz. Holivut dili, biz zavallı türk seyircisi için sinemayı ve onun üzerinden dünyayı anlayabilmemizin tek yoluymuş, türevi (re-form edilmeden) yeşilçam ile birlikte '' sinema dili '' bakımından ana dilimiz olmuş zaten. Ne demek holivud dili? Merkezde örnek bir şahsiyet olarak isa/mesih motifine denk bir kahraman ( CÖN ) hemen yanında mariya magdalena ( CÖNİÇE) ve fügüran kullardan müteşekkil kumpanyanın içine film çekim teknikleri kullanılarak müzik çok önemli bir unsur olarak, bizlerinde bilinci alınmış olarak dahil edilmemiz; ağlamamız, gülmemiz, üzülmemiz vs duygu sömürüsünün ve bir bilinçsizleştirme ve modelleme ( beyin yıkama) eylemi olarak GERÇEK olmaktan çıkıp NESNELEŞ(TİRİL)MEMİZ in adıdır: holivıt ( çıfıt kimin) !

'' Bir form, bir başka kültürel vasata olduğu gibi taşınamaz; taşınmaya kalkılırsa, taşındığı yerdeki '' taşları '' yerinden oynatır; dolayısıyla taşındığı yerdeki insanlarıda yerinden eder : yersiz yurtsuzlaştırır, dilsizleştirir, ANLAMADIKLARI bir dilin tecavüzüne ve taarruzuna maruz bıraktırır ve NESNELEŞTİRİR ! ''

2) İran sinemasının dili : Anlatılmak istenenin ( bu her neolursa olsun ) belgesel niteliğine yakın bir gerçeklikte kurgulanıp, sinema tekniğinin seyirciyi manipüle etme ( gerçek hayatta karşılığı olmayan, konunun işlendiği andaki fon müziğiyle mistifikasyon oluşturma gibi ) aygıtlarını özellikle seyircinin GERÇEKLİKTE kalmasını sağlayacak ve konunun NESNESİ haline getirmeyecek biçimde kullanarak, seyircinin bilinçli sorgulamasını ve gerçekliği sunumun bilinçle algılamasına yardımcı olması dedik o akşam; çünkü ben anlamayan adam filmi gerçeklik içinde seyrettiğimi Yusuf Hocam bunları anlattıktan sonra anladım. Yani, birşey yapıyorsunuz ama ne yaptığınızı bilmiyorsunuz ve haliyle nasılı ve niçin i sizi hiiç ilgilendirmiyor du ama öğrenince anlıyorsunuz ve öğrenmek için bilginin vede talebin öneminide kavramış olarak ayıyorsunuz: (aymazın aydınlığa doğru yolculuk yapanı )

3) NE (yapmalı) Nasıl ( yapmalı) = NİÇİN (amacın ne kardeşim?) Önce hedef elbetteki, sonra hedef çerçevesinde ne' yin nasıl yapılacağı ki bunların toplamı bir bakışı düşünüşü (felsefeyi) zorunlu kılar. M. Yürekli abimize katılmamam gerektiğini bu noktada anladım. felsefesi olmayan iş ?
Bu durumda bir mukayese yapmamız gerekirse holivut ile İran sineması arasındaki farkı şöyle özetleyebilirim : batı medeniyeti yalan söyler, çünkü çıkar amaçlı bir suç örgütü gibi çalışır ve kendi çıkarları için herşeyi meşru görür. Dolayısıyla bir manipüle biçimi olarak sinema dilini yalınlaştıramaz, çünkü elinde sunulacak bir HAKİKATİ mevcud olmadığı için yapmaya kalkarsa yaptığı şu olur : film boyunca makyajla sevimli genç bir kız olarak sunulmuş yaşlı bir cadıyı ''işte bütün sırrım bu! '' diyerek ifşa etmesidir ki bu topyekün hırsız, yalancı ve yıkıcı bir kavmin yaptıklarından pişman olduğunu itiraf etmesi ve tazminat ödemeye razı olması olurki : bunu kabul etmemiz holivudun etkisinden hala kurtulamadığımızın da temel bir kanıtı olur. İran sinemasının böyle bir problemi olmadığını medeniyet kodlarından yola çıkarak Y.Kaplan söylüyor, bende katılıyorum. Çünkü hangi karanlık dünyanın inşatında bulunduk ki bundan dolayı saklayacak bir yalanımız olsun ? Yeşilçammı? Ağlarım ben 60 ' lı yılların '' lalaaa lalla laaa laa la '' şarkılarında ispanyol paça mini etek yabancılaşmanın tavanına vurmuş acı yüzlü '' kara çocukların '' batılılaşma yazgısına; haliyle katagoriye almayıp acımakla yetiniyoruz, izahı yok bunun, biliyorumki anlıyorsunuz.

4) Bu yazdıklarım '' ben ne anladım '' a ilişkindir. Mümkündür ki yanlış anlamış olabilirim. Filmi anladım.( Ama şundan kesin eminim: Y. Kaplanın yukarıdaki yorumunu anladım enazından ) Filiznur Atalan kardeşimizin yorumunu seyretmeden önce anlamamış ve dikkate almamıştım ama şimdi neden yorulduğunu anlıyorum : gerçek biri olarak beyni yorularak izlemek zorunda kaldığı için.

5) Tüm bunlar yönlendirilmiş bir adamın kabulu mü? Sanmıyorum, çünkü işin felsefesi noktasında katkı sağlayabileceklerim olduğunu düşünüyorum, henüz son sözümü söylemedim : holivuttan nefret ediyorum! Selamünaleyküm