renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Geç Kaleme Alınmış Bir Yazı

Ahmet Haşim için bir yazı yazmak için hayatına göz attım. Vefatı 4 Haziran’mış. Kitabını kaç kez elime almama, okumama ve çizmeme rağmen ölümüne hiç bakmamışım. Hâlbuki ölüm sahnesi yâdıma gelir sık sık. Yanlız, çocuksuz, ailesiz, bir hayattan sonra gelmiş olan ölümünü bazen tahattur eder ve ince bir sızı duyarım. Ama vefat tarihi dikkatimi çekmemiş. Belki de sebep onu hep diri olarak görmem. Yazıları gibi sanmam. Eserleri ve şiirleri gibi... Başka bir sebep de Haşim’in ölüm fikrinden uzaklığı olmalı. Eserlerinde hayat vardır. Kızıl, yakuti ve akşam renkli bir hayat.

Bazen düşünürüm de; acaba Haşim edebi başarısını hayata başarıyla değiştirir miydi? Edebiyatsız, kelimesiz, cümlesiz, şiirsiz bir hayatı; zengin bir hayata verir miydi?

Kelimeler güldü ona ama dünya kaşlarını çattı. Galiba dünya ile kelimeler arasında bir kıskançlık ve çekememezlik var. Şu yalan diyar kelime âşıklarına bazen çok acımasız olabiliyor. Bir devrin efsanesi, Bağdat valisi ve Kara Bir Gün makalesinin kelimeler aşığı nüktedan Nazif’i de yokluk içinde, tek başına bir evde hitam-ı dersi hayat etmedi mi?

Modernlerden de çoktur böyleleri.

Orhan Veli de geçim derdinden şikâyet eder.

Nazım şiirlerinin gelirleriyle geçinemediğinden her sabah uzun süre Moskova’nın dışındaki evinin bahçesinde tiyatrolar yazardı. Ve hizmetçisi onun bu çalışkanlığını över.

Peyami Safa ömrü boyunca yeni takım elbise alamadı. Hep bitpazarlarından giyindi. İnsanın inanası gelmiyor ama bu bir gerçek. Hele günümüzün medya plazaları ve bu piyasada dönen trilyonlar düşünüldü mü, bunda mübalağa aranılır ama Safa hep başkalarının giymekten vazgeçtiğini satın almış.

Haşim Frankfurt Seyahatnamesinde Goethe’nin evini anlatır. Öğrencilerin meşhur Alman ozanın masasındaki mürekkep lekelerine nasıl kutsal muamelesi yaptıklarını yazar.

Haşim’in evi neresiydi, nerdeydi? Bu büyük edibin bugün bir müzesi var mı? Hayatını bu millet ve topraklara adamış büyük edebiyat ve Türkçe aşığının hatırasını yâd için ne yapmışız?

Haşim Arap. Yani Türk değil. Bağdat’ta doğmuş. Sonradan İstanbul’a gelmiş. Gelirken Türkçe bilmiyormuş. Ama bütün bunlar kendini bu topraklara ve Türk milletine adamasına engel olmamış. Yalnız bu fedakârlıkları da görülmemiş. Gazetecileri Çanakkale cephesine götüren bigane ve çılgın İttihat Terakki’nin üçlüsünden biri olan Enver Paşa onun ırki ayrılığını öne sürerek Haşim’e davetiye göndermemiş. Ama Haşim bu türlü muameleleri önemsememiş ve maruz kaldığı bu haketmediği hareketleri duyup kızan ve bundan dolayı onu Irak’a davet eden Irak Devlet Başkan’ının davetine icabet etmemiş.

O Türkiye’yi kendisine vatan olarak görüyordu lakin anlaşılan bazılarına ona bu hakkı vermek çok ağır geliyordu.

Benzer akıbete Mehmet Akif de uğramış. Şu satırları derin bir keder hissetmeden okumak mümkün mü? Bir facia bu... Dehşetengiz bir vakıa... Şarkın ezeli hastalığı; aklını, gönlünü, fikrini, her şeyini başka birisinin cebine koyup, onun gibi düşünüp, konuşup tavırlanmanın bir sonucu.

“27 ARALIK 1936'dayız, Beyazıt Camii'nin musalla taşında bir tabut, üstünde ne bir bayrak var, ne de bir örtü. Cami avlusunda cenazeyi bekleyen şair Mithat Cemal, "Bir fıkara cenazesi olmalı" diye düşünüyor. O anda Emin Efendi lokantasının sahibi Mahir Usta elinde bir bayrakla cenazeye koşuyor. Sonra yüzlerce genç peyda oluyor, çıplak tabutunu üniversitenin büyük bayrağına sarıyorlar.

Defnedileceği Edirnekapı Şehitliği'ne kadar omuzlarda taşınıyor.

Kör ve sağır yetkililerin görmediği, duymadığı, tınmadığı büyük Âkif'in cenazesi bu şekilde 'millet töreni' ile kaldırılıyor.

Ertesi gün gazetelerde, bir iki sütuna, sıradan birkaç haber...”(26-12-2006 Milliyet Taha Akyol)

Bu topraklarda bu tavrı hak eden en son kişi; Akif’ti. Bu topraklarda bu tavrı hiç hak etmeyecek kişi; Akif’ti. Hayatını bu topraklara ve İslamlara adadı. Onurla. Şerefle. Başı dik. Gururlu. Lekesiz. Merdane. Cesurane.

Peki bu tavra sebep olarak neyi ileri sürmüşler mezkur utancın failleri. “Akif mürteciymiş." Akif mürteciyse, bütün mürtecilere kurban olsunlar. Akif Arnavut’muş. Arnavut olmak ne zamandan beri suç...

Akif’in evi var mı? Müze yapılmış, genç nesillere onu tanıtmak için düzenlenmiş bir mekân var mı?

O da yok.

4 Haziran’da gazetelerde Haşim’i yâd eden bir makale olsun dahi çıkmış mı? Sanmam.

Edebiyat ve edipler mi? Onlar mühim değil. Başka önemli işler var. Siyaset gibi. Mesela Reis-i cumhur’u halk mı seçsin? Seçkinler mi atasın?

Tanzimat’tan beri bu topraklarda siyaset baş tacı... Siyasete bulaşmamış olanlar tarihin çarkları arasında un ufak olmaktan kurtulamıyorlar.

Nazım’ın mahpusluk ve sürgünü olmasaydı, bugünün Nazım’ı olabilir miydi?

Orhan Veli’nin bazı ilişkileri bulunmasaydı, bugünkü diriliğini muhafaza edebilir miydi Veli.

Değer siyasetle.

Haşim’in kalın ve kesif nisyan perdesinin ardında kaybolmasının bir sebebi de bu. Hizip adamı değildi o. Siyaset adamı hiç değildi. Bir kelime aşığıydı. Güzellik meftunu. Cümle sevdalısı. Bunlar ise zamanımızda çok az bir kıymet ifade ediyorlar.

Bugün edebi olarak bir çoraklık yaşıyoruz. Bunun çokça sebeplerinden biri de büyük edebi şahsiyetlere değer vermememiz. Bir ölüm gününde Haşim’i hatırlamıyorsak, onu anıp genç nesillere anlatamıyorsak, edebiyat nehrimizin bu denli cılız olmasına şaşmamalıyız.

Ve bunun en önemli sebebi de siyaset. Tarihe düşmanlık. Yalan, saçma, mühal ve ütopik bir rüyanın peşinde koşanların bu topraklarda köşe başlarını kapmış olmaları.

Mevla sonumuzu hayr etsin.