Gazetesini aradı gözleri. Giriş katta ve toprakla bir olduğu için gün aşırı havalandırılması gereken bu rutubet kokulu dairenin bulunması muhtemel yerlerinde göremeyince, henüz içeri alınmamış olabileceği ihtimalinin verdiği tedirginlikle sokağa bakan pencereye yöneldi. Perdeyi açıp orada olduğunu fark ettiğinde içi rahatlamış ve hafif bir oh çekmişti. Gazeteyi kavrayıp, sokağı şöyle bir kolaçan ettikten sonra beyaz rengi sararmaya yüz tutmuş plastik pencerenin kanadını alelacele kapattı. Oturma odasında bulunan, üzeri deniz mavisi renginde kabartma desenli kadife kumaşla kaplanmış ve muhtelif yerleri kazara sigara ile delinmiş kanepeye yanlamasına ayaklarını uzatarak kurulmuştu bile. Ellerini azat etmek için; tuttuğu gazeteyi, baldırları ile kanepenin sırt kısmına denk gelen kısma bıraktıktan sonra gözlerini ovuşturdu önce. Onların, artık okumak için uygun kıvama geldiğine kanaat edince, her zamanki düzeniyle önce arka sayfayı çevirmişti ki; ellerinde tuttuğu gazetenin sağ yanındaki göz hizasına denk gelen mevkide konuşlanan terliklerin gelişigüzel duruşlarından rahatsız oldu. Lüzumsuz bir hassasiyet ve hatta bir takıntı olduğunu bilmesine rağmen, okuduklarına adapte olabilmek için onları düzeltmekten başka çaresinin olmadığına ikna olması uzun sürmedi. İnatlaşmanın hiç gereği yoktu ayrıca. Bazen olurdu böyle. Üzerine gitmez ve bu durumla cedelleşmez ise şayet kısa süre sonra bu takıntıdan kurtulacağını bildiği için doğru olduğuna inandığı şeyi yaptı ve yerinden kalkıp terlikleri birbirine paralel hale getirdikten sonra kanepedeki eski vaziyetini aldı. Gazeteyi tekrar eline alırken gözleri yeniden terliklere doğru seyirtmesine rağmen okumaya bir kez başlayınca, bu sıkıntılı durumdan kurtulacağını ümit ederek baştan sona göz gezdirdiği arka sayfadaki sütunlar arasından ilk seçimini yapmakta zorlanmıştı. Üzerinde Noel Baba fotoğrafı bulunan bir haberdi karar kıldığı. Okuduğu ilk satırlarla birlikte, henüz iç sayfalarda bulunan ve çoğu arapsaçına dönmüş memleket meselelerinden bahseden haberlere geçmeden canı ileri derecede sıkılmıştı bile. Diğerlerine adapte olmak için gösterdiği gayret nafileydi artık. Hangi sütuna baksa, küçük çocuk simaları ile tahayyül aleminin aşina olduğu dede suretleri geliyordu gözlerinin önüne. Ve bu suretler, okumaya çalıştığı yazılarla zihni arasına girerek manaların müphemleşmesine sebebiyet veriyordu. Hızla çevirdiği sayfalara şöyle bir göz atıp geçiştirmenin ardından, kanepe üzerindeki yerini muhafaza ederek öylece oturup düşündü. Bir süre sonra kısılmaya başlayan gözleri derinlere doğru seyir ettiğinin işaret etmekteydi. Yaklaşık on, on beş dakika kadar bu vaziyette kaldıktan sonra kısa aralıklarla iki kez ‘nereye’ diye mırıldandı. Düşünce âleminden taşarak dudaklarının arasından sızan bu seslerin tam olarak bilincinde olmadığı her halinden belli oluyordu. Birkaç kez iç çektikten sonra ‘nereye kadar’ diye bağırmıştı. Yükselen ses tonunun ardından daldığı yerden azat olan gözlerinin tekrar eski vaziyetini almış olmasından kendine geldiğini anlamak mümkündü. Yavaşça yerinden doğrulup, gardıropta asılı vaziyette duran ve uzun süredir kullanıldığı için muhtelif yerleri parlamaya yüz tutmuş siyah renkli uzun pardösüyü sol kolunun üzerine yerleştirdikten sonra, sağ eliyle kapının koluna uzandı.
Ayakkabılarını giyerken, içinde taşıdığı ruh halinin kendisini nereye ve kime götüreceğinin yarı bilincindeydi. Yarıydı, çünkü çok daraldığında ‘O’na gidiyor olmak’ fiili az ya da çok içgüdüsel bir yana sahipti. İzahı zor bir şeydi bu. Bunaldığında, içini dökecek birine ihtiyaç duyduğunda hiçbir şey düşünmeden çıkar ve O’na giderdi işte. O’na! yani pek fazla konuşmayan ama dinlemesini çok iyi bilen biricik dostuna! Kendisini anlayan tek kişinin O olduğunu düşünüyordu. Şayet anlayıp hak vermese illa bir karşılık, bir tepki verirdi elbet. Bu güne değin böyle bir mukabele görmemişti kendisinden. O da olmasa ve ara sıra ziyaretine gidip içini dökecek birini bulamasa patlayabilirdi belki. Her seferinde habersiz şekilde yanına gitmesine rağmen bu güne değin rahatsız olduğunu gösteren hiçbir işaret ile karşılaşmamış olması cesaretini perçinlemişti. Bu önemliydi elbet. Anlattıklarından dolayı sıkıldığını ve bundan rahatsız olduğunu hissettiren birine içini dökmesini istese dahi açılması mümkün değildi. Her şey rıza ile olmalı ve doğal olarak gelişmeliydi. Tüm bunların yanına, suskunluğu ve her daim düşünceli görünen hali de eklenince, mıknatıs gibi çekiyordu insanı kendine. Farklı bir alemle irtibatlı olduğunu, pek çokları tarafından kerih görülen ikamet hanesinde bulunmayı kendisinin seçtiğini düşünüyordu. O buraya düşenlerden değil.. burayı seçenlerdendir diyordu. Her aradığında yerinde bulunan.. pek konuşmamasına rağmen dinlemeyi bilen bu anlayışlı ve Arif dostun, içinde her an patlamaya hazır bir bomba olduğunu kendisinden başka hiç kimsenin fark edemediğini de öyle! Kısacası, kendisi için aranmakla bulunamayacak nitelikte biriydi işte.
Evine yakın olduğu için kısa sürede ulaştığı ana caddenin kenar kaldırımındaki bir kaç dakikalık beklemenin ardından, kendisini saygıdeğer dostuna ulaştıracak otobüsün geldiğini, ancak kapıları açılırken aracın kompresörden çıkan tazyikli hava sesinden sonra fark edebilmişti. Basamaklardan çıkıp otobüsün arka kısımlarına doğru ilerlerken aynı dalgınlığı, şoförün bilet atması hususunda kendisini uyarmasına da neden oldu. İneceği yere varana değin gazetede okuduğu haber ile o güne değin yaşadığı pek çok tecrübe ve gözlemi ilintilendirmenin ardından ulaştığı yerde durmak sıkıntısının had safhaya yükselmesine sebep olduğu için, yol bir türlü bitmek bilmemiş, otobüsten iner inmez hızlı adımlarla dostunun bulunduğu yere yönelmişti.
Kasvetli bir binayı kucaklayarak renklendiren koca bahçeye açılan kapıdan içeri girer girmez yüce dostunu fark edince günün ikinci rahat nefesini içine çekti. Her zamanki düşünceli vaziyetiyle karşılaşması, ona bu denli kıymet verişinin ana nedenlerinden birinin bu olduğunu yeniden fark edip, hatırlamasına sebep olmuştu. Onu yeniden gördüğüne sevinmesine rağmen, yüzünde bunu belli edecek hiçbir işaret oluşmamıştı. Son derece saygı değer olan bu şahıs, düşünceli gözlerle –daldığı- yere doğru baktığı için kendisini fark etmemişti. Saygı uyandıran bu halini bölerek rahatsızlık vermiş olmak istemiyordu. Olduğu yerde duraksayarak kısa bir süre düşündü. Konuşmak için uygun bir an yakalamak ümidiyle karşısına geçip beklemeye ve ilk fırsat bulduğunda yanına sokularak kendisini fark ettirmeye çalışacaktı. Acelesi yoktu. Vakti müsaitti.. ve ona muhtaç olan asıl kişi kendisi olduğu için beklemekte hiçbir sakınca görmüyordu. Mekândan yana bir şikayeti de yoktu ayrıca. En az, ziyaret ettiği saygıdeğer dostu kadar sevdiği için sıklıklı geliyor oluşu dahi, buraya karşı duyduğu özlemden hiçbir şey eksiltmeye yetmiyordu. Mekânın huzur saçan ikliminin mahir parmakları, beklemek eyleminin ruhuna yüklemesi muhtemel sıkıntılara dokunup yumuşatıveriyordu. Kuş ötüşlerinin arasında yeniden düşünce âleminin derinliklerine doğru dalarken, beklemek eyleminin can sıkıcı yanlarından azade olmuştu bile. Ne ki; gözleri yeşilin muhtelif tonlarını göremediği gibi kulakları kuş seslerini duyamaz olmuştu artık. Gazetedeki haberle birlikte, yeniden çocukların görüntüsü belirmişti gözlerinde. Bu zamanda babana dahi güvenmeyeceksin deyip duruyorlardı zere! Ne çok işitir olmuştu bu sözü. Bir çırpıda söylemeyi nasıl becerebiliyorlardı acaba! Anlamak! anlamak mümkün değildi doğrusu. Şayet anlarsa, burada, herkesin durduğu bu kötürüm zeminde duramayacağını hissediyordu.‘Bu zamanda babana dahi güvenmeyeceksin’! Ne kahrolası bir zamandı bu böyle. İnsan, kendi kötülüğünün bir kısmını zamana hamlederek sorumluluk hissi ve vicdan azabını yumuşatabileceğini mi sanıyordu yoksa!. Babana güvenme, kardeşine güvenme, annene, eşine dostuna, konu komşuna ve dolayısıyla hiç kimseye güvenme. Kısacası ne devletine, ne milletine!. Sonra da yaşadığını iddia et. Yiyip, içip, eğlenirken yaptığın gibi, her bir değer ve erdemi tüket.. ve sonra, içinde pek fazla bir sıkıntı duymaz olduğun halde ‘bu zamanda babana dahi güvenmeyeceksin’ diyerek iki de bir kendi pisliğini ifşa et. İnsan babasına dahi güvenemeyecekse nasıl yaşar, niye yaşar, nereye kadar yaşar’ diye içinden geçirirken hiddetlenmiş.. ve o an tüm bedeni, her bir zerresine kadar sıkılıp kasıldığı için istem dışı ve garip tonlu bir sesin dudaklarının arasından sızıp taşmasına mani olamamıştı. Yanından geçerken çıkardığı sesi duyan ihtiyar bir amcanın acımak ile tedirgin olmak arasında seyreden kaçamak bakışlarını fark etmesi üzerine, vaziyeti kurtarmak için teşebbüs ettiği her eylem daha da fazla utanmasına neden olmuştu. Ne ki, ihtiyar amca kısa sürede gözden kaybolunca, bu durumun neden olduğu sıkıntılı hali üzerinden atıp toparlanmakta gecikmedi. Hava soğuktu ve üşümeye başladığı için artık dostunu bekleyecek vaktinin olmadığını düşündü. Oturduğu bankın üzerinden kalkarak birkaç hızlı adımla ulaştığı Aziz dostunun müşfik ellerine sarılınca, onun kendisinden daha fazla üşümüş olduğunu fark etti. Bu duruma aldırmayan tavrı ve sabrı, ona karşı duyduğu saygının ve verdiği değerin daha da artmasına neden olmuştu. Bir süredir orada beklediği ve üşüdüğü için alelacele gazetesini açıp, arka sayfasındaki haberi okuyarak söze girişti. Bak dostum.. yine ıstırap çektiğim için sana.. biricik dert ortağıma geldim. Beni, senden başkasının yeterince anlayacağını sanmadığım için yaptım bunu. Kıymetli vaktini alıp düşüncelerini bölmekten yana kaygılar içinde olmama rağmen kendimi buna mecbur hissettim. Bunu anlayışla karşılayacağını ümit ediyorum. Lütfen okuyacağım şu haberi dinle!
‘Çocuklara yönelik cinsel suçların giderek arttığı İngiltere’de, anne babaların yabancılara duydukları güvensizlik “Noel baba” geleneğinde de değişiklik yapılmasına yol açtı. Alışveriş merkezleri ve büyük oyuncak mağazalarının Noel döneminde istihdam ettikleri Noel babaların dikkatli bir güvenlik kontrolü sonucunda işe alınmalarına rağmen, anne babaların kuşkusunun giderilememesi yüzünden, Noel babaların çocukları kucaklarına almaları yasaklandı. Ünlü alış veriş merkezi Bluewaters ve oyuncak mağazası Hemleys’ in başını çektiği yeni uygulamaya göre, Noel Baba kostümü giyen kişiler artık çocukları kucaklarına oturtup birlikte fotoğraf çektirmek yerine, yanlarında çocuklar için ayrılan mindere oturtup birlikte kameralara poz verecek’
Şu habere bak dostum.. duyuyorsun değil mi! Bu gün, beni buraya getiren sebebin ne olduğunu anlayabileceğini umuyorum şimdi. Bu haberi buraya yazan parmaklar hiç titremiş midir sence dostum! Bunun, biz insanoğlu için ne manaya geldiğinin farkında mıdır acaba? Farklı bir dinin mensuplarına yönelik olduğu için az biraz da olsa sevinmiş midir yoksa!
Yok dostum yok! Bu habere dayanarak politik, ideolojik bir değerlendirme yapmamı ya da ham bir refleksle sadece Hıristiyanlık eleştirisi üretme eksikliğine düşmemi isteyip beklemesin kimse benden. Bunu pek çokları yapacaktır zaten. Bilinen gerçekleri tekrar edip söyleyecekler ve bu ifadeler yanlış üzerine bina edilmiş de olmayacağı için bir beis de gördüğüm yok. Ancak benim şu anki düşüncem ve güçlü hislerim daha farklı bir pencere oluşturdu karşımda. Ve ben o sosyal.. ve ben o ahlaki.. ve ben o psikolojik pencereyi açtığımda, koyu bir karanlığın tüm insanlığın üzerine bocalandığını gördüm dostum. Ve parmakları tedirginlikle titreyen bir terzinin, kaygı kumaşından biçerek diktiği elbiseyi giyerek yanına koştum.
İnsanlar, batıl da olsa kutsallık addettikleri ve dini bir kisve altına soktukları kimselerden yana dahi bu derece şüpheler taşıyabilecek duruma gelmiş ve tedirginlikleri böylesi tedbirlere başvurmalarına sebebiyet vermişse şayet, güven denen duygunun varlığından söz etmek nasıl mümkün olabilir artık. Bu gün bu haberi okuduğumda, insanlığın geldiği nokta adına ruhumun tüyleri yeniden diken diken oldu. Ve beşeriyet denen bedenin hasta uzuvlarından birinin daha kangren olduğunu anladım. Kangren yayılan bir hastalıktır dostum. Ağına düştüğümüz küreselleşme denilen taşıyıcının ne melanet bir şey olduğunu bildiğim için asla oh olsun diyemeyeceğim. Ben kendi medeniyetimin de aynı durumda olduğunu iddia etmiyorum. Ancak vaziyetimizin iyi durumda olduğunu söylemem de asla mümkün değil. Sıcak komşuluk ilişkilerimizin, birbirimizin gözlerinin içine bakıp tebessüm ettiğimiz günlerin, aksakalıyla hemen her köşede karşımıza çıkıp şefkat dağıtan dedelerimizin, gözlerimize sürur veren şefkatli bakışları henüz kirpiklerimizden düşmemişken; günbegün şahitlik ettiklerimizin, şahsımın olduğu gibi medeniyetimizin de gözlerindeki feri alıp götürdüğünü görüyorum. Bir esnafın art niyetinizden şüphe etmesi için, biraz cana yakın tavırlar içinde olmanız bile yetiyor artık. Alış veriş yapmak için girdiğim marketlerin ismi gibi (süper, hiper) tepeden bakan kameralarının altında dolaşırken kendimi hırsız gibi hissedip ezilmek bana acı veriyor. Selam verebileceğim ve hatta çıkarken hayırlı işler diyemeyeceğim sıcak bir yüz bulamamak sonra! Sokaklar terk edilmiş küçük kız çocuklarıyla dolu. Ellerine geçirdikleri tiner poşetlerini ve yanlarındaki delikanlıları görünce, yanlarına gidip ihtiyaçlarını giderebilmek için sual etmekten yana tedirgin olduğum için kendimden utanıyorum. Sokakta karşılaştığım insanlar biz gibi bakmıyor yüzüme. Kadim mekanlarda gezinirken kendimi bir yabancı, bir turist gibi hisseder oldum.
Hal böyle iken kimsenin hamasi duygularına hitap edemem dostum. Bugün bu haberi okuduğumda, birkaç sene evvel çocukları kaçırıp istismar eden bir kaç sapığın varlığı sebebiyle, haber spikerlerinin haftalarca biz ebeveynleri çocuklara çikolata ve şeker veren şahıslara karşı dikkatli olmamız hususundaki uyarılarını duyduğum zaman hissettiklerimi hissetmiştim çünkü. O haberi veren spikerin, bizden ne yapmamızı ve aslında artık ne olmamızı istediğinin farkında olduğunu hiç sanmıyorum. Bunun bizi ne hale sokacağını bilseydi şayet göz kapaklarıyla gizlemeye çalıştığı kederken görür, dudaklarındaki titremeden anlayabilirdim bunu. Onun sadece vazifesini yaptığını söyleyebilirler bana. Bir insan yaşadığı beldenin ve hatta kendi mahallesinin sokaklarında dolaşan çocukların yanaklarını tereddüt etmeden sıkamıyor ve onların ellerinden tutup bakkala götürecek cesareti kendinde bulamıyorsa eğer, oranın vatanımız olduğunu da söyleyebilirler mi pekala! Ve bu verilere binaen, tüm insanlığın ahlaki dejenerasyon ve güven kaybı gibi ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğunu iddia ettiğimde, yine çok karamsar olduğumu ifade ederek mi mukabele edecekler bana. Vatan, ayak bastığın yerden tedirgin olmadığın mekan; millet, -yüzüne baktığında- yanında durduğunda yabancılık çekmediğin kimselerdir dostum. Lütfen dostum.. lütfen! başını kaldır ve kederimi hafifletecek bir şeyler söyle artık. Kederliyim.. çünkü tüm bunların ne demek olduğunun bilincindeyim. Bizi biz yapan büyük medeniyet albümümüzün yapraklarından birinde, ceplerinde çocuklar için şeker taşıyan dedelerimizin portresi durur. Ve ben o albümün sayfalarını çevirdiğimde, dede suretlerinin gözlerinden yaşların derya olup aktığını gördüm bugün. Sevimli bir çocuğu kucağıma alamayacak olmaktan yana kaygılı ve sokakta dolaşan çocuklara şeker uzatırken karşılaşabileceğim mukabelelerden yana tedirginim. Bizim kucaklarımız şefkat yuvasıydı oysa. Daha düne kadar bu mefhum dilimize, sıcaklığı ve bereketi simgelercesine yerleşmişti. Gözlerimizin nuru yavrularımızın miniciklerine ‘kucak yavrusu’ derdik.. ve hala deriz. Sevdiğimiz ve özlediğimiz birini gördüğümüz zaman onu kucaklardık biz. Yine böylesi birine karşı olan sevgimizi uzaklardan gönderirken ‘kucak dolusu’ eklentisiyle ifade etmez miyiz! Tüm bu küçük şeyleri yavaş yavaş kaybediyoruz artık. Yani birleştiğinde kocaman olan ve bizi biz yapan değerlerimizden bahsediyorum. Artık bu mefhum daha farklı yerlerde kullanılır oldu. Şöyle ki; çocukların kucaktan atılmasına neden olan bu ahlaki çöküş ve güven kaybı, insanoğlunun kucağa oturduğunu işaretliyor dersem, anlarsın ne demek istediğimi. Ne biz ne de bu mefhum, işte böylesi bir kullanım alanında bulunmaktan memnun olamayız.
Aaaa! yine başına güvercin konmuş
Dostum! her yanın donmuş
Ne o! ağlıyor musun yoksa?
Hayır hayır! Yağmur yağmış meğer
Azıcık yağmurdan kimse incinmez derler
Ben mi! sen beni boş ver
Islanmışız! hem de sırılsıklam
Ah! Efendim ne gam
Ama sen öylemi ya, gece gündüz burada duruyorsun
Ha ha! şükür ki, su geçirmiyorsun
Yorulduk dostum! yorulduk.. ellerin çok soğuk.
Yine üşümüşsün..
Yüreğimiz de öyle. Ne olur başını kaldırıp bir şeyler söyle.
Ya ayağa kalk.. ya da bir kere bak.
Gözlerime dostum.. gözlerime
Ki, bir işaret alayım
Hep yanında kalayım..
Yorumlar
Bakır Köy & Küresel Köy
Cum, 13/01/2006 - 14:45 — Nuh A. TUNASelim Şevkioğlu’ndan öğretici(didaktik ),tartışmacı ve sosyal içerikli bir hikaye daha okuduk.Her zamanki gibi bitiş de düşünmekten kırışmış bir alın,konsantrasyondan arta kalan kısılmış gözler kalıyor.(hikayeden çağrışım yaptı)
Güvensizlik toplumu ve ahlaki erozyonun zirve yaptığı günümüz toplumlarındaki yaşantıyla geçmişin samimi tertemiz ilişikilerine romantik ve nostaljik dönüşler yaşıyoruz.Acaba gittikçe kötüleşecek mi yoksa bir yerden sonra iyiye mi gidecek sorusunu kendimize sormadan edemiyoruz.Niçin adı geçmeyen ana karakterin -yine adı geçmeyen- dostunun hiç konuşmadığını düşünürken onun meşhur düşünen adam heykeli olduğunu anlıyor ve yüzümüzde bir tebessüm buluyoruz..Aslında biraz düşünürsek yazarımız ya da hikayemizin ana karakteri Bakırköy’ün meşhur düşünen adam heykeli.Bu da ayrı bir güzelliği olmuş hikayemizin.Bazı kelimelerin -örneğin ; muhtelif kelimesi- sıklıkla geçmiş olması göze batıyor bu ayrıntı da ortadan kalkarsa okunmada akıcılık sağlanmış olur.Netice itibariyle okumak için ayırdığım zamana değen bir hikayeydi.Bakalım bir sonraki hikayesinde Sn.Şevkioğlu hangi toplumsal konuyla karşımıza çıkacak.
Hikayeden hoşa giden bir alıntı.
Yiyip, içip, eğlenirken yaptığın gibi, her bir değer ve erdemi tüket.. ve sonra, içinde pek fazla bir sıkıntı duymaz olduğun halde ‘bu zamanda babana dahi güvenmeyeceksin’ diyerek iki de bir kendi pisliğini ifşa et.
''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''